Bianca’sız geçen ilk sabah, Ashen Sarayı’nın üzerine kurşun gibi ağır bir sessizlikle çöktü. Güneş, gri bulutların arasından sızmaya çalışıyor ama sanki bu toprakların üzerindeki o soğuk dehşeti ısıtmaya gücü yetmiyordu. Koridorlarda artık Bianca’nın o sinsi, iğneleyici fısıltıları yoktu; ama onun yokluğu, varlığından daha büyük bir boşluk yaratmıştı.
Salonda büyük bir masa kurulmuştu. Masanın bir ucunda annem Vespera, sanki bir gecede on yıl yaşlanmış gibi ama hala bir kaya kadar dik duruyordu. Diğer yanımda Valtor, sargılı omzunu umursamadan haritayı inceliyor; Elara ise tabağındaki yemeğe dokunmadan, annemin her hareketini izliyordu.
"Halk bir cevap bekliyor," dedi Valtor, sessizliği bıçak gibi keserek. "Bianca’nın ordusunun geri kalanı sınırlarda dağılmış durumda. Bir liderleri kalmadığı için birbirlerini yiyorlar. Eğer şimdi bir hamle yapmazsak, o kaos bizim surlarımıza dayanacak."
Annem başını yavaşça kaldırdı. Gözlerindeki o zifiri karanlık, şöminenin alevlerini bile yutacak kadar derindi.
"Onlara istedikleri cevabı ver Valtor," dedi annem. "Bianca’nın bu topraklardaki hükmünün bittiğini ilan et. Artık korkacakları bir tiran yok. Ama..." Duraksadı, bakışları Elara’ya ve bana kaydı. "Gerisi için henüz erken."
"Neden erken?" diye çıkıştım, bardağımı masaya sertçe bırakarak. "Herkes ne olduğunu merak ediyor. Bianca nasıl öldü? Nerede? Cesedi nerede?"
Annem elindeki çatalı masaya bıraktı. O küçük metal sesi, koca salonda yankılandı. "Bazı soruların cevapları, sorulardan daha tehlikelidir Alisa. Bianca’nın ölümü bir zafer değil, sadece bir mecburiyetti. O hesabı ben kapattım ve bedelini ben ödedim. Şimdi odaklanmamız gereken şey, onun bıraktığı bu enkazı nasıl kaldıracağımız."
"Anne!" diye bağırdı Elara birden. Sesi titriyordu ama gözleri kararlıydı. "Bize yalan söyleme artık. O gece Kefen Kayalıkları'nda sadece Bianca mı vardı? Yoksa... başka bir şey mi oldu?"
Salona bir sessizlik çöktü. Annemin yüzündeki o sarsılmaz maske bir anlığına titrer gibi oldu. Elara, hepimizin sormaya korktuğu şeyi sormuştu. Vespera’nın o gece döndüğündeki o yabancı, o boğucu aurası sadece bir ölümün yorgunluğu olamazdı.
Annem derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı ve sanki o anı tekrar yaşıyormuş gibi yumruklarını sıktı.
"Bianca ölürken son bir şey söyledi," dedi annem, sesi artık bir fısıltı kadar kısıktı. "Onu öldürmekle sadece bir bedeni yok ettiğimi, asıl karanlığın onun kanıyla beslenip büyüyeceğini iddia etti. Saçmalıyordu... ya da ben öyle umuyorum."
Tam o sırada, salonun devasa kapıları gürültüyle açıldı. İçeri giren nöbetçinin yüzü kireç gibiydi.
"Efendim!" dedi nefes nefese. "Sınırdan bir haber geldi. Bianca'nın düştüğü haberini alan sadece halk değil... Draven Krallığı'nın öncü birlikleri sınıra dayandı. Bianca'nın yokluğunu bir fırsat biliyorlar!"
Valtor küfrederek ayağa fırladı. Annem ise hiç istifini bozmadı. Sadece kılıcını masanın üzerine koydu. O zifiri kılıç, üzerindeki kan kurumuş olmasına rağmen hala uğulduyor gibiydi.
"Demek öyle," dedi annem, sesinde o eski, korkutucu güç yeniden filizlenirken. "Bianca gitti ama leş kargaları hemen toplandı. Alisa, Valtor... Zırhlarınızı kuşanın. Elara, sen kütüphaneye git ve Bianca’nın gizli arşivlerinde Draven ile ilgili ne varsa bul."
Ayağa kalktım. Bianca gitmişti ama huzur gelmemişti. Aksine, annemin o gece neyi serbest bıraktığını ya da neyi gömdüğünü anlamadan, yeni bir savaşın kapımıza dayandığını biliyordum.
