İçeriğe geç

Kül Taht

Bölüm 45 · 7 dk okuma

Kül Taht

Bölüm 45

Gölgenin Vedası

ALISA ASHEN

Ashen’in meydanında yükselen dumanlar genzimi yakıyordu. Çatışma durmuştu, kılıç sesleri yerini yaralıların iniltilerine ve rüzgarın uğultusuna bırakmıştı ama içimdeki o fırtına dinmek bilmiyordu. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki... Bir yanda Bianca’nın sinsi saldırısı, diğer yanda annemin —hiçbir açıklama yapmadan— o zifiri karanlığın içinde kayboluşu.

"Nereye gitti?" diye sordum, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek.

Valtor, omzundaki kesiği bir bez parçasıyla sıkarken başını iki yana salladı. "Bilmiyorum Alisa. Vespera sadece 'burada kalın' dedi ve gölgelerin içinde yitip gitti. Onu durduramazdım."

Sinirle ellerimi saçlarımın arasından geçirdim. "Her zamanki gibi! Yine bir sırlar yumağı, yine bir belirsizlik... Bianca ortalıkta yok, annem ortalıkta yok! Belki de o kadının peşinden gitti, belki de bir tuzağa çekildi. Kimse bize bir şey söylemiyor!"

Elara biraz ötede, bir kasanın üzerine oturmuş, boş gözlerle kılıcını temizliyordu. O kadar sessizdi ki, onun bu hali beni annemin yokluğundan daha çok korkutuyordu. Bianca’nın varlığı bile başlı başına bir kabusken, şimdi nerede olduğunu bilmemek o kabusu daha da büyütüyordu. Kaçmış mıydı? Yoksa bir yerlerde pusuya mı yatmıştı?

Saatler geçti. Her saniye, zihnimde annem ve Bianca’ya dair binlerce korkunç senaryo kurdum. Tam kampın girişine doğru yürüyüp kendim aramaya çıkacaktım ki, nöbetçilerden biri bağırdı:

"Gelen var! Tek bir kişi!"

Kılıcıma asıldım. Gelen Bianca mıydı? Yoksa onun o gümüş zırhlı adamlarından biri mi? Karanlığın içinden bir siluet belirdi. Zifiri siyah pelerini yerlerde sürünüyordu, adımları sendeleyerek ama bir o kadar da inatla bize doğru geliyordu.

Annemdi. Vespera.

Yüzü bembeyazdı, elbiseleri kar ve kurum içindeydi. Sanki az önce bir mezardan çıkmış gibi bir havası vardı. Yaklaştıkça üzerindeki o ağır, boğucu atmosfer hepimizi olduğumuz yere çiviledi. Bianca’dan eser yoktu. Annem sadece kendisiyle dönmüştü.

"Anne!" diye bağırdım, ona doğru bir adım atarak. "Neredeydin? Bianca nerede? Ne oldu?"

Annem durdu. Bakışları o kadar boş, o kadar uzaktı ki beni duyup duymadığından emin olamadım. Gözleri bir an Elara’yı buldu, sonra bana döndü. Bianca hakkında tek bir kelime etmedi. Onu bulup bulmadığını, savaşıp savaşmadığını, o kadının ölüp ölmediğini söylemedi.

"Geri geldim," dedi sadece. Sesi bir fısıltı gibiydi ama buz gibiydi. "Şimdilik bu kadarını bilmeniz yeterli."

"Bu kadarını mı?" diye çıkıştım öfkeyle. "Anne, her yer kan revan içinde! Bianca her an geri dönebilir diyoruz, sen 'bu kadar' diyorsun!"

Annem elini yavaşça omzuma koydu. Parmakları buz gibiydi ama tuhaf bir şekilde titriyordu. "Dinlenin Alisa," dedi, sesinde itiraz kabul etmeyen o eski otorite kırıntısıyla. "Ortalığı toparlayın. Kimse sınırdan ayrılmasın. Sadece... sessizliğe ihtiyacım var."

Yanımdan geçip giderken, pelerinine sinmiş olan o keskin metal ve yabancı kan kokusunu aldım. Bir şeyler olmuştu, büyük bir şeyler. Ama annem o sırrı yine kalbine gömmüştü. Bianca’nın gölgesi hala üzerimizde miydi yoksa o gölge sonsuza dek silinmiş miydi, hiçbirimiz bilmiyorduk.

Ashen’de şafak söküyordu ama bizim için karanlık henüz bitmemişti.

