İçeriğe geç

Kül Taht

Bölüm 43 · 14 dk okuma

Kül Taht

Bölüm 43

Sisli Gece

VALTOR DRAVEN

Atımı mahmuzlayıp Draven’in devasa kapılarına yöneldiğimde, gecenin zifiri karanlığını yırtan o sesi duydum. Babamın öfke dolu haykırışlarından çok daha keskin, çok daha yakıcı bir sesti bu.

"Valtor! Dur! Gitme oğlum!"

Annem Elowen, üzerinde sadece ince bir gecelikle, karların içine aldırmadan saray avlusuna fırlamıştı. Nefes nefese kalmış, gözyaşları yanaklarında donmaya yüz tutmuştu. Dizlerimin bağı çözüldü; o kapıdan çıkıp gitmek babamın kılıcına göğüs germekten çok daha zordu şimdi. Atı durdurup aşağı atladım ve ona doğru koştum.

Annem kucağıma atılır gibi sarıldı bana. Elleri yüzümü, omuzlarımı, zırhımı sanki beni son kez görüyormuş gibi tarıyordu. "Yapma Valtor, yalvarırım yapma," diye hıçkırdı. Sesi rüzgarda titriyordu. "Ben bir oğlumu toprağa verdim, kalbimdeki o yara henüz kapanmadı. Seni de kaybedemem... Siz benim canımsınız, ciğerimsiniz. Bir anneyi evlat acısıyla iki kez öldürme."

"Anne, yapma... Gitmek zorundayım," diyebildim sadece. Sesim boğazımda düğümlenmişti.

"Seni de mi toprağa gömeceğim?" diye bağırdı, elleriyle göğsüme vurarak. "Abin gibi senin de soğuk bedenini mi getirecekler bu kapıdan? Sen benim canımsın Valtor, seni karanlığa teslim edemem. Baban serttir, kızgındır ama o da dayanamaz buna. Kal burada, Draven seni korur."

Onu sıkıca kollarıma aldım, başını göğsüme yasladım. Annemin gözyaşları zırhımın soğuk metalini ısıtıyordu. "Anne, beni dinle," dedim, yüzünü ellerimin arasına alarak. "Eğer şimdi gitmezsem, eğer dostlarımı o canavarın elinde bırakırsam, ben zaten yaşamıyor olacağım. Ben abim gibi kaçmadan, saklanmadan savaşmaya gidiyorum. Söz veriyorum sana... Canım üzerine söz veriyorum, işimi hallettiğimde, bu karanlığı bitirdiğimde döneceğim. Draven’in asıl baharı ben döndüğümde gelecek."

Annem yüzüme uzun uzun baktı, gözlerindeki o derin dramı, o anne şefkatini ömrüm boyunca unutamayacaktım. "Dönmek zorundasın," diye fısıldadı. "Dönmezsen, bu krallık da ben de küle döneriz."

Onu son kez alnından öptüm ve Theron’a emanet ettim. Babam Raelion, uzaktan gölgelerin içinde dikilmiş, bize bakıyordu. Göz göze gelmedik. Yüzüne bile bakmadan atıma atladım. Arkamda annemin feryatlarını, çocukluğumu ve krallığımı bırakarak karanlığın içinde kayboldum.

ALISA ASHEN

Ashen’de sabah, grinin en kirli tonuyla uyandı. Valtor’un gidişinin üzerinden günler geçmişti ama her geçen saniye sanki bir asır gibi üzerime çöküyordu. Draven ile Ashen arasındaki o karlı dağlar, devasa ormanlar ve tehlikeli yollar şimdi aramıza çekilmiş birer set gibiydi.

Pencereden ufka baktım. Valtor’un oradan, o lacivert atının üzerinde belireceği anı hayal ediyordum. Ama biliyordum; Draven ile burası arası at sırtında bile günlerce sürerdi. Hele ki bu fırtınada, o yollar birer mezarlığa dönüşebilirdi.

"Hala bakıyor musun?" dedi bir ses arkamdan.

