İçeriğe geç

Kül Taht

Bölüm 39 · 10 dk okuma

Kül Taht

Bölüm 39

Zifiri Çaresizlik

Atların nalları, Arven’in yeşil topraklarını çoktan geride bırakmıştı. Artık bastığımız yer toprak değil, bin yıllık bir yıkımın kalıntısı olan soğuk küldü. Gökyüzü o kadar karanlıktı ki, sanki biri güneşin üzerine simsiyah bir örtü sermişti. Ashen Krallığı’na, yani küllerin ve gölgelerin diyarına girmiştik.

Tylor, kollarındaki Elara’ya daha sıkı sarıldı. Elara’nın solgun yüzü, bu zifiri karanlıkta neredeyse parlıyordu. Ama bu sağlıklı bir parıltı değildi; Bianca’nın o lanetli gümüşü, Elara’nın damarlarında bir zehir gibi geziniyordu.

"Daha ne kadar gideceğiz?" diye fısıldadım. Sesim, bu uçsuz bucaksız sessizlikte yankılanıp kayboluyordu.

Vespera, atını en önde sürüyor, pelerini rüzgarda siyah bir bayrak gibi dalgalanıyordu. Ona güvenmiyordum. Hiçbirimiz güvenmiyorduk. Ama Elara’nın hayatı onun ellerindeydi ve bu bizi birbirimize zincirleyen en acı bağdı. Vespera arkasına bile bakmadan konuştu:

"Az kaldı yazar kız. Gölgelerin sizi saklayabileceği tek yere, benim kaleme varınca Bianca bile içeri sızmakta zorlanacak."

Hemen arkamızda Iris ve Valtor vardı. Onların varlığı, bu ürkütücü yolculukta tutunduğum tek daldı. Iris, her zamanki o canlılığını kaybetmiş gibiydi; etrafımızdaki bu ölü doğa onu derinden sarsıyordu. Yine de elini omzuma koydu, parmaklarının sıcaklığı bana hâlâ hayatta olduğumuzu hatırlattı.

"Korkma Alisa," dedi Iris, sesi rüzgarın uğultusu arasından güçlükle seçiliyordu. "Bu küllerin altında bile hayatın bir izi vardır. Onu bulacağız."

Valtor ise kılıcını kınından çıkarmış, tetikte bekliyordu. O devasa cüssesiyle bir dağ gibi arkamızda duruyordu. Bianca’nın o gümüş gözlü celladına karşı bizi koruyacak olan tek gerçek güç oydu. Gözleri sürekli sisli ufku tarıyordu. Bianca’nın bizi izlediğini, gümüşün fısıltısının ensemizde olduğunu hepimiz biliyorduk.

Tam o sırada, uzaklardan, bıçak gibi keskin bir ses duyuldu. Bu bir hayvan çığlığı değildi. Bu, metalin metale sürtünmesi gibi kulak tırmalayıcı, soğuk bir sesti. Bianca’nın takibi bitmemişti.

"Durmayın!" diye bağırdı Edward. Alex ile birlikte atlarını grubun arkasına sürdüler. "Gümüşün kokusunu alıyorum. Bianca’nın o makinesi yaklaşıyor!"

Vespera atını şaha kaldırdı. "Burası benim topraklarım!" diye gürledi. "Burada gümüş paslanır, burada sadece gölge hüküm sürer!"

Ellerini havaya kaldırdığında, yerdeki küller bir hortum gibi yükselmeye başladı. Zifiri karanlık daha da koyulaştı. Gölgeler, Bianca’nın yolunu kesmek için birer duvar gibi yükselirken biz de hızla o siyah kuleye, Gölge Kalesi'ne doğru atlarımızı sürdük.

Kalenin kapılarına vardığımızda, devasa taş blokların gıcırtısıyla sarsıldık. İçerisi dışarıdan daha soğuktu ama en azından Bianca’nın o gümüş parıltısı burada sönüktü. Elara’yı hemen bir odaya taşıdık.

