Gümüş Boğaz’daki o gergin sessizlik henüz dağılmamıştı. Tylor ile aramızdaki o kırılgan anın sıcaklığı hala tenimdeydi ama gökyüzünde beliren lacivert kanatlı bir kuzgun, tüm huzuru bir bıçak gibi kesti. Kuzgun, sıradan bir kuşun yapmayacağı bir asaletle süzülerek doğrudan Valtor’un zırhlı omzuna kondu.
Valtor’un yüzü, kuşun ayağındaki gümüş tüpü gördüğü an kaskatı kesildi. O gümüş tüpün üzerindeki mühür... Draven Krallığı’nın o meşhur lâcivert balmumuydu.
"Valtor? Bu da ne?" diye sordum, içimi kaplayan tarif edilemez bir ürpertiyle.
Valtor mektubu açarken parmaklarının hafifçe titrediğini ilk kez gördüm. Kağıdı okudukça, o sarsılmaz Prens’in yüzündeki tüm renklerin çekildiğini, yerini zifiri bir acıya bıraktığını izledim. Gözleri dolmadı ama bakışları öyle bir derinliğe gömüldü ki, sanki ruhu o an binlerce fersah öteye, Draven’in karlı surlarına uçup gitmişti.
"Abim..." dedi Valtor. Sesi, kışın donmuş bir gölün çatlaması gibi duyuldu. "Draven topraklarında... Kalbinden vurularak öldürülmüş."
Lena bir adım geri çekildi, Elara’nın eli ağzına gitti. Bu, Bianca’nın bir oyunu değildi. Bu, Draven’in kalbinden gelen, hanedanı kökünden sarsan bir suikasttı. Valtor artık sadece sürgündeki bir prens değildi; abisinin ölümüyle o artık Draven’in birinci varisi olmuştu.
"Annen Elowen ve baban Raelion..." dedim, sesim titreyerek mektuba uzandım. "Seni çağırıyorlar Valtor. Draven’in sana, yani asıl varisine ihtiyacı var."
Valtor mektubu avucunda sıktı, mühür parçalanıp küllerin arasına düştü. Bir an bize, özellikle de bana baktı. O bakışta hem büyük bir sadakat hem de kaçınılmaz bir veda vardı.
"Gitmek zorundayım," dedi Valtor, sesi artık bir hükümdar otoritesiyle yankılanıyordu. "Ama bu bir son değil. Draven’in kılıcı artık benim elimde ve o kılıç, sadece abimin katilleri için değil, sizin yanınızda Bianca’ya karşı da parlayacak."
VALTOR DRAVEN
Atımı Draven’in karlı dağlarına doğru sürerken rüzgar yüzümü kamçılıyordu ama kalbimdeki o sızı çok daha keskindi. Günler süren amansız bir yolculuğun sonunda, çocukluğumun geçtiği o görkemli ama şimdi yasla kararmış surlar göründü.
Sarayın kapıları önümde açıldığında, her zaman bir dev gibi gördüğüm babam Raelion’u taht salonunun ortasında gördüm. Omuzları çökmüş, gözlerindeki o mağrur ışık sönmüştü. Abimin ölümü onu bir gecede yaşlandırmıştı.
Annem Elowen, beni gördüğü an hıçkırıklara boğularak kollarıma atıldı. Yüzümü ellerinin arasına alıp, "Oğlum... Seni bu kanlı taç için geri çağırmak istemezdim," dedi yaşlı gözlerle. "Ama artık birinci sensin Valtor. Draven’in tek umudu sensin."
"Henüz o tahta oturmayacağım anne," dedim, babamın gözlerinin içine bakarak. "Sen ve babam hayattayken kral odur. Ama artık bir kaçak gibi saklanmayacağım. Ben Draven’in birinci prensiyim. Abimin kanını yerde bırakmayacağım ve bu krallığı her türlü karanlığa karşı ben savunacağım."
Babam Raelion ağır adımlarla yaklaşıp elini omuzuma koydu. "Hoş geldin, Draven’in varisi," dedi. "Kılıcını çek Valtor, çünkü artık sadece kendini değil, koca bir halkı koruyacaksın."
Kılıcımı kuşanıp kapıya yöneldiğim an, babam Raelion’un sesi salonun buz gibi duvarlarında bir balyoz gibi patladı.
"Nereye gidiyorsun Valtor?"
Duraksadım. Arkama dönmeden, "Arkadaşlarımın yanına," dedim. "Onları o zifiri karanlığın ortasında, Bianca’nın insafına bırakamam."
Babamın ağır adımları arkamdan yaklaştı. Eli omuzuma indiğinde, bu seferki bir babanın şefkati değil, bir kralın sert uyarısıydı. Beni kendine doğru sertçe çevirdi. "Sen artık bir paralı asker değilsin! Sen Draven’in birinci varisisin! Abin henüz toprağa bile verilmedi, kanı hala sıcak. Sen ise bir yazarın ve kaçak bir prensesin peşinden gitmeyi mi düşünüyorsun?"
"Onlar benim ailem oldu baba!" diye gürledim.
