VALTOR DRAVEN
Draven Sarayı’nın koridorları, gece yarısı olduğunda yaşayan bir canavara dönüşüyordu. Her gölge, abimin katiliymiş gibi üzerime süzülüyordu. Elimdeki mektup zırhımın altında, göğsümü yakıyordu. "Suikastçı zaten bizimle yemek yiyor."
Gece yarısı, abimin çalışma odasına girdim. Her şey bıraktığı gibi duruyordu; yarım kalmış haritalar, mühürlenmemiş mektuplar... O sırada kapı eşiğinde bir karaltı belirdi. Elim kılıcıma gitti ama gelen abimin en yakın dostu ve saray muhafızlarının başı olan Sir Alaric’ti.
"Valtor, hala ayaktasın," dedi Alaric, sesi yorgun ama her zamanki gibi sadıktı. Elindeki eski bir haritayı masaya bıraktı. "Abinin neden bu kadar endişeli olduğunu anlamaya çalışıyorum. Arven sınırındaki gizli geçitleri işaretlemiş."
Ona saldırmadım. Şüphe bir zehirdi ve eğer yanlış kişiyi vurursam Draven’i gerçekten kaybederdim. "Sana güveniyorum Alaric," dedim, elimi omzuna koyarak. Bu bir güven testiydi. "Ama bu sarayda duvarların bile kulağı var. Haritayı sakla ve sadece benim emirlerimi bekle."
Alaric başıyla onaylayıp çıktığında derin bir nefes aldım. Acele etmeyecektim. Önce ailemle vakit geçirmeli, yılanın delikten çıkması için o huzurlu ortamı yaratmalıydım.
Akşam yemeğinde atmosfer her zamankinden daha sakindi. Babam Raelion ve annem Elowen ile uzun uzun krallığın durumundan konuştuk. Sofrada babamın hemen sağında oturuyordum; artık sadece bir evlat değil, birinci varistim.
Yemekten sonra küçük kardeşim Theron’un odasına uğradım. Onu yatağına yatırırken, abimin ona hediye ettiği tahta kılıcı hala sımsıkı tuttuğunu gördüm.
"Ağabey," dedi Theron uykulu bir sesle. "Abim gittiğinde Draven çok soğudu. Sen de gidersen her yer buz tutar mı?"
Yanına oturdum, saçlarını okşadım. "Ben buradayım Theron. Draven’in her bir taşını ısıtana kadar, o yılanı delinden çıkarana kadar hiçbir yere gitmiyorum."
Onu uyuttuktan sonra odama geçtim. Alisa’nın bana verdiği o küçük hatıra parçasını elime aldım. O an orada, Ashen’de ne yaptıklarını hayal ettim. Alisa’nın sesine, o zifiri karanlıkta bana yol gösteren gözlerine her şeyden çok ihtiyacım vardı. Ama önce buradaki karanlığı temizlemeliydim.
ALISA ASHEN
Ashen Kalesi'nin bahçesinde, zifiri karanlığın ortasında sadece bir şömine ateşi yanıyordu. Tylor, kılıcını bilemeyi bırakmış, boşluğa bakıyordu. Alex’in fısıldadığı o "krallık ve görev" hırsı onu bir gölge gibi sarmıştı.
Yanına gittim. Titreyen elinin üzerine elimi koydum. "Dur artık Tylor. Kendini parçalıyorsun."
Tylor önce elini çekmek istedi ama sonra durdu. Gözlerindeki o sert hırs, yerini büyük bir yorgunluğa bıraktı. "Vakit kaybediyoruz Alisa. Valtor kendi krallığında taht oyunları oynuyor, biz burada çürüyoruz."
"Valtor tahtın değil, ailesinin ve evinin derdinde," dedim yumuşak bir sesle. Onu yavaşça ayağa kaldırdım ve başını dizime yaslamasını sağladım. "Ve biz de çürümüyoruz, bekliyoruz. Eğer şimdi öfkeyle gidersen, Bianca seni daha sınırda yok eder. Halkına bir ölü değil, bir kral lazım."
Tylor’un omuzları düştü. Bir anlığına Alex’in sesini değil, benim kalp atışımı dinledi. "Çok ağır Alisa... Bu kan, bu sorumluluk çok ağır."
"Biliyorum," diye fısıldadım. "Ama yalnız değilsin. Bak, Lena ve Elara içerde bize sıcak bir şeyler hazırlıyor. Bu gece sadece biz olalım. Savaş yok, krallık yok, Arven yok. Sadece biz."