Vespera bana döndü. Bakışları hâlâ o itici kibirle doluydu. "Şimdi Alisa... O çok güvendiğin kalemini hazırla. Çünkü Bianca kapıya dayandığında, bizi kurtaracak olan şey kılıçlar değil, o eski efsanelerin içindeki sırlar olacak."

Tylor ile birbirimize baktık. Iris yanımıza gelip elimizi tuttu, Valtor ise kapının önünde bir heykel gibi nöbete durdu. Bianca bizi buraya kadar kovalamıştı ama artık onun evinde değildik. Küllerin arasında, kendi hikayemizi yazmaya devam edecektik.

Kalenin içine girdiğimizde, Lena hemen duruma el koydu. Üzerindeki pelerin külden griye dönmüştü ama bakışları her zamanki gibi keskindi. Diğerleri Elara’yı odaya yerleştirirken, Lena kalenin ana salonundaki taş masanın üzerine elindeki deri çantayı sertçe bıraktı.

"Edward, Alex! Kapıdaki o gümüş işlemeli meşaleleri sökün!" diye emir verdi Lena. Sesindeki otorite, Vespera’nın bile bir an durup ona bakmasına neden oldu. "Bianca gümüşün olduğu her yerden bizi görebilir. Bu kalede tek bir gram gümüş bile kalmayacak, anladınız mı?"

Vespera hafifçe gülümsedi, bu seferki gülümsemesi küçümseyici değil, takdir doluydu. "Küçük bir stratejist... Sarayınızın o süslü salonlarından daha fazlasını biliyormuşsun."

Lena ona bakmadı bile. Çantasından çıkardığı siyah, mat taşları masaya dizdi. "Burası Ashen Krallığı olabilir Vespera, ama Bianca'nın hırsı senin gölgelerini bile delip geçer. Bu taşlar gümüşün fısıltısını emer. Onları kalenin girişlerine yerleştireceğiz."

Iris, Lena’nın yanına gidip o tuhaf taşlardan birini eline aldı. "Bunlar gümüşü kör eder," dedi Iris, parmak uçlarıyla taşın yüzeyini okşayarak. "Lena haklı. Bianca bizi izliyor, hissedebiliyorum. Gümüşü bir ağ gibi etrafımıza örüyor."

Valtor, Lena’nın yanına gelip ağır bir balyozla o taşları ezmeye başladı. Lena, ezilen taşların tozunu suyla karıştırıp bir bulamaç haline getirdi. "Bunu kapı eşiklerine sürün," dedi Lena, gözlerini bana dikerek. "Alisa, sen de kitaplarını kontrol et. Bianca’nın gümüşü bükme yeteneğinin bir sınırı olmalı. Isı? Basınç? Ya da belki başka bir element... Onu zayıflatacak bir şey bulmalısın."

Tylor, Elara’nın odasından çıkıp yanımıza geldiğinde yüzü kireç gibiydi. "Elara’nın ateşi çıkıyor," dedi. "Ve damarları... damarları gümüş renginde parlamaya başladı."

Tam o sırada, kalenin dışından o korkunç ses tekrar yükseldi. Ama bu sefer sadece bir metal sürtünmesi değildi; binlerce gümüş iğnenin taş duvarlara çarpma sesiydi. Bianca sınırdaydı ve ordusu olmasa bile gümüşü bir ordu gibi kullanıyordu.

"Zamanımız azalıyor," dedi Lena, meşalelerden birini kapıp duvardaki bir haritayı aydınlatarak. "Vespera, gölgelerini bu kalenin etrafına bir kalkan gibi ör. Valtor, giriş kapısını mühürle. Alisa, Iris... Siz Elara’nın yanına gidin. O gümüş onun kalbine ulaşırsa, bu kale Bianca’nın oyun bahçesi olur."

Vespera’nın ellerinden yükselen zifiri karanlık, Lena’nın stratejik emirleriyle birleştiğinde ilk kez gerçekten bir şansımız olduğunu hissettim. Edward ve Alex, Lena’nın talimatıyla kalenin zayıf noktalarını güçlendirmeye giderken, Lena bana yaklaştı ve elimi sıktı.