Draven birliklerinin sınıra dayandığı haberi salonda buz gibi bir etki yaratırken, ağır kapılar bir kez daha ardına kadar açıldı. İçeri girenler sadece nöbetçiler değildi. Savaşın tozunu, yorgunluğunu ve belirsizliğini üzerlerinde taşıyan dostlarımız; Tylor, Lena, Edward ve İris odaya daldılar.
Tylor, her zamanki dik duruşuna rağmen kılıcının kabzasını öyle bir sıkıyordu ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Yanındaki Lena, Bianca’nın yokluğunu sanki havadan soluyormuş gibi tetikteydi; gözleri bir saniye bile huzur bulmamıştı.
"Dışarısı kaynıyor," dedi Tylor, annemin önünde durarak. Sesi bir gök gürültüsü kadar toktu. "Halk Bianca’nın öldüğünü fısıldıyor ama Draven’in gölgesi Ashen surlarına düşmüş durumda. Vespera, neler oluyor? O gece dağlarda ne bitti?"
Annem cevap vermedi. Bakışlarını Edward’a çevirdi. Edward, elindeki antik parşömenleri masanın boş bir köşesine bırakırken yüzündeki o derin endişe her şeyi anlatıyordu. İris ise Edward’ın hemen yanında, her zamanki sessiz ama keskin bakışlarıyla annemin üzerindeki o zifiri aurayı inceliyordu. İris’in sezgileri kuvvetliydi; annemin sadece bir düşmanı değil, bir parçayı da orada bıraktığını anlamış gibiydi.
"Arşivler yalan söylemiyor," diye girdi araya Edward, sesi titreyerek. "Draven sadece toprak istemiyor. Bianca’nın onlara vaat ettiği bir şey vardı. Eğer Bianca bittiyse, Draven o vaadi zorla almaya gelecek."
"Ne vaadi Edward?" diye sordum, masaya yaklaşarak.
"Kan," dedi İris, ilk kez sesini yükselterek. "Bianca, Draven’e bir fedakarlık sözü vermişti. Elara’yı veya senin üzerindeki o kadim mühürü..."
Lena, Elara’nın yanına gidip elini kız kardeşimin omzuna koydu. Elara, Lena’nın dokunuşuyla biraz olsun sakinleşir gibi oldu ama gözlerindeki korku geçmemişti. Lena, anneme dönüp buz gibi bir sesle konuştu:
"Bianca’nın kellesini almış olabilirsin Vespera, ama onun başlattığı bu zehirli anlaşmayı nasıl bitireceğiz? Tylor ve adamlarım sınıra gitmeye hazır ama karşımızda sadece bir ordu yok. Draven, Bianca’nın yarım bıraktığı o karanlık ritüeli tamamlamaya geliyor."
Annem Vespera, yerinden yavaşça kalktı. Masanın ortasındaki o zifiri kılıcı eline aldı. Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı, meşalelerin alevleri siyaha çalan bir renge büründü.
"Tylor," dedi annem, sesi artık bir kraliçenin değil, bir celladın sesiydi. "Edward’ın bahsettiği o birlikleri sınırda karşıla. Edward ve İris, arşivlerdeki o vaadin ne olduğunu tam olarak bulmadan kimse geri adım atmayacak."
Sonra bana ve Lena’ya döndü. "Alisa, Lena... Siz Elara’yı sarayın en alt katındaki mühürlü odaya götürün. Draven’in ne istediğini biliyorum. Bianca onlara sadece bir toprak değil, Elara’nın içindeki o uykuda olan gücü vaat etti."
Salonda bir sessizlik oldu. Tylor ve Edward birbirlerine baktılar. Bianca gitmişti ama onun sinsi pazarlıkları şimdi canlanıyordu.
"Harekete geçin!" diye kükredi annem.
Tylor ve Edward hızla salondan çıkarken, İris son bir kez anneme baktı. Bakışlarında bir uyarı vardı. Lena ve ben, Elara’yı aramıza alıp koridorun derinliklerine doğru yürümeye başladık. Bianca’nın ölümüyle kurtulduğumuzu sanmıştık ama görünen o ki, asıl savaş şimdi başlıyordu.
Edward, parmağıyla parşömendeki o korkunç şekli işaret etti. "Bianca sadece kendi gücünü düşünmüyordu Alisa. O, Draven Krallığı'yla bir 'Kan Ahdi' yapmış. Draven’in hükümdarı yaşlanıyor ve ölmek üzere. Bianca onlara Elara'yı vaat etmiş."
"Nasıl yani?" diye sordum, sesim titreyerek. "Elara bir hediye mi?"
İris, Edward’ın yerine cevap verdi. Sesi buz gibiydi. "Hediye değil, bir kaynak. Elara’nın damarlarında, Vespera’dan gelen o kadim zifiri güç var. Ama Elara henüz bu gücü kullanamayacak kadar masum. Bianca, Draven’e şunu söylemiş: 'Benim sonum gelirse, kızın içindeki o saf gücü çekip alabilirsiniz.' Draven bu gücü kullanarak kendi hükümdarlarını ölümsüz kılmayı planlıyor."