O gece, Draven’in karlı surları ile Ashen’in yanık külleri arasında sessiz bir bağ kuruldu. Ne Draven’de bir kılıç çekildi ne de Ashen’de bir ordu yola çıktı. Fırtınadan önceki o son huzurlu gecede, hepimiz sadece "insan" olduğumuzu hatırladık.
VALTOR DRAVEN
Sarayın mahzenlerinden gelen o rutubetli koku, zihnimdeki şüpheyle birleşince dayanılmaz bir hal alıyordu. Gece yarısı, elimde abimin Theron aracılığıyla gönderdiği o vasiyetle, saray kütüphanesinin gizli bölmesinde beklemeye başladım.
Ve nihayet, yılan deliğinden çıktı.
Karanlığın içinden süzülen kişi, babamın en sadık danışmanı ve abimin çocukluk eğitmeni olan Lord Silas’tı. Elinde mor bir sıvı tutuyordu; abimin pelerindeki o lekeyle aynı renk. Suikastın kanıtı tam karşımdaydı.
"Silas," dedim, gölgelerin içinden çıkarak. Sesim ölümün kendisi kadar soğuktu.
Silas irkilerek geriledi, elindeki şişe yere düşüp parçalandı. "Valtor! Ben... ben sadece kütüphaneyi topluyordum."
"Yalan söyleme!" diye kükredim ve bir hamlede boğazına yapıştım. "Abimi o zehirli okla sen vurdun. Draven’in kalbine bu hançeri sen sapladın. Bianca mı emir verdi?"
Silas, nefesi kesilirken acı bir gülümsemeyle fısıldadı: "Bianca sadece yolu açtı Valtor... Draven’in zayıf bir krala ihtiyacı vardı, senin gibi bir savaşçıya değil. Abin çok asildi, ölmesi gerekiyordu."
Öfkem bir sel gibi boşaldı. Kılıcımı çekmedim; abimin intikamını kendi ellerimle almalıydım. Silas’ın gözlerindeki ışık sönene kadar durmadım. Hainin kellesini, Draven’in adaleti olarak bizzat aldım ve sabaha karşı sarayın avlusundaki o kararmış mermerlerin üzerine bıraktım. Artık evim temizdi.
Haini temizledikten sonraki birkaç gün, krallığın yaralarını sarmakla geçti. Babam Raelion ile strateji odasında saatler harcadık. Sınır boylarındaki savunma hatlarını yeniden kurdum, abimin yarım bıraktığı ticaret antlaşmalarını mühürledim. Birinci varis olarak, Draven’in karlı surlarını eskisinden daha güçlü hale getirdim.
Annem Elowen ve kardeşlerim Theron, Caelum ve Lyra ile son bir akşam yemeği yedik. Theron’a abimin kılıç kınını hediye ettim. "Bunu sakla küçük aslan," dedim. "Ben dönene kadar Draven sana emanet."
Gece yarısı, pelerinimi kuşanıp gizlice ahırlara süzüldüm. Alisa ve Tylor’un bana ihtiyacı vardı; Bianca’nın gölgesi Arven’e düşerken burada daha fazla kalamazdım. Tam atımın yularını tutmuştum ki, arkamda bir meşale parladı.
BABA İLE OĞULUN ÇARPIŞMASI
"Nereye gittiğini sanıyorsun Valtor?"
Babam Raelion, elinde kılıcıyla tam karşımda dikiliyordu. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar sert bir öfke vardı.
"Gitmek zorundayım baba. Arven sınırında dostlarım ölüyor!"
"Dostların mı?" diye bağırdı Raelion, bir adım atarak. "Sen Draven’in veliahtısın! Abin mezarında soğumadan, krallığını bir yazar ve bir kaçak için terk mi edeceksin? Sen bir kral mısın yoksa bir sığıntı mı?"
"Ben hem bir kralım hem de sözünü tutan bir adamım!" diye karşılık verdim.
Babam kılıcını çekti ve üzerime atıldı. Silahların birbirine çarpma sesi geceyi böldü. "Seni burada zorla tutarım gerekirse!" diyerek savurdu kılıcını. Kılıcım kılıcına çarptığında ellerimin titrediğini hissettim. Bu bir düello değil, bir kırılma anıydı.
"Halkın sana muhtaçken kaçamazsın!" diye kükredi babam, beni duvara doğru iterken. "Gerçek bir varis halkını seçer!"