"Draven senin tek ailendir!" diye karşılık verdi Raelion, gözlerinden ateş fışkırarak. "Halkın korku içinde. Surlardaki askerler yeni prenslerinin ne yapacağını görmek için gözünün içine bakıyor. Eğer şimdi gidersen, Draven’i sahipsiz bırakırsın. Abinin katilini bulmadan, sınırlarını mühürlemeden bir adım bile atamazsın. Otur ve yasını tut Valtor. Krallığına hizmet etmeyi öğrenmeden, dünyayı kurtarmaya kalkma!"
Annem Elowen araya girdi, elleriyle yüzümü kavradı. "Baban haklı oğlum. Birkaç hafta... Sadece birkaç hafta burada kalmalısın. Abinin cenazesinde tahtın yanında durmalısın. Halkın senin kaçmadığını, onların başında olduğunu görmeli."
Yumruklarımı sıktım. Kalbim Alisa’nın yanındaydı, Bianca’nın fısıltılarını hala kulaklarımda duyabiliyordum ama babamın haklılığı bir tokat gibi yüzüme çarpmıştı. Birinci varis olmak, özgürlüğünü feda etmek demekti.
Geri çekildim. "Pekala," dedim, sesimdeki öfkeyi bastırarak. "Kalacağım. Abimin katilini bulana kadar Draven’den bir adım bile atmayacağım. Ama babam... Bu sessizlik Bianca’nın işine gelirse, sorumlusu sen olursun."
Sonraki iki hafta zifiri bir karanlık gibi geçti. Draven’in karlı sokaklarında abimin cenaze töreni yapıldı. Ben, lacivert pelerinimle babamın sağında, 1. varis olarak yürüdüm. Halkın bakışlarındaki o umudu ve korkuyu gördüm.
Gündüzleri taht odasında babamla birlikte strateji kuruyor, geceleri ise abimin odasında, onun kalbine saplanan o hain okun izini sürüyordum. Alisa’ya bir mektup yazdım ama göndermedim. Ona "Burada hapsoldum" diyemezdim.
Bir gece, babam Raelion çalışma odama girdi. Elinde eski, tozlu bir parşömen vardı. "Abini vuran oku inceledik Valtor," dedi sesi kısık bir şekilde. "Bu ok ne Bianca’nın gümüşünden ne de sıradan bir suikastçının elinden çıkma. Bu ok, çok daha eski bir düşmana, belki de Vespera’nın geçmişinden birine ait."
Yerimden fırladım. Artık sadece yas tutmuyordum; artık av başlıyordu.
Abimin cansız bedenini taşıyan mermer lahdin başında dururken, yüzümdeki ifade taştan daha sertti. Babamın sağında, Draven’in birinci varisi olarak dikiliyordum. Halkın binlerce gözü üzerimdeydi; kimisi bende abimin zekasını, kimisi ise babamın otoritesini arıyordu. Ama ben sadece içimdeki o sessiz öfkeyi ve omuzlarıma binen bu yeni, buz gibi sorumluluğu hissediyordum.
Tören bittiğinde, sarayın loş koridorlarında annem Elowen’in yanına gittim. Pencerenin önünde, karlı bahçeyi izliyordu. Yanına vardığımda yavaşça bana döndü; gözlerindeki yaşlar kurumuştu ama bakışları hala kırılmış bir cam parçası kadar keskindi.
"Onu toprağa verdik Valtor," dedi annem fısıltıyla. "Draven’in geleceğini, en büyük umudumu kara gömdüm."
"Ben buradayım anne," dedim, ellerini tutup kendi göğsüme yaslayarak. "Abimin yarım kalan neyi varsa ben tamamlayacağım. Draven düşmeyecek."
Annem yüzümü okşadı. "Sen her zaman farklıydın. Abin tahtı severdi, sen ise özgürlüğü. Ama artık özgürlük senin için bir lüks. Bak bana..." Gözlerimin içine baktı. "Kardeşlerin... Onlar henüz çok küçük ve korkuyorlar. Onlara sadece bir ağabey değil, bir kale olmalısın."
Annemin yanından ayrılıp alt kattaki çalışma odasına yöneldim. Kapıyı açtığımda üç kardeşim; Caelum, Lyra ve küçük Theron'u bir köşeye büzülmüş halde buldum. Abimin ölümü onları mahvetmişti. Beni gördüklerinde hepsi bir anda ayağa fırladı.
On iki yaşındaki Caelum, abime en çok benzeyenimizdi. Gözlerinde büyük bir hırs ve korku vardı. "Gidecek misin Valtor?" diye sordu sesi titreyerek. "Babam gitmene izin vermeyecek dedi ama sen hep gidersin."
Yere, onların hizasına çöktüm. Elias’ı, en küçüğümüzü kucağıma aldım. "Gitmiyorum," dedim kararlılıkla. "Artık hiçbir yere gitmiyorum. Draven’in başına geçen o gölgeyi dağıtana kadar, abimi bizden alanı bulana kadar buradayım."
