Sarayın taht odasında zaman durmuş gibiydi. Annemin yalanları zihnimi bulandırmaya çalışırken, Valtor ve Tylor’un ellerini tutuyordum. Ama dışarıdan gelen patlama sesi, bu zehirli sessizliği yırtıp attı. Annem Vespera’nın yüzündeki o kibirli gülümseme ilk kez titredi. Çünkü bu sefer gelen sadece yıkım değil, benim sadık dostlarımın öfkesiydi.
Sarayın devasa tavan camları bir anda binlerce elmas parçası gibi aşağı döküldü. O kargaşanın ortasında, tavandan bir gölge süzüldü: Lena.
Üzerindeki deri zırhı kan ve toz içindeydi ama o her zamanki havalı tavrıyla yere, tam muhafızların ortasına çömelerek indi. İki elinde tuttuğu, ucu mor bir ışıkla parlayan hançerlerini havada döndürdü.
"Sıkıcı bir parti olmuş," dedi Lena, dudaklarının kenarındaki o alaycı gülümsemeyle. "Bensiz mi eğleniyordunuz?"
Vespera’nın en seçkin beş muhafızı ona saldırdığında, Lena sanki dans ediyordu. Hızı öyle bir noktadaydı ki, arkasında siyah izler bırakıyordu. Bir saniye içinde üç muhafızın boğazına hançerini dayayıp onları etkisiz hale getirdi. O sadece bir savaşçı değil, bir ölüm sanatçısıydı. Gözlerindeki o vahşi parıltı, taht odasındaki herkesi olduğu yere çivilemişti.
Taht odasının ana kapıları bir patlamayla havaya uçtuğunda, dumanların arasından Edward belirdi. Üzerindeki beyaz gömleği hafifçe dağılmış, kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Elinde, mavi bir sıvıyla parlayan karmaşık bir mekanizma tutuyordu.
Gözlüklerini parmağının ucuyla düzelttiğinde, o her zamanki mesafeli ama inanılmaz çekici hali üzerindeydi. "Kaba kuvvet sadece zaman kaybıdır," dedi soğuk, pürüzsüz bir sesle.
Edward elindeki küreyi havaya fırlattı. Küre havada patlayarak odayı bir sis bulutuna boğdu, ama bu sıradan bir sis değildi. Annemin büyücülerini bir anda taş kesen bir kimyasal karışımdı. Edward, karmaşanın içinde sanki bir kütüphanede yürüyormuşçasına sakince yanıma geldi. O keskin çene hatları ve zekasının verdiği o ürpertici karizma, en az Lena’nın hançerleri kadar tehlikeli görünüyordu.
"Durun!" diye bağırdı bir ses. Iris, elinde kadim bir parşömenle Edward’ın hemen arkasındaydı. Her zaman çekingen olan Iris gitmiş, yerine kararlı bir bilge gelmişti.
"Edward’ın sisi onları sadece on dakika durduracak!" dedi Iris, zihnindeki binlerce ihtimali saniyeler içinde değerlendirerek. "Vespera, tahtın altındaki sarnıcı patlatmak üzere. Alisa, enerjini boşa harcama! Valtor ve Tylor ile o üçlü bağı koru. Eğer o bağ koparsa, Ashen yerle bir olacak!"
Iris, aklını bir kılıç gibi kullanıyordu. Sarayın mimarisini ve büyü akışını ezbere bildiği için, her hamlemizi o yönlendiriyordu. "Lena, batı kulesindeki mühürleri kır! Edward, sarnıcın basıncını dondur! Alisa... sen sadece annene odaklan."
Ekibimin bu devleşmiş halini görmek, içimdeki o gri fırtınayı durulttu ve yerine saf bir güç verdi. Lena bir gölge gibi kulelere tırmanırken, Edward mekanik dehasıyla sarayın büyü sistemini çökertiyordu. Iris ise her hamlemizi bir satranç ustası gibi yönetiyordu.
Vespera öfkeyle haykırdı. "Bu fareler mi beni durduracak?"
"Onlar fare değil anne," dedim, gözlerimdeki gri ışık Tylor ve Valtor’un enerjisiyle birleşip devasa bir kalkan oluştururken. "Onlar benim ailem. Ve senin tek başınayken asla anlayamayacağın bir şeye sahipler: Sadakat."
Tylor ve Valtor ellerimi daha sıkı tuttu. Üçümüzün etrafında dönen ışık, Lena’nın hızı, Edward’ın zekası ve Iris’in stratejisiyle birleşti. Saray sarsılmaya başladı. Ama bu sefer korkudan değil, bizim gücümüzün ağırlığından.
Vespera’nın üzerine doğru bir adım attım. Lena enkazın tepesinden bana göz kırptı, Edward hafifçe başıyla selam verdi. Iris’in gözlerinde ise zaferin parıltısı vardı.

