Sarayın mahzenindeki o toz bulutu yavaşça yere indiğinde, kucağımda bir bebek ya da bir canavar yoktu. Sadece avucumdaki mührün yaydığı, odayı kör eden beyaz bir ışık ve ruhumun derinliklerinden kopan o dehşet verici sessizlik vardı. Astra, o karanlık yansımam, Valtor’un bedenine sızmaya çalışmış ama Valtor’un sarsılmaz iradesi ve o gri gözlerindeki buz gibi kararlılık buna izin vermemişti.
Valtor, dizlerinin üzerine çökmüş, elleriyle mermeri parçalarcasına sıkıyordu. Gözlerindeki o siyah dumanlar yavaş yavaş çekilirken, o tanıdık dumanlı gri gözleri tekrar bana odaklandı. Nefes nefeseydi ama bakışları hala o "koruyucu" sertliğini taşıyordu.
"Alisa..." dedi, sesi hırıltılı bir fısıltı gibiydi. "Bitti. O şeyi... içimdeki karanlığı şimdilik bastırdım. Ama saray artık güvenli değil. Annene bak."
Vespera, merdivenlerin başında donup kalmıştı. Planı tıkır tıkır işlememişti. Alisa’nın içindeki gücü tamamen çekip Astra’ya verememişti çünkü Alisa’nın Tylor’a olan o saf bağlılığı, karanlığın içeri sızmasını engellemişti.
Lena ve Iris hemen yanıma koştular. Lena, elindeki hançerleri kınına sokup beni omuzlarımdan tuttu. "Alisa, iyisin değil mi? O tuhaf güç... geçti mi?"
Iris, elindeki şifa kristalini avucuma tuttu. "Mührün hala yanıyor ama artık yıkıcı değil, Alisa. Sanki... sanki uykudan uyanmış gibi."
Edward, tozlanan gözlüğünü silip araya girdi. "Analizlerime göre, büyük bir felaketin eşiğinden döndük. Astra yok olmadı, sadece sarayın karanlık koridorlarına geri çekildi. Alisa, senin ve Tylor’un arasındaki o bağ... o büyüsel enerji kalkanı görevi gördü. Yani aşkın, teknik olarak sarayın tüm kara büyülerini bozdu. Tebrik ederim, %0.1 ihtimali başardın."
Tylor, kılıcını kınına sokmadan yanıma geldi. Yüzündeki morluklara, akan kanına rağmen gözlerinde sadece tek bir şey vardı: bana olan o sonsuz tutkusu. Beni kendine çekip sıkıca sarıldı. Kalbinin atışlarını göğsümde duyabiliyordum.
"Seni bir anlığına kaybettiğimi sandım," dedi Tylor, saçlarımı koklayarak. "Ama o karanlığın senin ışığını söndürmesine asla izin vermeyeceğim."
Onun sıcaklığı, sarayın o buz gibi mahzeninde hissettiğim tek gerçeklikti. Başımı göğsüne yasladım. "Kaçmayalım Tylor. Savaşıp kazanalım. Sonra... sonra her şey bittiğinde, sadece biz olalım."
Tylor geri çekilip gözlerimin içine baktı. Gözlerinde geleceğe dair, o sakin ve huzurlu günlere dair bir umut parladı. "Söz veriyorum Alisa. Bu tacın ağırlığından, annenin zulmünden kurtulduğumuzda; o göl kıyısındaki evde, sadece sen ve ben, huzur içinde yaşayacağız. Kendi ailemizi, kendi dünyamızı kuracağız."
Annem Vespera, karanlığın içine süzülürken bize nefret dolu bir bakış attı. "Bu sadece başlangıç, Alisa. Taht hala kan istiyor. Ama şimdilik... şimdilik o küçük oyununa devam et."
Sarayın üst katlarından gelen patlama sesleriyle her yer sarsıldı. Valtor ayağa kalktı, kılıcını çekip kapıya yöneldi. "Vakit daralıyor. Saray muhafızları buraya geliyor. Edward, Lena, Iris... Alisa ve Tylor’u gizli limana götürün. Ben onları oyalayacağım."
"Valtor, hayır!" diye bağırdım.
Valtor kapı eşiğinde durup o gri gözleriyle son kez bana baktı. "Ben senin gardiyanınım Alisa. Ve bir gardiyanın görevi, gelecekteki mutlu günlerin kapısını açmaktır. Git. Tylor, ona gözün gibi bak."
Gizli limana giden tünellerde ilerlerken, Tylor elimi hiç bırakmadı. Tam limana vardığımızda, ay ışığı suların üzerinde parlarken Tylor durdu. Cebinden küçük, gümüş bir madalyon çıkarıp boynuma taktı.
"Bu, ailemden kalan tek şey," dedi. "İçinde bir gün kuracağımız o yuvunın anahtarı var."
O an, içimde tuhaf bir his filizlendi. Korkunun ve acının ortasında, ilk kez geleceğe dair bir sıcaklık hissettim. Henüz bebek yoktu, henüz savaş bitmemişti; ama o an Tylor’un gözlerinde, bir gün kucağımıza alacağımız o küçük canın, o huzurlu geleceğin sözünü gördüm.
Ancak tam teknelere binerken, Iris elini karnıma koydu ve duraksadı. Gözleri şaşkınlıkla açıldı.
"Alisa..." dedi Iris fısıltıyla. "Mührün artık elinde değil... O güç, bedeninin içinde başka bir yere taşınmış. Sanki... sanki bir yuva hazırlıyor."
Tylor ile birbirimize baktık. Savaş daha yeni başlıyordu ama içimizdeki o küçük umut ışığı, artık bir kor gibi yanmaya başlamıştı.