Annem, arkasında binbir cevapsız soru ve geniz yakan o ağır kan kokusunu bırakarak çadırına çekildi. Kimse peşinden gitmeye cesaret edemedi. Valtor bile elindeki sargıyı sıkmayı bırakmış, annemin girdiği çadırın kapısına dik dik bakıyordu.

"Bu kadar mı yani?" dedim, ellerimi hırsla yanıma vurarak. "Geliyor, hiçbir şey demeden gidiyor! Bianca hala bir yerlerde saklanıyor olabilir, ordusunu topluyor olabilir. Biz burada oturduğumuz her saniye hedefteyiz!"

"Alisa, sakin ol," dedi Valtor alçak bir sesle. "Vespera’nın halini görmedin mi? Sanki ruhunun yarısını o karanlıkta bırakmış gibiydi. Üsteleme, şu an değil."

"Ne zaman peki Valtor? Her şey kül olduktan sonra mı?"

Öfkeyle arkamı dönüp kampın dışına, annemin az önce geldiği o karanlık patikaya baktım. Kar taneleri yavaş yavaş düşmeye başlamıştı. Annemin pelerinine sinen o kokuyu unutamıyordum. O sadece savaş meydanının kokusu değildi; daha taze, daha yakından gelen bir ölümdü. Bianca’nın nerede olduğu sorusu beynimi kemiriyordu. Kaçtıysa neden annem bu kadar "huzurlu" ama bir o kadar da bitik görünüyordu?

Yavaşça Elara’nın yanına yürüdüm. Hâlâ bıçağını temizliyordu, ama aynı noktayı defalarca sildiğinin farkında bile değildi.

"Elara," dedim, sesimi yumuşatarak yanına çöktüm. "İyi misin?"

Elara başını kaldırmadan, "Sence öldü mü?" diye sordu. Sesi o kadar cılızdı ki rüzgarda kaybolup gidecek sandım.

"Kimi diyorsun? Bianca’yı mı?"

"Evet. O kadının ölmesi... Bu kadar sessiz mi olurdu Alisa? Annem onu bitirseydi, gökyüzü yarılmaz mıydı? Neden her yer bu kadar sessiz?"

Verecek bir cevabım yoktu. Elini tuttum, buz gibiydi. Biz Bianca’dan yıllarca korkmuştuk. Onun varlığı hayatımızın en karanlık gerçeğiydi. Şimdi o gerçeğin bir anda buharlaşmış olması ihtimali, bizi rahatlatmak yerine daha çok geriyordu.

Tam o sırada kampın diğer ucunda bir kargaşa koptu. Nöbetçiler, Bianca’nın dağılmış ordusundan geri kalan birkaç askeri yakalamış, meydana getiriyordu. Askerlerin gümüş zırhları çamur içindeydi, yüzlerindeki o kibir gitmiş, yerine saf bir dehşet gelmişti.

Askerlerden biri dizlerinin üzerine düşerken haykırdı: "O gitti! Liderimiz yok! Her yer karanlık, hiçbir şey göremedik!"

Valtor askerlerin yanına gidip birinin yakasına yapıştı. "Bianca nerede? Konuş!"

Asker titreyen elleriyle dağları işaret etti. "Bilmiyoruz... Sis çöktü, sonra o zifiri pelerinli kadın geldi... Bir daha kraliçeyi gören olmadı. Sadece çığlıklar vardı."

Annemin ne yaptığını hala tam olarak bilmiyordum ama Bianca’nın sarsılmaz sandığımız o gümüş ordusunun bu kadar çabuk dağılması, Kefen Kayalıkları'nda olanların sandığımdan çok daha büyük olduğunu kanıtlıyordu.

Başımı annemin çadırına çevirdim. İçerideki o sessizlik, dışarıdaki bu kaostan daha ağırdı. Bianca ölmüş olabilir miydi? Annem gerçekten o devasa hesabı tek başına kapatmış mıydı?

Eğer öyleyse, annemin omuzlarındaki yük neden hafiflememişti de, daha da ağırlaşmıştı?

Sarayın yüksek tavanlı koridorlarında botlarımın sesi yankılanırken, duvardaki meşalelerin titrek ışığı gölgemi devasa boyutlara taşıyordu. Ashen Sarayı hiç bu kadar soğuk ve ıssız gelmemişti. Meydandaki kargaşa dağılmıştı ama Bianca’nın askerlerinin o çaresiz haykırışları hala kulaklarımda uğulduyordu. "Liderimiz yok! O gitti!"