Tylor yumruğunu masaya vurdu. "Yani o yılan, ölürken bile arkasında bir infaz emri bırakmış. Draven birlikleri şu an sınırda Elara'yı 'teslim almaya' geliyorlar. Onlar için Bianca'nın ölümü bir kayıp değil, anlaşmanın vaktinin geldiğinin işareti!"
Lena, Elara’nın elini daha sıkı tuttu. "Bunu yapmalarına izin vermeyeceğiz. Elara’nın içindeki gücü çekip almak demek, onun ruhunun sönmesi demek. Onu bir kabuğa çevirecekler."
Vespera (Annem), odanın köşesindeki gölgelerin içinden yavaşça çıktı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu ama gözlerindeki o mor parlaklık, öfkesinin sınır tanımaz olduğunu gösteriyordu.
"Bianca bu yüzden o kadar rahattı," dedi annem fısıltıyla. "Ölürken bile Elara’nın hayatıyla kumar oynuyordu. Draven’e o vaadi verdi çünkü benim onu öldüreceğimi biliyordu. Beni, kızımı kendi elleriyle teslim etmeye zorlamak için bu tuzağı kurdu."
Edward parşömeni katladı. "Eğer Elara o mühürlü odaya girmezse ve biz Draven’i sınırda durduramazsak, Elara’nın içindeki güç kontrolsüzce uyanabilir. Ve bu güç sadece Draven’i değil, hepimizi yakıp kül edebilir."
Salondaki gerginlik, Edward’ın sözleriyle zirveye ulaşmıştı. Elara’nın bir "kaynak" olarak görülmesi, Bianca’nın ölürken bile bizi kendi kanımızla vurmaya çalışması... Her şey üzerimize yıkılmak üzereydi. Ama o an, masanın en karanlık köşesinde sessizce duran Valtor öne çıktı.
Valtor’un yüzü her zamankinden daha sert, bakışları daha keskindi. Omzundaki yaradan sızan kan, beyaz gömleğini lekelemişti ama o bunu fark etmiyor gibiydi.
"Draven’i kılıçla durduramazsınız," dedi Valtor, sesi odada buz gibi bir etki yaratarak. "Sınıra kaç asker yığarsanız yığın, o kadim güce duydukları açlık onları durdurmayacak. Onları ancak tek bir şey geri çevirebilir."
Herkes sustu. Annem bile kılıcını masada bırakıp Valtor’a döndü.
"Draven’in hükümdarları..." dedi Valtor, gözlerini annemin gözlerine dikerek. "Babam ve annem. Bu anlaşmayı Bianca ile onlar yaptı ama anlaşmanın bedelinin benim ailemi ve müttefiklerimi bu kadar yakından yakacağını bilmiyorlar. Ya da Bianca onlara sadece duymak istediklerini söyledi."
"Sen ne diyorsun Valtor?" diye sordum, bir adım yaklaşarak. "Onlarla iletişime mi geçeceksin?"
"Geçeceğim," dedi Valtor kararlılıkla. "Draven’in veliahdı olarak onlara bir çağrı göndermem lazım. Eğer Bianca’nın ölümüyle bu 'Kan Ahdi' bozulduysa ve Elara’nın canı masadaysa, babamın karşısında duracak tek kişi benim. Onların tek oğlu olarak bu savaşı başlamadan bitirebilirim."
Tylor itiraz edecek oldu. "Valtor, bu intihar olur! Oraya gidersen seni esir alabilirler, hatta ihanetle suçlayabilirler."
"Başka şansımız yok Tylor!" diye gürledi Valtor. "Draven birlikleri surlara dayandığında Elara’yı koruyamazsınız. Onların derdi toprak değil, o kadim güç. Annemle ve babamla bizzat konuşmalıyım. Onlara Bianca’nın gerçek yüzünü ve bu anlaşmanın Draven’i de yıkıma sürükleyeceğini anlatmalıyım."
Edward ve İris birbirlerine baktılar. İris yavaşça başını salladı. "Valtor haklı. Kan bağı, en karanlık büyüden bile daha güçlüdür. Eğer Valtor kendi soyunun mührüyle bir çağrı yaparsa, Draven birlikleri kraliyet emri gelene kadar durmak zorunda kalır."
Annem Vespera, Valtor’a doğru yürüdü. Aralarında uzun, sessiz bir bakışma geçti. Annem, Valtor’un gözlerinde kendi gençliğindeki o isyankar ama korumacı ateşi gördü.
"Git o zaman," dedi annem, sesi ilk kez bu kadar yumuşaktı. "Ama dikkatli ol Valtor. Ailen bile olsa, güç hırsı insanı kör eder. Eğer seni geri vermezlerse..."