"Korkma Alisa," dedi Lena, sesi bu sefer yumuşaktı. "Onun metali varsa, bizim de irademiz var. Ve irade, en sert çelikten bile daha güçlüdür."

Gölge Kalesi artık Bianca’nın gümüşüne karşı direnen son siperimizdi. Dışarıda Bianca’nın o lanetli parıltısı külleri aydınlatırken, içeride zifiri karanlık ve Lena’nın kurduğu o sessiz savunma vardı.

Tylor ve ben Elara’nın başına çöktük. Iris elini Elara’nın alnına koydu ve fısıldadı: "Dayan Elara... Yazılacak daha çok hikayemiz var."

Gölge Kalesi’nin koridorları, dışarıdaki kül fırtınasının sesini boğuyordu ama içerideki sessizlik daha can yakıcıydı. Lena’nın stratejik emirleri, Valtor’un ağır adımları, Edward’ın kılıç bileme sesi... Hepsi birer fon müziği gibiydi. Asıl gürültü, zihnimin içindeki o sessiz çığlıktı.

Vespera, salonun ortasında duran devasa, isli aynanın önünde durmuş, kendi yansımasına bakıyordu. Ya da belki de yansımasının arkasındaki karanlığa. Yanına yaklaştığımda bana dönmedi bile.

"Bana öyle bakma Alisa," dedi Vespera, sesi bir mezar derinliğindeydi. "Sarayınızdaki o pembe masallar burada nefes alamaz. Bianca’nın gümüşü Elara’nın kanına neden bu kadar kolay sızdı sanıyorsun? Çünkü Elara, senin ona anlattığın o 'iyilik kazanır' yalanlarına inandı. Savunmasız kaldı."

"Ona sadece umut verdim," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak.

Vespera aniden bana döndü. Gözlerindeki o zifiri karanlık, ruhumu soyuyordu. "Umut, bu dünyadaki en tehlikeli zehirdir Alisa. Bianca bunu biliyor. O gümüşü Elara’nın damarlarına sadece fiziksel bir güçle sokmadı; Elara’nın seninle kurduğu o duygusal bağı kullanarak sızdı. Elara'nın kalbi senin için her çarptığında, gümüş bir santim daha ilerliyor."

Olduğum yerde donup kaldım. Yazdığım her kelime, Elara’ya verdiğim her destek aslında onu Bianca’nın pençesine mi itmişti?

Elara’nın odasına girdiğimde, Tylor’u yatağın kenarında, diz çökmüş halde buldum. Elara’nın elini tutuyordu ama sanki birine dokunmaktan çok, bir şeyi bırakmamaya çalışıyor gibiydi. Iris ve Lena, odanın köşesinde fısıldaşarak bir iksir hazırlıyorlardı ama Tylor onları duymuyordu bile.

"Tylor?" diye seslendim.

Tylor başını kaldırmadan, "Onu bizden alıyor Alisa," dedi. Sesi o kadar boğuk ve sertti ki, sanki boğazında cam kırıkları vardı. "Bianca onu sadece öldürmüyor. Onu yavaş yavaş gümüşten bir heykele çevirirken, içindeki o sıcaklığı da çalıyor. Dokun ona... Eli artık buz gibi değil, metal gibi hissettiriyor."

Tylor’un gözlerindeki o saf sevginin yerini alan karanlık nefret, odadaki atmosferi daha da ağırlaştırıyordu. Valtor kapıda bir gölge gibi dikiliyordu; onun o sarsılmaz duruşu bile Tylor’un bu acısı karşısında yetersiz kalıyordu.

Aynı anda, kalenin dışında, küllerin içinde bekleyen Bianca, parmağındaki gümüş yüzüğü çeviriyordu. Yanındaki o gümüş gözlü makine –Valtor’un kabusu olan o şey– diz çökmüş bekliyordu.