Gelen Tylor’du. Gözleri hala yorgundu ama dün geceki o öfke patlamasından sonra biraz daha durulmuş gibiydi. Yine de Alex’in fısıltıları hala odada asılı kalmış gibi hissediyordum.

"Gelecek," dedim kararlılıkla. "Valtor sözünü tutar."

"Yollar kapalı Alisa," dedi Tylor, yanıma gelip elimi tutarak. "Kar diz boyu. Draven’den buraya gelmek bu havada intihar demek. Eğer bir haftaya kadar gelmezse... Kendi başımızın çaresine bakmak zorunda kalacağız."

Elimi ondan çekmedim ama bakışlarımı da ufuktan ayırmadım. Kalbimde bir sızı vardı; sanki Valtor’un atının nalları her adımda benim göğsüme vuruyordu. O yollarda neyle karşılaştığını, babasıyla ne yaşadığını bilmiyordum ama ruhumun bir parçası onunla birlikte o karlı yollarda titriyordu.

"O sadece bir prens değil Tylor," diye fısıldadım kendi kendime. "O, bu hikayenin sonunu yazacak olan kişi. Gelecek."

VALTOR DRAVEN

Atımın nalları karda boğuk sesler çıkarırken, Draven’in surları çoktan sislerin içinde kaybolmuştu. Ama annem Elowen’in sesi hala atımın terkisinde, tam ensemde yankılanıyordu.

"Valtor! Dur oğlum! Canımsın, ciğerimsin... Seni de mi kara toprağa vereceğim?"

Başımı salladım, o sese tutunup geri dönmek isteyen zayıf yanımı susturmaya çalıştım. Ama annemin feryadı zihnimde öyle bir yer etmişti ki, sanki her rüzgar uğultusu onun "Seni kaybedemem" deyişiydi. "Ölmeyeceğim anne," diye mırıldandım buz kesmiş dudaklarımla. "Söz verdim."

Tam o sırada, Sisli Orman’ın en karanlık boğazına girdiğimde atım aniden şaha kalktı. Karın içinden sanki gölgelerden peydahlanmış gibi gümüş maskeli figürler fırladı. Bianca’nın en zehirli birliği: "Gümüş Gölgeler." Sayıları yediydi. Sessizce etrafımı sardılar.

"Draven’in kaçak prensi," dedi içlerinden biri, sesi paslı bir bıçak gibi kulak tırmalıyordu. "Sarayda kalıp babanın dizinin dibinde yas tutmalıydın. Bianca senin Ashen’e ulaşmanı istemiyor."

"Bianca’nın ne istediği umurumda değil," dedim ve kılıcımı bir şimşek gibi çektim.

İlk saldırı sağdan geldi. Bir hamleyle yana kayıp suikastçının boğazını tek hamlede kestim. Ama diğeri çoktan boşluğumu yakalamıştı; omzuma saplanan bıçak darbesiyle sarsıldım. Sıcak kan, soğuk zırhımın altından süzülürken annemin "Gitme!" diyen sesi zihnimde çığlığa dönüştü. Acı, bilincimi keskinleştirdi. Kılıcımı zifiri karanlığın içinde savururken, karın beyazlığı saniyeler içinde kan gölüne dönmeye başladı.

ALISA ASHEN

Ashen’in soğuk taş odasında, pencerenin önünde dikilmiş Draven yönündeki dağlara bakıyordum. Elimde ne bir kalem vardı ne de kağıt; yazmak şu an dünyanın en anlamsız işi gibi geliyordu. Parmaklarım, mermer denizliğin soğuğunda donmuştu ama umursamıyordum. İçimdeki o huzursuzluk, bir yazarın sezgisi değil, bir dostun korkusuydu.

"Hala bir iz yok," dedi Tylor arkamdan. Sesi, kaledeki meşalelerin çıtırtısı kadar gergindi.

"Yollarda Tylor," dedim, gözlerimi o zifiri karanlık ufuktan ayırmadan. "Geliyor ama canı yanıyor. Hissedebiliyorum."

"Draven'den buraya gelmek bu havada intihar demek Alisa," dedi Tylor yanıma gelerek. "Eğer o ormanda pusuya düştüyse..."