"Geri döneceğim," dedi Valtor, bakışlarını bana çevirerek. "Ashen’i ve sizi o leş kargalarına bırakmayacağım."
Valtor, Tylor’ın kendisine uzattığı mühürlü pelerini omuzlarına attı. Lena ve ben, Elara’yı güvenli odaya götürmek için harekete geçerken, Valtor sarayın avlusuna, kendisini bekleyen en hızlı ata doğru koştu. Bianca’nın ölümüyle başlayan bu kaos, şimdi bir oğlun ailesine karşı vereceği o zorlu sınavla şekillenecekti.
VALTOR DRAVEN
Ashen Sarayı'ndan ayrılalı beş gün olmuştu. Atım yorgunluktan köpürmüş, benimse uykusuzluktan gözlerim kan çanağına dönmüştü. Draven sınırına yaklaştıkça hava daha da ağırlaşıyor, gökyüzü o bildiğim kurşuni rengine bürünüyordu. Nihayet, ufukta babamın o devasa siyah sancaklarını ve binlerce meşalenin aydınlattığı ordugahı gördüm.
Ana çadıra girdiğimde, içerideki o keskin deri ve tütsü kokusu genzimi yaktı. Babam Raelion, tahtı andıran koltuğunda oturmuş, önündeki kristal kadehten şarap içiyordu. Yanında annem Elowen, parmaklarıyla bir kolyenin ucunu sıkıyor, sanki gelecek olan fırtınayı önceden seziyormuş gibi huzursuzca kıpırdanıyordu.
"Beş gün," dedi Raelion, bakışlarını kadehinden ayırmadan. "Haberin buraya ulaşması üç gün sürdü, senin buraya gelmen ise iki. Zaman kaybediyorsun Valtor. Bianca’nın ölümüyle o kızın üzerindeki hak sahipliğimiz resmileşti."
"Hangi haktan bahsediyorsun baba?" dedim, sesim yorgunluktan kısılmış olsa da öfkemi gizlemiyordu. "Elara sıradan bir çocuk değil. Onun damarlarında Vespera’nın kadim kanı akıyor. Onu bir 'kaynak' gibi görmekten vazgeçin. O bir köylü değil, o bir mirasçı!"
Raelion kadehini masaya sertçe bıraktı. "O bir mirasçıysa, miras bıraktığı şey Draven’in kurtuluşudur! Bianca o kızın içindeki zifiri gücü bize vaat ettiğinde, karşılığında Ashen’in ayakta kalmasına izin verdik. Şimdi Bianca toprak oldu diye bu anlaşmanın bozulacağını mı sandın?"
"Valtor, lütfen..." diye araya girdi annem Elowen. "Krallığımızın toprakları ölüyor. Raelion haklı, o kızın içindeki saf enerji bizim son şansımız. Eğer onu bize getirmezsen, baban tüm orduyu Ashen’in surlarına dayayacak."
"Onu size getirmeyeceğim!" diye kükredim, çadırın içindeki muhafızlar bir an ellerini kılıçlarına götürdü. "Elara'nın gücünü çekmek demek, ruhunu parçalamak demek. Onu bir ceset gibi mi kullanacaksınız? Kendi torununuz sayılacak birine bunu nasıl yaparsınız?"
Raelion ayağa kalktı. Boyu benden uzun olmasa da, üzerindeki o karanlık otorite çadırı daraltıyordu. "Duygusallık zayıfların işidir Valtor. Ben bir kralım, sen ise bir veliahtsın. Eğer o kızı şafak vaktinden sonraki üç gün içinde buraya getirmezsen, bizzat ben geleceğim. Ve o zaman Ashen’de sadece o kızı değil, ona siper olan herkesin canını alacağım."
"O zaman beni de öldürmen gerekecek," dedim, elimi kılıcımın kabzasına koyarak. "Çünkü o surlarda karşında duracak olan ilk kişi benim."
Elowen hıçkırığını bastırmak için elini ağzına götürürken, Raelion ile göz göze geldik. Babamın gözlerinde bir evlada duyulan sevgi değil, sadece bir kralın mutlak itaatsizliğe duyduğu öfke vardı.
"Öyle olsun," dedi Raelion buz gibi bir sesle. "Sana üç gün yol, üç gün düşünme süresi. Sonrasında Ashen artık sadece bir mezarlık olacak."
Annem Elowen, babamın koluna dokunarak onu sakinleştirmeye çalışsa da, Raelion’un gözlerindeki o hırslı parıltı sönmek bilmiyordu. Ancak tam o anda, sesimdeki o titreyen ama yıkılmaz kararlılığı fark ettiğinde duraksadı.
Kılıcımı çekmedim. Aksine, ellerimi iki yanıma bırakıp savunmasızca karşısında durdum.
