VESPERA ASHEN
Ayaklarımın altındaki toprak değil, buz tutmuş bir nefret kütlesiydi sanki. Krallıkların sınırlarının silindiği, rüzgarın kemik dondurduğu o meşhur Kefen Kayalıkları’ndaydım. Pelerinim zifiri karanlıkta sertçe çırpınırken, Bianca ile göz göze geldim.
"Dayan Vespera," diye fısıldadım içimden. Göğsümdeki o bitmek bilmeyen sancı, kızlarımın hayaliyle hafifliyordu. "Şu pislikten tamamen kurtulunca, kızlarıma her şeyi anlatabileceğim. Alisa’ya neden o kadar sert davrandığımı, Elara’yı korumak için Bianca’nın önünde kaç kez diz çöktüğümü... Onlara tüm gerçeği borçluyum. Eğer bugün Bianca bu kayalıklarda son nefesini vermezse, ben bir anne olarak zaten çoktan ölmüşüm demektir."
"Kefen Kayalıkları..." dedi Bianca, dudaklarında o iğrenç, kan donduran gülümsemesiyle. "İsmi üzerinde Vespera. Burası ya senin ya da benim mezarım olacak. Ama itiraf etmeliyim, manzarayı güzel seçmişsin."
"Mezarını seçmene izin vermem büyük bir lütuftu Bianca," dedim, parmak uçlarımda mor bir duman birikmeye başlarken. "Valtor senin piyonlarını bir bir devirdi. Ashen’deki o kıvılcım senin krallığını yakmak üzere. Sen ise hala burada, olmayan bir zaferin hayalini kuruyorsun."
Bianca acı bir kahkaha attı. "O zavallı kızların... Alisa ve Elara. Onları benden kurtarabileceğini mi sanıyorsun? Sen onlara sadece yalanlar ve sırlar verdin."
"Sen onlara sadece acı verdin!" diye kükredim. İçimdeki o anne şefkati, yerini zifiri bir nefret fırtınasına bıraktı. "Kızlarımın çocukluğunu çaldın, onurumuzu ayaklar altına aldın. Artık yolun sonu Bianca."
Bianca bir anda gümüş kılıcını çekti; çeliğin o tiz sesi kayalıklarda yankılandı. "Öyleyse gel Vespera! Gölgelerin mi daha güçlü, yoksa benim soğuk çeliğim mi görelim!"
"Kızlarım için," dedim son bir kez içimden. "Elara'nın geleceği için..."
Karanlık gücümü serbest bıraktığımda, Kefen Kayalıkları’ndaki karlar havaya savruldu. İki kraliçe, ıssızlığın ortasında birbirimizin kanını dökmek için ilk hamleyi yaptık.
Bianca, uçurumun kenarında sendelerken kılıcını bir baston gibi yere vurdu. Suratındaki o kusursuz maske artık çatlamıştı. Krallığı yoktu, tacı yoktu; sadece elinde tuttuğu o kanlı güç ve etrafına yaydığı o zehirli otorite vardı.
Bianca, kılıcının kabzasını hırsla sıkarak doğruldu ve o sinsi, buz gibi aurasıyla tısladı:
"Benim bir krallığa ihtiyacım yok Vespera. Ben, senin o çok sevdiğin kızlarının kabusuyum. Ben nefes aldığım sürece, onlar asla özgür olamayacak!"
Bu sözler kulaklarımda birer kor gibi yandı. Elara'nın masumiyeti, Alisa'nın cesareti... Hepsi bu kadının dudakları arasındaki o zehirli kelimelere kurban gidiyordu. İçimdeki karanlık, bir anne şefkatiyle birleşip devasa bir fırtınaya dönüştü. Artık sadece bir gölge değildim; ben, Bianca'nın sonuyum.