"Düşmüştür," diye kestim sözünü. "Bianca onu boş bırakmazdı. Ama Valtor, annesinin feryadını arkasında bırakıp yola çıktıysa, hiçbir pusu onu durduramaz. O, bu hikayenin bitmesine izin vermeyecek kadar inatçı."

O sırada Lena ve Edward harita odasından çıktılar. Lena’nın eli her zamanki gibi kılıcındaydı; Edward ise o yeşilimsi gözleriyle bana bakıp hafifçe başını salladı. O güven verici bakış bile içimdeki fırtınayı dindirmiyordu. Biz burada dört duvar arasında beklerken, Valtor bizim için o lanetli ormanda tek başına Bianca’nın cellatlarıyla boğuşuyordu.

VALTOR DRAVEN

Dördüncü suikastçı da karın üzerine yığıldığında nefesim kesilmek üzereydi. Omzumdaki yara yanıyor, kan kaybından dolayı görüşüm bulanıyordu. Kalan üçü etrafımda birer sırtlan gibi dönmeye devam ediyordu.

"Daha ne bekliyorsunuz?" dedim, kılıcımdan süzülen kanı karların üzerine silkeleyerek. "Gelin ve ödülünüzü alın!"

Annemin sesi zihnimde son kez yankılandı: "Canımsın Valtor..."

Gözlerimi kapattım. Artık ne babamın öfkesi ne de krallığın tacı umurumdaydı. Sadece Ashen’e varmalıydım. Sadece o kapıdan içeri girip Alisa’ya "Buradayım" demeliydim. Kılıcımı son bir kez, tüm gücümle havaya kaldırdım. Bu gece burada ölmeyecektim.

Draven’den ayrılalı üç gün olmuştu. Atım yorgunluktan köpürmüş, benim ise soğuktan parmaklarımı hissetmem kesilmişti. Yolun yarısındaydım ama Ashen hala çok uzaktı. Önümdeki orman, Bianca’nın casuslarıyla ve aç kurtlarla doluydu.

Geceyi bir ağaç kovuğunda, kılıcım kucağımda geçirdim. Annemin "Canımsın, ciğerimsin" diyen sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Her adımda geri dönmemi söyleyen o sese inat, Alisa’nın hayaline doğru sürdüm atımı.

Bianca’nın sınır devriyelerini uzaktan gördüğümde, yolun daha da kanlı geçeceğini anladım. Ama benim için artık ne bir krallık ne de bir tacın önemi vardı. Tek bir amacım vardı: O kaleye varmak ve sevdiğim kadını o karanlıktan çekip çıkarmak.

Yol uzundu, rüzgar keskindi; ama içimdeki intikam ve aşk ateşi Draven’in karlarından çok daha güçlüydü.

Zihnimdeki sis, ormandaki sisten daha yoğundu artık. Omzumdaki yara her kalp atışımda "Geri dön" diye zonkluyordu. Annemin sesi, kar taneleriyle birlikte her yanımı sarıyordu: "Ciğerimsin Valtor... Seni de toprağa gömemem!" Kalan üç suikastçı, zafer kazandıklarını sanarak aynı anda üzerime atıldı. Biri alçaktan bacaklarıma, diğer ikisi ise çaprazdan göğsüme hamle yaptı. Ama unuttukları bir şey vardı; ben Draven’in en sert kışlarında, abimin kılıcı altında dövülmüştüm. Acı benim için bir engel değil, bir yakıttı.

Geriye doğru bir adım atıp ilk gelenin kılıcını savuşturdum ve kılıcımın kabzasıyla maskesinin tam ortasına vurdum. Kemik çatlama sesi ormanın sessizliğinde yankılandı. Diğer ikisi tereddüt ettiğinde, yaralı omzuma aldırmadan ileri fırladım. Kılıcım zifiri karanlıkta gümüş bir kavis çizdi.

"Annemin gözyaşları için!" diye kükredim.

Sonuncusu kaçmaya yeltenince, kılıcımı bir mızrak gibi arkasından fırlattım. Sırtına saplanan çelikle birlikte karın üzerine yığıldı. Orman bir kez daha sessizliğe gömüldü ama bu sefer ölümün sessizliğiydi bu. Dizlerimin üzerine çöktüm. Kar, diz boyuna ulaşmıştı ve her yerim titriyordu.