Bianca fısıldadı: "Duyuyor musun Valtor? Alisa’nın korkusunu, Tylor’un öfkesini... Onların duyguları benim gümüşümün en iyi yakıtıdır. Kendi içlerindeki o karanlıkta boğulurken, ben sadece gümüş ipliği biraz daha çekeceğim."

Lena yanıma gelip elini omzuma koyduğunda irkildim. "Alisa, Vespera’nın söylediklerine takılma," dedi Lena, her zamanki soğukkanlılığıyla. "O sadece senin iradeni kırmak istiyor çünkü senin Elara üzerindeki etkin onu korkutuyor. Ama bir gerçek var; bu gece sadece Bianca ile değil, kendi yarattığımız bu duygusal yıkımla da savaşacağız."

Gözlerimi Elara’ya diktim. Damarlarından cildine sızan o ince, parıltılı gümüş çizgiler... Bu sadece bir büyü değildi. Bu, bizim zaaflarımızın bir haritasıydı.

"O zaman hikayeyi değiştireceğiz," dedim, Tylor’un yanına çökerek. "Eğer Bianca duygularımızı silah olarak kullanıyorsa, biz de o silahı onun kalbine saplayacağız. Lena, o iksiri hazırla. Iris, doğanın o en karanlık köklerini çağır. Bu gece kimse ölmeyecek... ama Bianca Valerian, bir yazarın kelimelerinin ne kadar yakıcı olabileceğini öğrenecek."

Gölge Kalesi’nin rutubetli duvarları üzerimize kapanıyordu. Burası Bianca’dan kaçtığımız bir sığınak değil, kendi korkularımıza hapsolduğumuz bir mezar gibiydi. Lena, salonun ortasındaki masaya haritaları yaymış, Edward ve Alex ile fısıldaşarak bir savunma planı yapıyordu. Ama o planların hiçbirinin, Elara’nın damarlarında akan o sessiz, gümüş zehre karşı bir hükmü yoktu.

"Vespera!" diye bağırdım sonunda. Sesim boş koridorlarda yankılanıp geri döndü. "Daha ne kadar burada saklanacağız? Elara ölüyor! Dokunduğum her yeri buz gibi, teni gümüş bir heykel gibi sertleşiyor!"

Vespera, pencerenin önünde, dışarıdaki zifiri karanlığı izliyordu. "Zaman kazanıyoruz Alisa," dedi, sesi bir bıçak kadar keskindi. "Bianca kapıya dayandığında, Elara'nın içindeki o zehirle onun zihnini birleştirecek. Eğer şimdi dışarı çıkarsak, Elara'yı bir silah olarak bize karşı kullanır."

"Onu bir nesne gibi görmeyi kes!" diye gürledi Tylor. Odadan yeni çıkmıştı, gözleri kan çanağıydı. Elindeki bez parçası Elara’nın alnındaki teri silmekten sırılsıklam olmuştu. "O bir insan! Senin kızın! Ama sen sadece bir strateji gibi davranıyorsun."

Lena başını haritalardan kaldırdı. Gözlerinde o her zamanki soğukkanlılık vardı ama bu sefer altında derin bir yorgunluk saklıydı. "Tylor, Vespera haklı," dedi Lena, sesi buz gibiydi. "Bianca bizi duygularımızla vuruyor. Alisa’nın yazdığı o hikayeler, Elara’ya verdiği o umut... Bianca bunları birer kanca gibi kullanıp Elara’nın zihnine tutunuyor. Şu an Elara için yapabileceğimiz en iyi şey, ondan uzak durmak."

"Ne demek uzak durmak?" dedim, Lena'ya doğru bir adım atarak. "Onu bu karanlıkta yalnız mı bırakacağız?"

"Duygularınız gümüşü besliyor Alisa," dedi Lena, yanıma gelip elimi sıkarak. "Korkun, sevgin, öfken... Bianca bunların hepsini duyuyor. Bu kale sadece taştan değil, senin iradenden yapıldı. Eğer sen kırılırsan, kale de yıkılır."