Ben, gözlerimdeki zifiri siyahlığı Bianca’nın ruhuna diktim ve sesim uçurumun derinliklerinden geliyormuş gibi yankılandı:
"Sen onların kabusu olabilirsin Bianca, ama ben o kabusların bittiği şafağım. Sen sadece bir piyonsun, bense bu oyunun bizzat kendisiyim!"
Elimi ileri fırlattığımda, Kefen Kayalıkları'ndan kopan buz parçaları ve karanlık enerji Bianca'yı göğsünden vurdu. Bianca, boşluğun üzerinde asılı kalırken o kibirli yüzünde ilk kez gerçek bir ölüm korkusu gördüm.
Bianca, uçurumun tam kenarında asılı kalmışken o meşhur, sinsi çevikliğiyle son anda bir kayaya tutundu. Gözlerindeki ölüm korkusu, saniyeler içinde yerini hayvani bir hayatta kalma içgüdüsüne ve saf bir deliliğe bıraktı. Onu düşürdüğümü sandığım an, aslında onun en tehlikeli haliydi.
"Beni o kadar kolay silebileceğini mi sandın Vespera?" diye kükredi Bianca. Bir sırtlan gibi çevik bir hareketle kendini yukarı çekti. Gümüş kılıcı karın üzerinde kıvılcımlar saçarak döndü ve boğazıma doğru ölümcül bir kavis çizdi.
Geriye doğru esnedim, kılıcın soğuk metali boynumdaki deriyi teğet geçti. Bianca durmadı. Üzerime bir fırtına gibi geliyordu. Kılıç darbeleri o kadar hızlı ve düzensizdi ki, gölge kalkanım her darbede bir cam gibi çatırdıyordu. O sadece saldırmıyordu; beni o dipsiz boşluğa, kendi seçtiğim mezara itmeye çalışıyordu.
"Kızların..." dedi Bianca, kılıcını iki eliyle kavrayıp tepemden aşağı indirirken. "Onlara her şeyi anlatacağını mı sanıyorsun? Sen öldüğünde, ben onların yanına gideceğim ve senin bir hain olarak öldüğünü söyleyeceğim!"
"Asla," diye bağırdı içimdeki ses.
Kılıcının keskin ağzını karanlık enerjimle havada yakaladım. Aramızda sadece birkaç santim vardı. Bianca’nın yüzündeki o çarpık gülümsemeyi, gözlerindeki o zehirli hırsı görüyordum. Bütün gücüyle üzerime yükleniyor, beni uçurumun kenarına doğru santim santim sürüklüyordu. Topuğum boşluğa değdi; birkaç küçük taşın aşağıya, sonsuz karanlığa yuvarlandığını duydum.
"Bak," dedi Bianca, nefes nefese. "Kendi mezarının ucundasın Vespera. Elara ve Alisa seni bir kahraman olarak değil, bu kayalıklarda kaybolan bir gölge olarak hatırlayacak."
"Senin dilin kılıcından daha zehirli Bianca," dedim, dişlerimi sıkarak. İçimdeki karanlığı bir patlama gibi dışarı vurdum. "Ama unuttuğun bir şey var. Ben gölgelerin içinden doğdum. Boşluk benim evim!"
Bianca’nın kılıcını kenara savurup dizimle karnına sert bir darbe indirdim. Sarsıldı ama düşmedi. Tam aksine, pelerinime yapışıp beni de kendisiyle birlikte kenara çekti. İkimiz de uçurumun tam ucunda, dengemizi bir ip cambazı gibi korumaya çalışarak birbirimizin boğazına sarıldık.
Kefen Kayalıkları’nda rüzgar artık sadece ulumuyordu; sanki bu iki kadının bitmek bilmeyen hırsına kahkaha atıyordu. Bianca ölmemişti, pes etmemişti. Aksine, beni de o karanlık sonuna ortak etmek için her tırnağını tenime geçiriyordu.