"Söz verdim anne..." diye fısıldadım, kanlı ellerimle karı avuçlayarak. "Sözümü tutacağım."

ALISA ASHEN

Ashen’in surlarında rüzgar öyle bir esiyordu ki, sanki kale bile bu bekleyişten yorulmuştu. Tylor yanımda, elleri kılıcının kabzasında heykel gibi duruyordu. Ama gözlerindeki o huzursuz parıltıyı görebiliyordum. Alex’in fısıltıları mıydı onu böyle geren, yoksa Valtor’un yokluğu mu, ayırt etmek imkansızdı.

"Gece bitiyor," dedi Tylor, sesi rüzgarda kaybolur gibi oldu. "Şafak söküyor Alisa. Eğer şimdiye kadar gelmediyse..."

"Gelecek," dedim tekrar. Bu bir inat değil, bir zorunluluktu. "Eğer gelmezse, bu hikaye yarım kalır. Ve ben yarım kalmış bir sonu asla yazmam."

Aşağıda, Lena ve Edward’ın kapı önüne çıktığını gördüm. Lena’nın yüzü her zamankinden daha solgundu ama Edward’ın o yeşilimsi gözleri, bir fener gibi karanlığı deliyordu. Lena’nın elini hala bırakmamıştı. Onların arasındaki o sessiz bağ, kalenin içindeki tek huzur kırıntısıydı.

Tam o sırada, Sisli Orman’ın bittiği yerdeki tepenin üzerinden bir karaltı belirdi.

VALTOR DRAVEN

Atım kaçmıştı, kılıcımı karın içinden geri almıştım ama adımlarım her geçen saniye ağırlaşıyordu. Omzumdaki kanama durmuştu ama dondurucu soğuk yarayı dondurarak beni hayatta tutuyordu. Tepenin üzerine ulaştığımda, uzakta Ashen’in o yıkık dökük ama mağrur silüetini gördüm.

Görüşüm bulanıyordu. Annemin sesi artık daha derinden, daha hüzünlü geliyordu: "Valtor... Dön oğlum..."

"Döndüm anne," diye mırıldandım. "Evime değil ama... gitmem gereken yere döndüm."

Sendeleyerek aşağı doğru yürümeye başladım. Kalenin kapısındaki meşaleler küçük birer yıldız gibi parlıyordu. Bilincimi kaybetmeden önce o kapıya ulaşmalıydım. Alisa’nın o soğuk bakışlarını, Tylor’un hırslı yüzünü ve Lena ile Edward’ın o tuhaf sessizliğini görmeliydim.

Draven’in lacivert pelerinini karların içinde bırakmıştım. Artık sadece ben vardım; yaralı, sürgün edilmiş ve öfkeli. Ama hayattaydım.

Ashen’in devasa kapıları önümde bir dev gibi yükselirken, kılıcımın ucunu yere yasladım. Son bir gayretle kapıya vurdum.

"Açın..." dedim fısıltıyla. "Draven’in gölgesi geldi."

Kale kapısının o ağır, gıcırtılı sesi geceyi yardığında nefesimi tuttum. Meşale ışıkları karlı zemine vurduğunda, orada, dizlerinin üzerinde kılıcına tutunan o silüeti gördüm. Valtor. Zırhı karla karışık kan içindeydi, lacivert pelerini yoktu ama o mağrur başı hala dikti.

"Valtor!" diye bağırdım. Kalbimdeki o devasa ağırlık bir anda yerini tarif edilemez bir hafifliğe bıraktı.

Tylor benden önce davrandı. Bir aslan gibi ileri fırlayıp Valtor’u yere yığılmadan omuzlarından yakaladı. "Geldi..." dedi Tylor, sesi hem bir şaşkınlık hem de büyük bir zafer sevinciyle titriyordu. "İnatçı herif, gerçekten geldi!"