Bianca... Bu sarayın her köşesine sinsiliğiyle sızmış olan o kadın, bir gecede buhar olup uçmuş olabilir miydi?

Annem, saraya girdiğinden beri doğrudan kendi odasına, o kimsenin girmeye cesaret edemediği ağır meşe kapıların ardına kapanmıştı. Valtor, revir katına yaralıları kontrol etmeye gitmişti; Elara ise kütüphane köşesinde, elinde hiç çevirmediği bir kitapla boşluğa bakıyordu. Kimse ne yapacağını bilmiyordu çünkü kimse ne olduğunu bilmiyordu.

Dayanamadım. Annemin odasına giden o geniş merdivenleri ikişer ikişer tırmandım. Nöbetçiler beni görünce mızraklarını hafifçe indirdiler ama gözlerindeki o tereddütü gördüm. Kapının önünde durdum ve sertçe vurdum.

"Anne! Aç kapıyı!"

İçeriden ses gelmedi. Bir kez daha vurdum. "Anne, dışarıda ordu darmadağın! Bianca'nın yokluğu sarayda bir deprem etkisi yarattı. Bize bir açıklama borçlusun!"

Kapı yavaşça, gıcırdayarak aralandı. İçerisi loştu, sadece şömineden gelen zayıf bir turunculuk odayı aydınlatıyordu. Annem, pencerenin önünde, sırtı bana dönük bir şekilde dışarıdaki karlı bahçeyi izliyordu. Üzerindeki o zifiri pelerini çıkarmış, bir kenara fırlatmıştı.

"Odaya girmemeni söylemiştim Alisa," dedi annem. Sesi her zamankinden daha derinden, daha yorgun geliyordu.

"Bana emir vermeyi bırak!" diye bağırdım, odaya girip kapıyı arkamdan çarparak. "Dışarıdaki adamlar Bianca'nın bittiğini söylüyor. Herkes korku içinde bir işaret bekliyor. Sen ise burada, karanlıkta oturuyorsun! Bianca nerede? Onu öldürdün mü?"

Annem yavaşça bana doğru döndü. Şöminenin ışığı yüzünün yarısını gölgede bırakıyordu. Elindeki beyaz kumaş parçasını gördüm; kılıcını temizliyordu. Ama kılıcın üzerindeki o koyu, kıvamlı leke kar suyuyla çıkmayacak kadar yoğundu. O an genzime çarpan o tanıdık, demir kokulu metal tadını aldım. Taze kan.

"Bazen bazı gerçeklerin yükü, onları bilmenin vereceği rahatlıktan daha ağırdır," dedi annem, gözlerini kılıcından ayırmadan.

"Yine mi bilmeceler?" diye çıkıştım. "Elara orada bir köşede Bianca'nın her an bir gölgeden çıkıp boğazına yapışacağını sanıyor! Eğer o kadın bittiyse, bunu bilmeye hakkımız var!"

Annem kılıcını masanın üzerine bıraktı. Çeliğin taş masaya çarpma sesi koca odada yankılandı. Bana doğru yürüdü. Aramızda sadece birkaç karış mesafe kaldığında durdu. Gözlerinde öyle bir son, öyle bir mutlaklık vardı ki, kemiklerimin sızladığını hissettim.

"Bitti Alisa," dedi annem, her kelimesi birer mühür gibi dökülürken. "Bianca artık bu dünyaya, size ya da bu saraya bir daha asla dokunamayacak. Onun devri kapandı."

Dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu. "Yani... Öldü mü?"

Annem cevap vermedi ama o buz gibi sessizliği en net onaydı. Elini yavaşça omzuma koydu; parmakları hala buz gibiydi. "Şimdi git ve Elara’ya bu gece korkmadan uyuyabileceğini söyle. Ama bana hiçbir şey sorma. Çünkü bu geceyi anlatacak kelimeler henüz icat edilmedi."

Annemin yanından geçip odadan çıkarken, masanın üzerindeki o kanlı kılıca son bir kez baktım. Bianca ölmüştü. Yıllardır üzerimize çöken o sinsi gölge silinmişti ama annemin bakışlarındaki o zifiri karanlık, zaferden çok bir kaybın habercisi gibiydi.

Sarayın koridoruna çıktığımda derin bir nefes aldım. Dışarıda kar hızlanmıştı. Bianca yoktu artık. Ama bu sessizlik, fırtınanın dindiği anlamına mı geliyordu yoksa asıl fırtınanın yeni başladığına mı, emin değildim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.