Bianca’nın elleri pelerinime bir pençe gibi kenetlenmişti. Beni de o dipsiz karanlığa çekmek için var gücüyle asılıyordu. Topuklarım boşluğun üzerinde dans ederken, o an sadece kızlarımın yüzünü düşündüm. Alisa’nın kararlılığını, Elara’nın masumiyetini... Eğer şimdi düşersem, bu canavar kazanacaktı.
İçimdeki o son şefkat kırıntısını da bir kenara ittim. Tek bir yumrukla Bianca’nın bileğine vurdum ve pelerinimi serbest bıraktım. O dengesini kaybetmişken, zifiri karanlık enerjimi ayaklarımın altına bir dayanak gibi serdim. Ben yere sağlam basarken, Bianca sırtüstü kayalıkların üzerine sertçe düştü.
Gümüş kılıcı elinden kayıp buzun üzerinde tiz bir ses çıkararak bana doğru kaydı. Botumun ucuyla kılıca sert bir darbe indirdim; kılıç uçurumun kenarından boşluğa, sonsuz sessizliğe doğru süzülüp gitti. Bianca artık silahsızdı. Kanatları kırılmış bir akbaba gibi karların ortasında kaldı.
"Bitti Bianca," dedim. Sesim artık bir fırtına değil, kurbanını bekleyen bir celladın fısıltısıydı.
Bianca, hırsla karların üzerinde debelenerek kalkmaya çalıştı ama dizlerinin üzerine çökmekten başka bir şey yapamadı. O kibirli duruşu, o dokunulmaz aurası yerle bir olmuştu. Saçları dağılmış, gümüş zırhı çamur ve buz içinde kalmıştı. Başını yavaşça kaldırıp bana baktığında, gözlerinde ilk kez yenilginin o acı tadını gördüm.
Kendi kılıcımı —karanlığın ve acının dövdüğü o keskin çeliği— yavaşça kınından çıkardım. Metalin havayı yaran sesi, Kefen Kayalıkları’ndaki son hükmümdü. Kılıcın ucunu tam Bianca’nın boğazına, o zehirli kelimelerin döküldüğü yere doğrulttum.
Bianca yerde diz çökmüş, kılıcımın soğuk ucuna bakarken nefes nefeseydi. Rüzgar ikimizin etrafında son bir kez döndü ve sanki dünya o an durdu. Arven’in kabusu, bir annenin kılıcı önünde diz çökmüştü.
"Şimdi," dedim, kılıcı boğazına biraz daha bastırarak. "Gerçekten dua etmeye başlasan iyi olur. Çünkü bu gece buradan sadece birimiz canlı çıkacak."
Kılıcımın ucu Bianca’nın boğazındaki o ince damarın üzerinde titriyordu. Kar taneleri kılıcın soğuk çeliğine çarpıp erirken, Bianca’nın o her zaman dik duran omuzlarının çöktüğünü, bakışlarındaki o kibirli kalelerin yıkıldığını gördüm. Ama bu yıkılışta bile bir engereğin sinsi kıvraklığı vardı.
Bianca, aniden gözlerini yaşlarla doldurdu. O kadar inandırıcı, o kadar çaresiz göründü ki bir an için karşımda o acımasız kadın değil de, sanki masum bir kurban varmış gibi hissettim.
"Vespera..." dedi fısıltıyla. Sesi çatallanmıştı. "Abla... Lütfen. Hatırlamıyor musun? Beraber kurduğumuz o hayalleri? Elara'yı korumak için birlikte yemin etmiştik. Ben her şeyi senin için yaptım! Güç lazımdı, ben o gücü senin önüne sermek için ellerimi kirlettim. Beni şimdi burada böylece bırakacak mısın?"
"Manipülasyon," diye düşündüm. Kalbimdeki buz tabakası en ufak bir çatlak vermedi. "Daha önce bu numarayı bin kez yaptı. Elara'yı benden koparırken de 'onun iyiliği için' demişti."