"Baba," dedim, sesimi bir nebze yumuşatarak. "Seni hiçbir zaman bir tiran olarak görmedim. Beni bu krallığın geleceği için yetiştirdiğini, Draven’i ne kadar sevdiğini biliyorum. Ama Bianca... O kadın seni ve annemi kandırdı. Elara'nın gücü Draven’e hayat vermeyecek; aksine, o masumun kanı üzerine kurulan bir krallık, lanetle beslenen bir bataklığa dönüşecek."
Raelion’un çatık kaşları hafifçe gevşedi. Elini sıktığı kadehinden çekti. İlk kez bana bir düşman gibi değil, bir baba gibi baktığını hissettim.
"Valtor," dedi babam, sesi bu sefer bağırmak yerine derinden geliyordu. "Topraklarımız kuruyor. Halkım açlık ve karanlıkla savaşıyor. Bianca o gücün tek çözüm olduğunu, o kızın—Elara’nın—zaten kontrol edilemez bir yıkım getireceğini söyledi. Onu koruyarak sadece ölümü beslediğini anlattı bize."
"Yalan söyledi!" dedim, ona bir adım daha yaklaşarak. "Elara bir yıkım değil, o bir ışık. Bianca sadece bizleri birbirimize kırdırıp aradan sıyrılmak istiyordu. Şimdi o yok. Eğer Ashen'e saldırırsan, Bianca'nın hayalindeki o yıkımı sen kendi ellerinle gerçekleştirmiş olacaksın. Kendi oğlunu, kendi kanını o surlarda öldürmeyi gerçekten göze alabiliyor musun?"
Annem Elowen yanımıza geldi, bir elini babamın göğsüne, diğerini benim omzuma koydu. "Raelion... Bak ona. O artık bizim küçük oğlumuz değil. O bir lider olmuş. Belki de kulak vermemiz gereken Bianca’nın sinsi vaatleri değil, Valtor’un vicdanıdır."
Raelion uzun bir süre sessiz kaldı. Çadırın dışındaki meşalelerin çıtırtısı dışında hiçbir ses duyulmuyordu. Babam ağır adımlarla masanın arkasına geçti ve koltuğuna çöktü. Yorgun görünüyordu. O kudretli kralın omuzları ilk kez çökmüştü.
"Buraya kadar sadece öfke için gelmedin, biliyorum," dedi babam, gözlerini bana dikerek. Sesindeki o sertlik gitmiş, yerine hüzünlü bir kabulleniş gelmişti. "Hala o kızın ve o saraydakilerin yanındasın. Onları gerçekten ailenden daha çok mu seviyorsun?"
"Sizi de seviyorum baba," dedim dürüstlükle. "Bu yüzden buradayım. Sizin ellerinizin bir çocuğun kanına bulaşmasını istemiyorum."
Babam derin bir iç çekti. Sonra yavaşça ayağa kalkıp yanıma geldi. Beklediğimin aksine elini kılıcına değil, omzuma götürdü. Pençe gibi sıktığı omzumda, babalık şefkatini andıran o eski, sert dokunuşu hissettim.
"Bana çok benziyorsun Valtor... İnatçısın," dedi ve hafifçe gülümsedi. Bu, yıllardır görmediğim o nadir gülümsemeydi. "Pekâlâ. Ordularımı hemen geri çekmeyeceğim; bu Draven’in zayıf görünmesine sebep olur. Ama şafak vaktindeki o saldırı emrini iptal ediyorum. Sana ve Ashen’e biraz zaman tanıyacağım."
"Baba..." dedim, üzerimdeki o devasa yükün bir anlığına hafiflediğini hissederek.
"Ama dikkatli ol," diye ekledi babam, bakışları tekrar ciddileşerek. "Draven içindeki konsey bu güce aç. Eğer Bianca’nın başka ortakları varsa, onlar beni bile dinlemeyebilir. Şimdilik git. Annene veda et ve Ashen’e geri dön. Bir çözüm yolu bul Valtor, yoksa eninde sonunda o surların önünde karşı karşıya gelmek zorunda kalacağız."
Annem bana sıkıca sarıldı, kulağıma "Kendine dikkat et oğlum," diye fısıldadı. Çadırdan çıkarken babamın arkamdan gururla ama endişeyle baktığını biliyordum. Atıma binerken, bu yolculuğun sadece bir savaşı durdurmadığını, aynı zamanda kalbimdeki bir yarayı da kapattığını hissettim.
Şimdi tek bir amaç vardı: Ashen’e dönmek ve Bianca’nın bıraktığı o zehirli mirası tamamen yok etmenin bir yolunu bulmak.
Draven Sarayı’nın devasa kapıları ardımdan kapandığında, soğuk gece havası ciğerlerime doldu. Babam Raelion’un omuzlarımdaki elinin ağırlığı hala oradaydı. Bir savaşı durdurmuştum ama babamın uyarısı kulaklarımda yankılanıyordu: "Draven konseyi bu güce aç."