Edward ve Lena hemen yanımızda bittiler. Edward’ın o yeşilimsi gözlerinde ilk kez saf bir rahatlama gördüm; kılıcını kınına sokup Valtor’un diğer koluna girdi. Lena ise her zamanki sertliğini bir kenara bırakmış, Valtor’un omzundaki derin yaraya bakarken yüzünü buruşturmuştu. "Çok kan kaybetmiş," dedi Lena, "Ama hala nefes alıyor. Bu adamı öldürmek Bianca’nın sandığı kadar kolay değil."

IRIS MOREN

Kalenin avlusunda, gölgelerin arasında kalbim ağzımda bekliyordum. Herkes o kadar gergindi ki, kimsenin beni fark etmediğini sanıyordum. Ama kapı açılıp da Valtor’un o yaralı halini görünce tutamadım kendimi; sevinçten gözlerim doldu.

Hemen içeri koşup mutfaktan temiz bezler ve Lena’nın hazırladığı o şifalı otlardan bir kap kaptım. Valtor’u içeri, şöminenin yanındaki büyük sedire taşırlarken yanlarına vardım.

"Buradayım!" dedim, sesim heyecandan incecik çıkmıştı. "Hemen halledeceğim, merak etmeyin."

Valtor sedire yatırıldığında, Alisa onun elini sıkıca tutuyordu. Tylor ise bir eliyle Valtor’un sağlam omzuna vurup gülüyordu. "Draven’in kurdu!" diyordu Tylor. "Bizi burada meraktan öldürecektin."

Valtor, bitkin gözlerini aralayıp hepimize tek tek baktı. Bakışları benim üzerimde durduğunda hafifçe gülümsedi. "İris..." dedi fısıltıyla. "Hala buradasın."

"Tabii ki buradayım!" dedim bezlerle omzuna bastırırken. "Siz gelmeden hiçbir yere gitmem." O an içim içime sığmıyordu. Valtor dönmüştü, ekibimiz yeniden bir aradaydı ve Ashen’in o soğuk duvarları arasında ilk kez gerçek bir aile gibi hissediyorduk.

VALTOR DRAVEN

Şöminenin sıcaklığı ve İris’in nazik elleriyle yarama pansuman yapması, Sisli Orman’ın o dondurucu hatırasını yavaş yavaş siliyordu. Omzumdaki bıçak yarası zonkluyordu ama etrafımdaki bu tablo, acıyı unutturacak kadar güçlüydü.

Tylor ve Alisa’nın birbirlerine bakışlarındaki o mutluluğu gördüğümde, yaptığım her şeye değdiğini anladım. Babamın pelerinini o tozlu ahırda bırakmıştım ama burada, bu yıkık dökük kalede kaybettiğimden daha fazlasını bulmuştum.

"Dinlenmen lazım," dedi Alisa, saçlarımı hafifçe okşayarak. "Seni bir daha böyle bir maceraya tek başına göndermeyeceğiz."

"Söz vermiyorum," dedim zoraki bir gülümsemeyle. "Ama bu gece... sadece uyumak istiyorum."

Edward ve Lena kapının eşiğinde yan yana durmuş bizi izliyorlardı. Edward’ın eli Lena’nın omuzundaydı; o yeşil gözlerdeki huzur, sanki tüm odayı sarmıştı. Ashen o gece kanla ama aynı zamanda büyük bir umutla yıkanmıştı.

ALISA ASHEN

Valtor uykuya daldığında, kaledeki o ağır sessizlik yerini huzurlu bir fısıltıya bıraktı. Tylor yanıma gelip kolunu belime doladı. "Başardık Alisa," dedi kulağıma doğru. "O döndü. Artık gerçekten bir şansımız var."

Başımı onun omzuna yasladım. Zifiri karanlık hala dışarıdaydı, Bianca hala ordularını topluyordu ama bu gece... Bu gece bizim zaferimizdi. İris’in neşeli mırıltıları, şöminenin çıtırtısı ve dostlarımın nefes alışları arasında, ilk kez gerçekten güvende olduğumuzu hissettim.

Bu, fırtınadan önceki son güzel rüyaydı.