Iris, salonun köşesinde, Elara için hazırladığı bitki karışımlarını karıştırıyordu. "Bitkiler bile burada ölüyor Alisa," diye fısıldadı Iris. "Ashen’in toprağı sadece kül veriyor. Elara’nın içindeki o metali eritecek bir yaşam belirtisi bulamıyorum."

Valtor ise kapının önünde, devasa kılıcına yaslanmış bir heykel gibi dikiliyordu. Hiç konuşmuyordu. Ama o sarsılmaz duruşunun altında, dostlarını koruyamamanın verdiği o ağır ezikliği hissedebiliyordum. Gözleri kapıdaydı, ama ruhu Bianca’nın o sarayda bıraktığı gümüş enkazdaydı.

Gece yarısına doğru, kaleden aşağıya, küllerin içine doğru baktım. Bianca orada değildi ama varlığı havada asılıydı. Bir fısıltı duydum, sanki rüzgar adımı söylüyordu.

"Alisa... Masalın son sayfasını ben yazacağım."

Arkamı döndüğümde Elara’nın odasının kapısının aralık olduğunu gördüm. Tylor içeride uyuyakalmıştı. Elara’nın yatağına yaklaştım. Yüzü ay ışığının altında (eğer o zifiri karanlıkta ay varsa) bembeyazdı. Elini tuttum. Parmaklarımın ucunda o metalik soğukluğu hissettiğimde hıçkırığımı tutamadım.

Bu bir hikaye değildi. Bu, sonu gelmeyen bir kabustu ve biz her uyandığımızda Bianca bir sayfa daha koparıyordu hayatımızdan.

Elara’nın başucunda dururken duyduğum o fısıltı, bardağı taşıran son damla oldu. Bianca’nın zihnimin içinde bir fare gibi gezinmesinden, Elara’yı bir kukla gibi kullanmasından tiksinmiştim. Vespera’nın "bekleyelim" demesi, Lena’nın "strateji" kasması... Hepsi boştu. Biz bekledikçe Bianca güçleniyordu.

"Yeter!" diye bağırdım, sesim Elara’nın odasındaki o ağır havayı yırtıp geçti.

Tylor sıçrayarak uyandı, Iris ve Lena kapıya daldı. Valtor bile elinde kılıcıyla ne olduğunu anlamaya çalışarak içeri girdi.

"Alisa, ne yapıyorsun?" dedi Lena sertçe.

"Onunla oynamayı bırakıyorum Lena!" Elara’nın elini tuttum, o metalik soğukluk canımı yaksa da bırakmadım. "Bianca bizi bu kaleye hapsetti çünkü dışarı çıkıp onunla yüzleşmemizden korkuyor. Zihnimizi bulandırıyor ki kılıç tutacak gücümüz kalmasın."

Bakışlarımı Vespera’ya diktim. "Senin kalen, senin kuralların... Ama benim kardeşim! Bianca bu gümüş bağını kırmıyor mu? O zaman biz o bağı geri takip edeceğiz."

Valtor öne çıktı, sesi ilk kez bu kadar net duyuluyordu: "Ne yapmamı istersin Alisa?"

"Kapıları aç Valtor," dedim. "Kül fırtınasına, zifiri karanlığa, Bianca’nın tam kalbine yürüyoruz. Elara’nın içindeki gümüşü, Bianca’yı bulmak için bir pusula olarak kullanacağız. O bizi bulmayacak, biz onu ininde avlayacağız."

Lena bir an duraksadı, sonra hafifçe sırıttı. "Deli işi. Ama bu gümüş sessizliğinden daha iyi."

Iris ellerini Elara’nın üzerinde gezdirdi. "Bağlantı güçleniyor. Eğer şimdi yola çıkarsak, Bianca bu kadar cüretkar bir hamle beklemiyor olacak."

Kalenin devasa kapıları Valtor’un tek hamlesiyle ardına kadar açıldı. Ashen Krallığı’nın o zifiri karanlığı içeri dolarken, Bianca’nın fısıltısı aniden kesildi. Çünkü artık korkan bir av yoktu; karşısında, karanlığın içinden üzerine gelen bir öfke vardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.