Atımı kuzeye, Ashen’e doğru sürerken zihnim bir an bile durulmuyordu. Günlerce süren yolculuk boyunca sadece atımın nallarının çıkardığı ritmik ses ve ormanın tekinsiz fısıltıları bana eşlik ediyordu. Bianca ölmüştü ama ektiği nifak tohumları Draven Sarayı'ndan Ashen’in mühürlü odalarına kadar her yeri sarmıştı.
Yolculuğun üçüncü gününde, Gümüş Geçit’in dar yollarına vardığımda havadaki o tuhaf metalik kokuyu tekrar aldım. Atım huzursuzca kişnedi ve ön ayaklarını şaha kaldırdı.
"Sakin ol dostum," diye fısıldadım ama kılıcımın kabzasına giden elim titriyordu.
Karanlığın içinden bir değil, tam beş siluet belirdi. Üzerlerinde Draven ordusunun üniformaları yoktu; yüzleri simsiyah maskelerle kaplıydı. Ama kullandıkları kılıçların kabzasındaki gümüş işlemelerden onları tanıdım. Bunlar konseyin özel cellatlarıydı. Babamın bahsettiği o "ortaklar" çoktan harekete geçmişti bile.
"Prens Valtor," dedi içlerinden biri, sesi bir yılanın tıslaması gibi soğuktu. "Kralımız yaşlanmış ve yumuşamış olabilir ama Draven halkı o gücü istiyor. O kızı bize getirmeyeceksen, senin kelleni götürmek de kâfidir."
Kılıcımı kınından çıkardım. Çeliğin sesi sessizliği bir bıçak gibi kesti. "Babamın emrini çiğniyorsunuz. Bu ihanettir!"
"Bu, krallığın bekasıdır," diyerek üzerime atıldılar.
ALISA ASHEN
Valtor’un gidişinden bu yana yedi gün geçmişti. Saraydaki sessizlik artık katlanılamaz bir boyuta ulaşmıştı. Lena ile birlikte Elara’yı mühürlü odadan hiç çıkarmıyorduk. Edward ve İris, Bianca’nın arşivlerinde Draven’in "Kan Ahdi"ni bozacak bir formül ararken, sarayın koridorlarında beklemekten başka bir şey gelmiyordu elimden.
Tylor, sınır boylarındaki devriyelerden her döndüğünde yüzü daha da asılıyordu. "Draven birlikleri çekilmiyor Alisa," demişti en son. "Sadece duruyorlar. Bir işaret bekliyor gibiler."
Tam o sırada, mühürlü odanın ağır kapısı büyük bir gürültüyle sarsıldı. İçeriden Elara’nın çığlığı yükseldi. Lena ile aynı anda içeri daldık.
Elara odanın ortasında diz çökmüş, elleriyle başını tutuyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarında siyah izler bırakıyordu. Odanın duvarlarındaki kadim rünler, daha önce hiç görmediğim kadar parlak ve karanlık bir mor renkle parlamaya başlamıştı.
"Alisa! Durdurun şunu!" diye bağırdı Lena, Elara'ya doğru atılarak.
"Yapamıyorum!" dedi Elara, sesi sanki binlerce farklı ruhun fısıltısıyla birleşmiş gibi yankılı geliyordu. "Beni çağırıyorlar... Bianca'nın bıraktığı o karanlık... Bir kapı açıldı, kapatamıyorum!"
O an anladım; Bianca’nın ölümü bir son değil, Elara’nın içindeki gücü serbest bırakan bir tetikti. Valtor babasını ikna etmiş olabilirdi ama Bianca’nın kurduğu o ruhsal tuzak, siyasetten çok daha hızlı işliyordu.
Elara’nın çığlığı odanın taş duvarlarında çarpıp ruhuma bıçak gibi saplanırken, yer sarsılmaya başladı. Rünlerden yayılan o tekinsiz mor ışık, odayı öylesine kaplamıştı ki Lena’yı bir anlığına göremez oldum. Bianca ölmüştü ama o lanetli zekasıyla hazırladığı bu "kapı", ölümüyle birlikte tam da istediği gibi ardına kadar aralanmıştı.
"Elara, bana bak!" diye bağırdım, rüzgarın gürültüsünü bastırmaya çalışarak. Elara’nın göz bebekleri tamamen siyahlaşmıştı; sanki bedeni burada ama zihni o zifiri karanlığın ortasında kaybolmuştu.
"Alisa, dokunma!" dedi Edward arkadan odaya dalarak. Nefes nefeseydi, elindeki eski bir parşömeni korumaya çalışıyordu. "Bu bir çekim gücü! Bianca, Elara'nın gücünü Draven'e bağlayan bir 'kan köprüsü' kurmuş. Valtor babasını ikna etse bile, bu büyü Draven'in kraliyet mahzenindeki ana mühürle eşleşiyor. Kan akmaya başladı bir kere!"