Valtor’u İris’in şefkatli ellerine bırakıp odadan çıktığımızda, üzerimdeki o devasa korku yerini garip bir enerjiye bırakmıştı. Tylor, elimden tutup beni kaledeki kütüphanenin gizli balkonuna, yıldızların zifiri karanlıkta inci gibi parladığı o serin yere sürükledi.

"Sonunda," dedi Tylor, sırtını taş duvara yaslayıp derin bir nefes alarak. "Bir an Valtor’un yerine o gümüş maskeli heriflerden birinin geleceğini sanıp kılıcımı bilemeye başlamıştım."

"Sen zaten kılıcınla evlisin Tylor," dedim gülerek. Yanına gidip omzuna hafifçe vurdum. "Bazen kılıcına benden daha romantik baktığını düşünüyorum. Arada ona şiir falan da okuyor musun?"

Tylor kahkaha attı; o kadar içten bir sesti ki bu, sanki Ashen’in kasvetli duvarları bile bir anlığına ısındı. Elimi tutup beni kendine doğru çekti, burnunu burnuma sürterek şakacı bir tavırla mırıldandı: "Kılıcım en azından dırdır etmiyor Alisa. Ama senin o çenen... Bazen Bianca’nın ordusundan daha tehlikeli olabiliyor. Adamı lafla dövüyorsun."

"Çok kabasın!" diyerek göğsüne hafif bir yumruk attım ama beni bırakmadı. Kollarını belime doladı, gözlerimin içine o kadar derin baktı ki bir an nefesim kesildi.

"Şaka bir yana," dedi sesi aniden kadife gibi bir tona bürünerek. "Bu zifiri karanlığın içinde, senin varlığın olmasaydı ben çoktan o karanlık seslerin arasında kaybolurdum. Bazen düşünüyorum da, acaba ben mi seni buldum yoksa kader mi seni benim başıma bela etti?"

Gözlerimi devirdim ama gülümsememi engelleyemedim. "Aslında kader seni bana gönderirken 'Al bak bu çok konuşan, kendini beğenmiş ama yakışıklı bir bela' dedi, ben de 'hadi bir şans vereyim' dedim."

"Kendini beğenmiş mi?" diye bağırdı hayali bir dehşetle. Beni aniden havaya kaldırıp etrafında döndürmeye başladı. "Hemen geri al o kelimeleri! Yoksa seni kaledeki en yüksek kuleye hapsederim ve akşama kadar sana sadece bayat ekmek yediririm!"

"Tamam, tamam! Çok yakışıklısın, hatta bazen aynaya bakmaktan savaşmayı unutuyorsun!" diye bağırdı gülerek. Beni yere indirdiğinde ikimiz de nefes nefeseydik.

Tylor yüzümü ellerinin arasına aldı. Baş parmağıyla dudağımın kenarını okşadı. "Seninle böyle gülmeyi özlemişim. Savaş, taht, kan... Hepsi bir anlığına yok oldu sanki. Sadece sen varsın. Ve senin o uykuluyken saçlarının dağılmış hali... Onu dünyadaki hiçbir hazineye değişmem."

"Cilveli bir kral adayı mı görüyorum karşımda?" diye takıldım, kollarımı boynuna dolayarak. "Eğer böyle devam edersen, bu savaşı kazandığımızda seni çok şımartmak zorunda kalacağım."

"Bırak şımaralım," diye fısıldadı Tylor, alnını alnıma dayayarak. "Söz ver bana Alisa, ne olursa olsun, bu geceki bu kahkahayı unutmayacağız. Yarın kılıçlar yine çekilecek ama bu an sadece bizim."

"Söz veriyorum Arven’in asi prensi," dedim ve parmak uçlarımda yükselip yanağına uzun, sıcak bir öpücük kondurdum. "Ama hala biraz kendini beğenmişsin, unutma!"

Tylor beni tekrar gıdıklamaya çalışırken kütüphanenin içinde yankılanan kahkahalarımız, dışarıdaki savaşa karşı kazandığımız en büyük zaferdi. O gece, sadece iki aşık olarak, yarını düşünmeden birbirimizde kaybolduk.

