Sarayın rutubetli mahzenlerine giden gizli geçitlerde yankılanan tek ses, hızlanan nefeslerimiz ve Tylor’un zırhının metalik tıkırtısıydı. Valtor’un çığlıkları kesilmişti. Bu sessizlik, haykırışlardan çok daha korkutucuydu.
Geçidin genişlediği eski bir şapel kalıntısında durduk. Lena, elleri titreyerek meşaleyi duvara astı. Iris, hemen yanıma gelip titreyen omuzlarımı tuttu.
"Alisa, bak bana," dedi Iris, sesi her zamanki sükunetini korumaya çalışsa da çatlaktı. "O gördüğümüz şey... o kadın... Kimdi o? Annene nasıl o kadar benziyordu ama aynı zamanda senden bir parça gibiydi?"
"Bilmiyorum Iris," dedim, gözyaşlarım tozlu zemine düşerken. "Sadece ona baktığımda, aynada kendimin en karanlık halini görür gibi oldum. Sanki ruhumun hiç bilmediğim bir odası açılmış ve içinden o çıkmış gibi."
Lena, belindeki hançerleri çıkarıp keskinliklerini kontrol ederek araya girdi. "Her neyse ne! O şey her neyse, Valtor’un içine girdi. Valtor bizim dostumuz, koruyucumuzdu... O sadece Alisa’yı değil, bizi de kurtarmak için kendini o canavara yem etti. Eğer Astra denilen o gölge Valtor’u bitirirse, yemin ederim sarayı onların başına yıkarım."
Lena’nın bu hırçın sadakati içimi ısıttı. Üçümüz el ele tutuştuk. Sarayın prensesleri değil, hayatta kalmaya çalışan üç kız kardeştik o an.
Edward, elindeki parşömeni yere serip üzerine küçük taşlar koyarak bir şeyler hesaplamaya başladı. O her zamanki komik tavrını takınmaya çalışıyordu ama alnındaki ter damlaları durumun ciddiyetini ele veriyordu.
"Şimdi, basit bir matematik yapalım," dedi Edward, parmağıyla karmaşık bir sembolü işaret ederek. "Eğer Astra, Alisa'nın karanlık yansımasıysa ve şu an Valtor'un bedenindeyse... Bu, Valtor’un şu an bir nevi 'karanlık batarya' görevi gördüğü anlamına gelir. Yani Astra onu hemen öldürmez, onu yakıt olarak kullanır. Bu da bize yaklaşık... hm, gün ağarana kadar süre tanıyor. Tabii Valtor’un iradesi bir kaya kadar sertse. Ki kendisi her sabah 500 şınav çektiği için iradesinin maşallahı var."
"Edward! Dalga geçme sırası değil!" diye çıkıştı Lena.
"Dalga geçmiyorum Lena, bu bir hayatta kalma mekanizması. Ayrıca Alisa, o mühürlü elinle Valtor'un kalbine dokunman gerekecek demiştik ya? İşte orada küçük bir risk var: Eğer duyguların yeterince güçlü olmazsa, Astra seni de içine çekebilir. Yani 'Tylor’u çok seviyorum' diye ağlamak yerine, 'Valtor’u oradan söküp alacağım' diye kükremen lazım."
Zihnimde, birkaç gün önce Valtor ile balkonda yaptığımız o son konuşma belirdi. Sanki bugünleri biliyormuş gibi elimi tutup şöyle demişti: "Alisa, bir gün karanlık çöktüğünde ve ben yanında olamadığımda, kendi ışığına güven. Ben sadece senin gölgenim; asıl parlayan sensin."
O an anlamıştım. Valtor ihanet etmemişti. Valtor, Astra’nın ne olduğunu—Alisa’nın bir parçası olduğunu—sezmiş ve kardeşini korumak için o zehri kendi damarlarına akıtmıştı.