"Ne demek kan akmaya başladı?" diye kükredi Lena, Elara'yı tutmaya çalışırken savrularak.
"Draven'deki konsey üyeleri ritüeli başlattı!" dedi İris, Edward’ın hemen yanında beliren gölgesi gibi. "Valtor'un babası emri durdurmuş olabilir ama büyücüleri çoktan mahzenlere indi. Elara'nın ruhunu oradan çekiyorlar!"
Tam o sırada sarayın koridorlarından ağır bir bot sesi duyuldu. Tylor kapı eşiğinde belirdi, kılıcı çekilmişti ve zırhı kan içindeydi. "Sınır bitti Alisa! Draven birlikleri kralın emrini çiğnedi. Sancakları siyaha döndü, saldırıya geçtiler! Şehir surlarına dayandılar!"
Dünya başıma yıkılıyor gibiydi. Valtor başarısız mı olmuştu? Yoksa yolda başına bir şey mi gelmişti?
VALTOR DRAVEN
Kılıcım, cellatların hamlesini havada yakaladığında çıkan kıvılcımlar yüzümü aydınlattı. Beş kişiydiler; gölge gibi hızlı, ölüm gibi sessiz. Babamın emrini çiğnemekle kalmamışlar, resmen Draven tahtına darbe yapmışlardı.
"Prens Valtor, boşuna uğraşıyorsun," dedi içlerinden biri, kılıcıyla omzumu sıyırıp geçerken. "Büyücülerimiz çoktan ana mühürü uyandırdı. O kızın ruhu şu an Draven’e doğru çekiliyor. Sen buraya gömüleceksin, biz ise krallığımızın yeni tanrısıyla tanışacağız."
"Siz sadece kendi kıyametinizle tanışacaksınız!" diye haykırdım.
Öfkem, yorgunluğumu bir kenara itti. Kılıcımı iki elimle kavrayıp en yakınımdaki celladın göğüs zırhındaki o gümüş işlemeyi parçaladım. Kan, soğuk havada buharlaşarak yere döküldü. Ama diğerleri üzerime çullanıyordu. Atım bir okla yere düştüğünde kendimi çamurun içinde buldum.
Etrafımı sardılar. Tam o sırada ormanın derinliklerinden bir ıslık sesi yükseldi. Bir ok, tam önümdeki celladın boğazına saplandı.
"Yalnız mı savaşıyorsun Prens?"
Karanlığın içinden Bianca'nın ordusundan ayrılan ama Ashen'e sadık kalan o eski savaşçılardan birkaçı fırladı. Onlar da Bianca'nın ne kadar ileri gittiğini görmüş ve saf değiştirmişlerdi. Ama sayıları azdı.
"Zamanım yok!" diye bağırdım, ayağa fırlayarak. "Sarayda kapı açıldı! Elara ölüyor!"
"Git Valtor!" dedi savaşçılardan biri. "Gümüş Geçit'i biz tutarız. Atını al ve durma! Ashen'e yetiş, yoksa Bianca mezarında gülecek!"
Düşen askerlerden birinin atına atladım. Ciğerlerim patlayana kadar bağırdım atın kulağına. Gümüş Geçit arkamda bir toz bulutu içinde kalırken, gökyüzünün kızıla döndüğünü gördüm. Bu bir şafak değildi. Bu, Elara'nın uyanan ve acı çeken gücünün gökyüzündeki yansımasıydı.
ALISA ASHEN
Mühürlü odadaki rüzgar artık eşyaları havada uçuruyordu. Edward parşömenden bir şeyler okuyor, İris ise elleriyle Elara’nın etrafına koruyucu bir çember kurmaya çalışıyordu ama ışık gittikçe soluklaşıyordu.
"Dayan Elara!" dedim, kız kardeşimin elini yakalayarak. Elini tuttuğum an vücudumdan binlerce iğne geçiyormuş gibi hissettim. Bianca’nın o habis enerjisini hissedebiliyordum; bizi birer birer tüketiyordu.
"Valtor..." diye mırıldandı Elara, sesi sanki çok uzak bir kuyudan geliyordu. "Valtor geliyor... Ama çok geç... Kapı kapanmıyor..."
Dışarıdan surlara çarpan koçbaşlarının sesini duyabiliyordum. Draven ordusu kapıdaydı, Elara içeriden eriyordu ve Valtor hala yoktu. Bianca ölmüştü ama zehri hepimizi boğmak üzereydi.
Mühürlü odada kaos zirveye çıkmışken, koridorun sonunda bir siluet belirdi. Adımları mermer zemin üzerinde birer mühür gibi yankılanıyordu. Annem Vespera, elinde o zifiri kılıcıyla içeri girdi. Gözlerindeki karanlık, Elara’nın etrafındaki mor ışığı bastıracak kadar yoğundu.