Lyra, abimin kılıç talimlerini izlemeyi seven o neşeli kız, şimdi kapkara elbiseler içinde bir hayalet gibiydi. "Abimi koruyamadık Valtor," dedi hıçkırarak. "Sıra bize mi gelecek?"
Onu kendime çekip sıkıca sarıldım. "Ben hayattayken kimse bu kapıdan içeri adımını bile atamaz Lyra. Ben Draven’in kılıcıyım. Artık korkmak yok, anladınız mı? Ben buradayım."
Kardeşlerimi uyuttuktan sonra odama geçtim. Alisa’nın bana verdiği o küçük hatıra parçasına baktım. Birkaç hafta... Sadece birkaç hafta burada kalıp sistemi kurmam, abimin katilini bulmam ve kardeşlerime güven vermem gerekiyordu.
Babam Raelion haklıydı; kaçmak bir prensin işi değildi. Bir prens, gerekirse kendi kalbindeki ateşi söndürür ama krallığının meşalesini asla söndürtmezdi.
"Bekle Alisa," diye mırıldandım zifiri karanlığa bakarak. "Draven’in tüm gücüyle, daha önce hiç görmediğin kadar kararlı bir adam olarak döneceğim."
Küçük kardeşem Theron, elindeki buruşmuş kağıdı bana uzatırken gözlerindeki o saf korku içimi parçaladı. Onu hafifçe omzundan tutup kendime çektim. "Bunu benden başka kimseye söyledin mi Theron?"
Başını hızla iki yana salladı. "Hayır ağabey. Abim ölmeden önce, 'Sadece Valtor'a güvenebilirsin, bu sarayda duvarların bile kulakları var' demişti."
Theron’un saçlarını karıştırdım ve onu odasına gönderdim. Elimdeki kağıda tekrar baktım. "Suikastçı dışarıdan gelmedi, o zaten bizimle yemek yiyor." Abimin bu uyarısı, sarayın içindeki her yüze şüpheyle bakmama neden oluyordu. Hizmetkarlar, komutanlar, hatta konsey üyeleri... Herkes bir şüpheliydi.
Gece yarısı, annem Elowen'i kütüphanede, abimin eski defterlerini karıştırırken buldum. Gözleri yorgun ama zihni her zamanki gibi keskindi. Yanına oturduğumda bana uzun uzun baktı.
"Sana bir şey verdi, değil mi?" diye sordu annem sessizce. "Theron’un sakladığı o kağıdı kastediyorum."
Şaşırmıştım ama annemden bir şey kaçmayacağını bilmeliydim. Hafifçe başımı salladım. "Abim bir hainden bahsediyor anne. Sarayın içinden birinden."
Annem elimi tuttu, elleri buz gibiydi. "Baban Raelion bunu bilmemeli Valtor. O, sadakate her şeyden çok değer verir. Eğer en yakınındakilerin ona ihanet ettiğini öğrenirse, Draven’i kendi elleriyle yakar. Bu haini sen bulmalısın. Bir prens gibi değil, bir avcı gibi."
"Bulacağım anne," dedim kararlılıkla. "Draven toprakları abimin kanıyla sulandı, o kan kurumadan bu hesabı kapatacağım. Ama sonra... Alisa ve diğerlerinin yanına dönmem gerekecek. Onlar da büyük bir tehlikede."
Çalışma odama geçtiğimde diğer kardeşlerim Caelum ve Lyra’yı kapıda beni beklerken buldum. Theron da yanlarındaydı. Üçü de artık kaçacak bir yer olmadığını anlamış gibi bakıyorlardı.
"Biz de yardım etmek istiyoruz," dedi Caelum, elini belindeki küçük hançere götürerek. "Abimizin intikamını sadece sen alamazsın. Biz de Draven kanı taşıyoruz."
Onlara baktım. Onlar henüz çocuktu ama bu krallık onları erkenden büyütmüştü. "Sizden tek bir şey istiyorum," dedim, üçünü de karşıma alarak. "Birbirinizi koruyun. Annemden ve Theron’un bana verdiği bu sırdan başka kimseye güvenmeyin. Ben sarayın gölgelerini temizlerken, siz Draven’in aydınlık yüzü olacaksınız."
Theron, tahta kılıcını sıkıca kavradı. "Söz veriyoruz ağabey. Draven düşmeyecek."
ALISA ASHEN
Valtor’un yokluğu, Ashen’in o zifiri karanlığında bir boşluk gibi büyüyordu. Tylor artık benimle neredeyse hiç konuşmuyordu. Alex’in "Gerçek bir varis krallığını korumalı" sözleri, Tylor’un kalbinde sevgiye yer bırakmayan bir hırsa dönüşmüştü.
Lena bir sabah yanıma gelip, "Tylor gizlice silahlanıyor Alisa," dedi. "Arven’e gitmek için bir ordu toplama peşinde. Valtor burada olsaydı onu durdurabilirdi ama şimdi kontrolü kaybediyoruz."
Pencereden dışarı, Draven yönüne baktım. Neredesin Valtor? diye geçirdim içimden. Biz burada birbirimizi yok etmeden önce, o lacivert pelerininle çık gel artık.