Tylor’un kollarında, Ashen’in o soğuk taş balkonunda dünyadan kopmuş gibiydik. Rüzgar saçlarımı uçurduğunda, Tylor parmaklarını saçlarımın arasına geçirip yüzüme düşen telleri nazikçe kulağımın arkasına itti.

"Biliyor musun," dedi sesi hafifçe kısılarak, "Bazen sadece durup seni izliyorum. Bu kadar kaosun, bu kadar tozun ve kanın içinde nasıl bu kadar... berrak kalabildiğine şaşırıyorum. Sanki bu kale yıkılsa bile senin bir bakışın her şeyi yeniden inşa edebilir."

Gülümseyerek başımı göğsüne yasladım. Kalp atışlarını duymak, bana en güvenli limandan daha huzurlu geliyordu. "Pekala, bu gerçekten iyi bir iltifattı Arven’in Prensi. Ama unutma, o 'berrak' dediğin kadın daha dün kütüphanede tozdan hapşırırken yüzü kıpkırmızı olan kadındı."

Tylor alçak sesle güldü ve çenemi tutup başımı yukarı kaldırdı. "O halin bile o kadar komikti ki, inan bana bir an savaşı bırakıp sadece seni izlemek istedim. Hapşırırken burnunu kırıştırman... Bir ordunun kazanamayacağı savaşı o an kazandın Alisa. Kalbim teslim bayrağını çekti."

"Öyle mi?" diyerek kollarımı boynuna daha sıkı doladım. "Sen de o meşhur 'kraliyet ciddiyetinle' haritaya bakarken, aslında sadece akşam ne yiyeceğimizi düşündüğünü biliyorum. O kaşlarını çattığın anlardaki karizman... İtiraf etmeliyim ki, bazen Bianca’yı bile kıskandıracak kadar yakışıklı oluyorsun. O keskin çene hattınla falan... İnsan bakmaya doyamıyor."

Tylor’un gözleri parladı, şakacı bir gururla göğsünü kabarttı. "Demek keskin çene hattım ha? Bak sen... Ben de diyordum bu kız neden sürekli bana bakıp duruyor. Meşhur Tylor karizmasına kapıldığını biliyordum ama bu kadarını beklemiyordum."

"Hemen havalara girme!" diye güldüm ve burnuna hafifçe vurdum. "Sadece bazen diyorum. Diğer zamanlarda o kadar inatçısın ki, seni bu balkondan aşağı atasım geliyor."

"Atamazsın," dedi beni daha sıkı sararak, dudakları saçlarımın hemen üzerindeydi. "Çünkü aşağı düşerken seni de yanımda çekerim. Sensiz bir cennet bile benim için sıkıcı olur. Sen benim bu hayattaki tek gerçeğimsin Alisa. Senin o zeki esprilerin, bana kafa tutuşların... Dünyadaki tüm altınları önüme serseler, senin bir kez 'Tylor' deyişine değişmem."

İçimi ısıtan bu sözlerle parmak uçlarımda yükseldim. "Sen de benim gördüğüm en cesur, en sinir bozucu ama en vazgeçilmez adamsın. Eğer bu savaştan sonra hala böyle güzel sözler söylemeye devam edersen, Arven halkı kralını elinden aldığım için benden nefret edebilir."

"Bırak etsinler," dedi Tylor muzip bir gülüşle. Tam beni öpmek için eğilmişti ki, aniden durup kulağıma fısıldadı: "Ayrıca, o 'sinir bozucu' kısmını duymamış gibi yapıyorum. Ama karizmam hakkında söylediklerini not aldım, bunları her gün hatırlatacağım."

"Görürüz bakalım ukala Prens!" diyerek kendimi kollarından kurtarıp içeriye doğru kaçmaya başladım.

Tylor arkamdan, koridorda yankılanan neşeli bir kahkahayla seslendi: "Nereye kaçıyorsun Alisa? Kaderinden kaçamazsın!"

O gece, kütüphanenin loş koridorlarında birbirimizi kovalarken, dışarıda bekleyen zifiri karanlık ordular sanki başka bir evrendeymiş gibi uzaktı. Sadece biz vardık; bir de kalede yankılanan o eşsiz, saf mutluluğun sesi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.