"Seni benden başka kim anlayabilir?" diye devam etti Bianca, dizlerinin üzerinde bana doğru bir santim daha sürünerek. "Alisa mı? O senin içindeki bu zifiri karanlığı gördüğü an senden iğrenecek. Elara mı? O seni sadece bir gölge olarak tanıyor. Ama ben... Ben senin ruhunu biliyorum abla. Beni öldürürsen, bu dünyada seni gerçekten tanıyan tek kişiyi yok etmiş olacaksın!"
Bianca’nın sözleri rüzgarla birlikte kulaklarımda uğuldadı. Bütün o "abla" deyişleri, o sahte yalvarmalar... Hepsi celladından kurtulmaya çalışan bir iblisin son çırpınışlarıydı.
"Çok güzel konuşuyorsun Bianca," dedim, sesimdeki soğukluk Bianca’nın sahte gözyaşlarını donduracak kadar katıydı. "Hala o zehirli dilinle beni ikna edebileceğini sanıyorsun. Ama unuttuğun bir şey var; ben senin o sahte dünyanda boğulmayalı çok oldu. Sen bana 'abla' derken Elara’nın canını yaktın. Sen bana 'biz' derken, sadece kendi hırsını besledin."
Kılıcımı boğazına biraz daha bastırdım. Bianca’nın gözlerindeki o sahte yaşlar bir anda kurudu, yerini saf, katıksız bir öfkeye bıraktı. Maskesi artık tamamen düşmüştü.
"Sen bir hiçsin Vespera!" diye bağırdı, artık yalvarmayı bırakarak. "Beni öldürsen de o kızların sevgisini asla kazanamayacaksın! Sen sonsuza kadar yalnız kalmaya mahkûmsun!"
Gülümsedim. Bu, huzura eren bir kadının gülümsemesiydi. Kılıcımı hafifçe yana doğru çektim, momentum kazanmak için gövdemi çevirdim.
"Belki yalnız kalacağım Bianca," dedim, sesim Kefen Kayalıkları'nın en derin uçurumunda yankılanırken. "Ama en azından senin nefes almadığın bir dünyada, onların özgürce büyümesini izliyor olacağım. Sen bir güç hayaliyle yaşadın, bense senin ölümünle yeniden doğacağım."
Gözlerimi bir saniyeliğine yumdum ve Elara’nın masumiyetini hayal ettim. Sonra kılıcımı tüm gücümle savurdum. Çeliğin havayı yırtan sesi, Bianca’nın son çığlığına karıştı.
Tek bir hamleyle, o zehirli kelimelerin kaynağını bedeninden ayırdım. Gümüş rengi saçlı kelle, bembeyaz karların üzerine cansız bir taş parçası gibi düştü. Bianca'nın o kibirli bedeni birkaç saniye titredi ve sonra tamamen hareketsiz kaldı.
Kefen Kayalıkları’na bir sessizlik çöktü.
Kılıcımı kınına sokmadım. Bianca’nın kesik başına doğru bir adım attım. Gözleri hala açıktı; ama o bakışlar artık bomboştu. Pelerinim rüzgarda sertçe dalgalanırken, yerdeki bembeyaz karların Bianca'nın simsiyah kanıyla nasıl lekelendiğini izledim. Bu kan, benim yıllardır süren tutsaklığımı sonlandıran kandı.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Hayır, pes ettiğim için değil; üzerimdeki o devasa yükün kalkmasının verdiği hafiflikten dolayı. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Elimi titreyerek yüzüme götürdüm. Ağlamıyordum. Sadece nefes alıyordum. İlk defa, Bianca’nın baskısı olmadan, özgürce nefes alıyordum.
"Bitti," diye fısıldadım uçuruma karşı. "Elara... Alisa... Artık size gerçekten gelebilirim."
Kalktım, pelerinimdeki kan lekelerini karla temizledim ve Bianca'nın o soğuk kellesini arkamda bırakarak, şafağın sökmediği ama umudun başladığı o zifiri karanlığa doğru ilk adımımı attım. Artık anlatacak çok şeyim vardı.