"Gerçek bir varis, adaletin peşinden gider baba!" diyerek onu geri ittim. "Draven’i temizledim, hainin kellesini önüne koydum! Şimdi izin ver, dünyayı temizleyeyim!"
Babam durdu, nefes nefese kalmıştı. Kılıcını yavaşça indirdi. Gözlerinde hem büyük bir gurur hem de derin bir hüzün vardı. "Eğer gidersen... Bir daha döndüğünde burayı aynı bulamayabilirsin Valtor."
"Biliyorum," dedim atıma binerek. "Ama gitmezsem, dönecek bir yerim kalmayacak."
ALISA ASHEN
Ashen’de gece, her zamankinden daha durgundu. Valtor’un yolunu gözlerken, kalenin içinde başka bir hikâyenin filizlendiğini fark ettim. Lena ve Edward, kütüphanenin loş ışığında, eski haritaların üzerinde fısıldaşıyorlardı.
Edward’ın o asil ama mesafeli duruşu, Lena’nın yanında eriyip gidiyordu. Lena ise her zamanki sertliğinin aksine, Edward’ın anlattığı eski efsaneleri dinlerken hafifçe gülümsüyordu.
"Daha önce hiç böyle bir yıldız görmemiştim," dedi Lena, pencereden gökyüzüne bakarak.
Edward ona yaklaştı, aralarındaki mesafe sadece birkaç santimdi. "Çünkü daha önce hiç bu kadar karanlık bir yerden bakmamıştın Lena. Bazen ışığı görmek için en zifiri karanlığa ihtiyaç duyarsın."
LENA VEYL
Edward’ın sesi, kılıçların çarpışma sesinden daha etkileyiciydi. Normalde kimsenin bu kadar yakınıma girmesine izin vermezdim ama onun yanında, kendimi korumam gereken bir düşman gibi hissetmiyordum. Elimi masanın üzerindeki haritaya koyduğumda, Edward’ın eli elimin üzerine kapandı.
Sıcaktı. Beklediğimden çok daha sıcak.
"Biliyor musun Edward," dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Biz hep savaşmak için yetiştirildik. Aşk, bizim gibiler için bir zayıflıktı."
Edward elimi yavaşça kaldırdı ve parmak uçlarımı öptü. "Belki de artık sadece savaşmak için yaşamamalıyız Lena. Bu karanlık bittiğinde... Yanımda kimin durmasını istediğimi biliyorum."
Kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. Ona sarılmak, o güvenli limana sığınmak istiyordum ama sadece gözlerinin içine bakmakla yetindim. Henüz sevgili değildik belki ama aramızdaki o görünmez bağ, artık bir gümüş zincir kadar sağlamdı. Biz, bu zifiri karanlıkta birbirimizin sığınağı olmaya başlamıştık.
Ashen Kalesi'nin kütüphanesindeki mum, bitmek üzere olan bir umut gibi titreyerek sönmeye yüz tutmuştu. Edward ile aramızdaki o birkaç santimlik mesafe, sanki bir uçurum kadar derin ama bir nefes kadar yakındı. Ben hayatım boyunca duygularımı bir kılıç kınına saklamayı, kalbimi demir bir zırhla kaplamayı öğrenmiştim. Ama Edward... O, bu zırhı her dokunuşuyla, her bakışıyla söküp atıyordu.
Edward elini yavaşça uzatıp haritanın üzerindeki parmaklarımın üstüne koyduğunda, içimdeki o buz kütlesinin ilk kez çatladığını duydum.
"Ellerin çok soğuk, Lena," dedi, sesi ruhumun en ücra köşelerine kadar ulaşıyordu. "Bunca zaman sadece kılıç tuttuğun için mi, yoksa kimsenin onları ısıtmasına izin vermediğin için mi böyle buz gibiler?"
Bakışlarımı kaçırmak istedim ama o yeşilimsi gözler beni kendine hapsetmişti. Edward’ın gözleri, fırtınadan hemen önceki ormanların rengi gibiydi; derin, biraz gizemli ve insana huzur veren bir yeşil. O gözlerde bir savaşçının hırsını değil, bir yorgunun sığınacak liman arayışını gördüm.
"Bizim gibi insanlar için sıcaklık bir zayıflıktır Edward," diye fısıldadım, sesim kütüphanenin sessizliğinde yankılandı. "Ben yıllarca bu savaşların içinde, kimseye güvenmeden, sadece hayatta kalmak için yaşadım. Ruhumun bu kadar sertleştiğini düşünürken, senin bana böyle bakman... Bu bana çok yabancı."