Mahzenin üst katından annemin gaddar sesi yankılandı. "Getirin onu! Taht’ın sunak taşına yatırın!"
Geçidin mazgalından yukarı baktığımızda gördüğümüz şey içimizi parçaladı. Annem Vespera, Valtor’u zincirletmişti. Valtor’un gözleri tamamen kararmıştı, derisinin altından siyah dumanlar süzülüyordu. Astra, Valtor’un bedeni üzerinden bizimle konuşuyordu.
Annem, Valtor’un yaralı göğsüne elini koydu. "Bak ne kadar güzel," dedi annem, bir anne şefkatiyle değil, bir laboratuvar faresini inceleyen bir bilim insanı gibi. "Acı çekiyor ama hâlâ kızımı korumaya çalışıyor. Alisa! Neredeysen çık ortaya! Yoksa bu sadık köpeğinin ruhunun tek tek parçalanışını izleyeceksin!"
Tylor, kılıcını öyle sert sıkıyordu ki parmak boğumları beyazlamıştı. Beni bir kenara çekti, alnını alnıma dayadı. Nefesi yüzümü ısıtıyordu.
"Alisa, gitmek zorundayız," dedi fısıltıyla. "Kaçma teklifimi reddettin... Dünyayı kurtarmak için kalmayı seçtin. O zaman şimdi savaşma zamanı. Ben önden gideceğim, muhafızları oyalayacağım. Sen, Edward ve kızlarla Valtor’a ulaşacaksınız."
"Tylor, ölebilirsin," dedim hıçkırarak.
"Senin için ölmek, bu sarayda sensiz yaşamaktan daha onurlu bir son Alisa. Çocukluğumuzdaki o bahçeyi hatırla... Oraya döneceğiz. Valtor’u da alıp döneceğiz." Dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Bu bir veda değil, bir yemindi.
Planı devreye soktuk. Tylor bir fırtına gibi öne atılıp muhafızlarla çarpışırken, biz gizli bölmeden Valtor’un tutulduğu sunak alanına sızdık. Annem başka bir odaya geçmişti. Valtor zincirlerin arasında inliyordu.
Hızla yanına koştum. "Valtor! Buradayım, geldim!"
Valtor başını kaldırdı. Gözleri kapkaraydı ama beni görünce bir anlığına o eski, tanıdık gri rengine döndü. "A-Alisa... Git... Lütfen..."
Elimi—o mühürlü, yanan elimi—göğsüne, kalbinin üzerine koydum. O an bir patlama yaşandı. Astra’nın çığlığı zihnimin içinde yankılandı. Ama o an, kehanetin hiç kimsenin, Edward’ın bile bilmediği o asıl kısmı zihnime aktı.
Astra bir ikiz değildi. Astra bir yansıma da değildi.
Astra, Alisa’nın bin yıl önceki orijinal ruhuydu. Şimdiki Alisa ise, o ruhu hapsetmek için yaratılmış bir kafesti.
Valtor bunu anlamıştı. Ve kalbine dokunduğumda bana doğru fısıldadı:
"Alisa... Onu benden çekme. Eğer onu benden çekersen, gerçek Alisa uyanacak ve şu an tanıdığın Alisa yok olacak. Kendini öldürme... Bırak ben öleyim."
Tam o sırada kapı açıldı ve annem Vespera elinde Taht’ın anahtarıyla içeri girdi. Gözleri bana değil, arkamda beliren o devasa gölgeye odaklanmıştı.
"Hoş geldin," dedi annem, diz çökerek. "Asıl kraliçe."
Arkamı döndüğümde gördüğüm şey şok ediciydi. Tylor, Lena ve Edward donup kalmıştı. Çünkü arkamda duran şey bir hayalet değil, benim bedenimden ayrılan ve devasa bir kül yığınına dönüşen gerçek benliğimdi.
Ve o kül yığını konuşmaya başladı: "Beni Bin yıldır bu bedene hapseden kimdi?"