"Edward, İris! Geri çekilin!" diye kükredi Vespera.
"Ama kraliçem, ritüel—"
"Ritüeli içeriden durduramazsınız," dedi annem, kılıcını yere saplayarak. "Bunu ancak kaynağında, Draven’in tam kalbinde bitirebiliriz. Ve bunu yapacak tek bir kişi var."
Annem, Valtor’un gidişinden beri ilk kez gözlerimin içine baktı. Bakışlarında bir vedanın hüznü ama bir savaşçının mutlak kararlılığı vardı. Avucunu kılıcının keskin tarafına sürttü; damlayan kanı rünlerin üzerine bıraktı. O an, sarayın balkonundaki iletişim aynası, zifiri bir dumanla kaplandı ve karşısında Kral Raelion belirdi.
VESPERA ASHEN
Aynanın öteki tarafında Raelion’un yüzü belirdi. Şaşkın ve öfkeli görünüyordu. Kendi sarayındaki konseyin kontrolden çıktığını, ritüelin başlatıldığını o da yeni anlamıştı.
"Vespera..." dedi Raelion, sesi yorgundu. "Oğlumun buraya gelmesi yetmedi mi? Neden hala bu aynayı titretiyorsun?"
"Oğlun seni ikna etti Raelion ama konseyini ikna edememiş!" dedim, sesimi bir kılıç kadar keskin tutarak. "Şu an senin büyücülerin, benim kızımın ruhunu çekiyor. Eğer bu ritüel durmazsa, Elara’nın gücü senin krallığını iyileştirmeyecek; o güç serbest kaldığında bir patlamaya sebep olacak ve Draven Sarayı’nı haritadan silecek. Bianca bunu biliyordu! Seni de bizi de yok etmek için bu tuzağı kurdu!"
Raelion duraksadı. Arkasından gelen gürültüleri duyabiliyordum; konsey üyeleri muhtemelen kapısına dayanmıştı.
"Ne istiyorsun benden?" diye sordu Raelion.
"Kral gibi davranmanı!" diye bağırdım. "Konseyini sustur. O ritüel odasına gir ve mühürü kendi kanınla kır. Ben de buradan Elara’nın bağını keseceğim. Eğer yapmazsan, yemin ederim ki Draven’in üzerine yağacak olan şey sadece kar değil, benim intikamım olur. Valtor’un hatırına, Raelion... Bir kez olsun Bianca’nın değil, soyunun onurunu seç!"
VALTOR DRAVEN
Atımı sarayın avlusuna sürdüğümde ortalık tam bir savaş alanı gibiydi. Babamın sadık muhafızları ile konseyin cellatları çarpışıyordu. Hızla taht odasına, babamın yanına daldım.
Babam Raelion, tahtının önünde duruyordu. Karşısında Konsey Başkanı Malakor ve üç büyücü vardı.
"Haddini aşıyorsun Malakor!" diye kükredi babam. "Bu ritüel duracak! Oğlum ve Vespera haklıydı. Bu güç bizi kurtarmayacak, sadece daha büyük bir karanlığa boğacak."
"Geç kaldın kralım!" dedi Malakor sinsice. "Mühür uyandı bir kere!"
Tam o sırada içeri girdim. "Mühür uyandıysa, biz de onu uyuturuz!" Kılıcımı çekip babamın yanına geçtim. Babam bana baktı, omuzlarındaki o ağır yükün yerini bir kararlılık aldı.
"Draven halkı!" diye bağırdı babam, sesi tüm sarayda yankılandı. "Konseyin ihaneti bugün burada bitiyor! Oğlumun ve Ashen Kraliçesi’nin sözü, benim sözümdür. Ritüeli durdurun!"
Babam, kılıcını kendi avucuna bastırdı ve tahtın yanındaki ana mühür taşına elini koydu. Kraliyet kanı mühürle buluştuğu an, saray sarsılmaya başladı. "Durdurun şunu!" diye haykırdı büyücülere.
ALISA ASHEN
Odadaki mor ışık birden beyaza döndü. Elara derin bir nefes alarak yere yığıldı ama bu sefer yüzü huzurluydu. Annem Vespera, kılıcını yerden çekti; alnında ter damlaları birikmişti.
"Bitti..." dedi annem fısıltıyla. "Raelion... Sözünü tuttu."
Dışarıdaki koçbaşı sesleri kesildi. Surlardan bir sevinç çığlığı yükseldi. Draven birlikleri sancaklarını yere indiriyordu. Bianca’nın en büyük ve en sinsi planı, iki düşman kralın—Vespera ve Raelion’un—beklenmedik ittifakıyla yerle bir olmuştu.