Edward masanın üzerinden bana doğru eğildi. Nefesi tenimi bir ateş gibi yakıyordu. Gözlerindeki o yeşil hareler, mum ışığında sanki canlanmış gibi parlıyordu. "Geçmişin seni nasıl biri yaptığını umursamıyorum Lena. Ben şu an karşımda duran kadını görüyorum." Eli yavaşça yanağıma çıktı, parmak uçları elmacık kemiğimi tüy gibi okşadı. "Bana bak Lena. Benim için... Sen bu zifiri karanlıktaki tek sığınaksın."
Gözlerimi kapattım. Yıllardır içimde biriktirdiğim o savunma mekanizması, Edward’ın tek bir dokunuşuyla yerle bir olmuştu. Başımı hafifçe eline yasladım. Sevgili olmaya, birbirimize tamamen ait olmaya o kadar yakındık ki... Kalbimin göğüs kafesimi zorlayan atışı sessizliği bozuyordu. "Eğer Valtor dönerse..." dedim güçlükle, "Her şey yeniden başlayacak. Savaş kapımızda."
"Bırak dünya yansın," dedi Edward, alnını alnıma dayayarak. O yeşil bakışlarını bir saniye bile üzerimden çekmiyordu. "Biz burada, bu saniyede kalalım. Yarın ne getirirse getirsin, bu gece sadece sen ve ben varız."
O an, ilk kez kılıcımı ve kalkanımı değil, yaşama ihtimalimizi düşündüm. Parmaklarımı onun parmaklarının arasına geçirdim. Artık sadece iki müttefik değil, birbirinin yaralarını saran iki ruhduk. Edward’ın yeşil gözlerinde kendimi kaybetmişken, dışarıdaki zifiri karanlık bile umurumda değildi.
VALTOR DRAVEN
Ashen’deki o sessiz ve kırılgan huzurun aksine, Draven’in ahırında gerçek bir fırtına kopuyordu. Babam Raelion’un kılıcı, kalkanımı öyle bir güçle dövüyordu ki kollarım uyuşmuştu. Ama asıl uyuşan kalbimdi.
"Sana bir şans verdim!" diye kükredi babam. Yüzü, meşale ışığında bir öfke maskesine dönmüştü. "Tahtını seç dedim, görevini seç! Sen ise onların peşine takılıp gitmeyi seçiyorsun!"
"Onlar bana, senin yıllardır veremediğin şeyi verdi: Bir amaç!" Kılıcımı savurup onu büyük bir güçle geri ittim. "Senin amacın sadece bu soğuk taşların arasında yaşlanmak. Ama dünya dışarıda yanıyor baba, görmüyor musun?"
Babam bir aslan gibi kükreyerek üzerime atıldı. Bu seferki vuruşu o kadar sertti ki dengemi kaybettim, samanların üzerine sertçe savruldum. Kılıcının ucunu boğazıma dayadı. Gözlerinden yaş geliyordu ama inadı her şeyin üstündeydi.
"Eğer o kapıdan çıkarsan Valtor," dedi sesi titreyerek, "Draven’in kapıları sana bir daha açılmayacak. Seni evlatlıktan reddederim. Abinin mezarına yemin ederim ki, geri döndüğünde karşında bir baba değil, bir düşman bulursun!"
"Zaten öyle değil miyiz?" dedim, boğazımdaki kılıca aldırmadan ayağa kalkarak. "Abim öldüğünden beri bana sadece bir 'yedek parça' gibi baktın. Haini buldum, kellesini önüne koydum. Görevimi yaptım. Şimdi bir insan olarak gitmeme izin ver."
Babam kılıcını yavaşça indirdi ama bakışları kılıcından daha keskindi. "Git o zaman," dedi soğuk bir nefretle. "Git ve o yabancı topraklarda can ver. Ama sakın unutma; Draven’in o asil lacivert pelerini artık senin omuzlarına layık değil."
Pelerinimi çözüp babamın ayaklarının dibine, tozlu samanların içine bıraktım. "Pelerin sizin olsun kralım," dedim buz gibi bir sesle. "Benim üzerimde dostlarımın ve Alisa'nın inancı var. O bana yeter."
Atımı mahmuzlayıp Draven’in devasa kapılarından dışarı fırlarken, arkamda bıraktığım sadece bir krallık değil, tüm geçmişimdi. Kar fırtınası yüzümü kamçılarken sadece tek bir şeyi düşünüyordum: Alisa, geliyorum. Ne olursa olsun yanına geliyorum.