İçeriğe geç

Kül Taht

Bölüm 38 · 5 dk okuma

Kül Taht

Bölüm 38

Gölge Ve Civata

Kulaklarımda uğuldayan o metalik ses, zihnimin duvarlarını tırmalayan bir bıçak gibiydi. Saray artık bir yuva değil, Bianca Valerian’ın parmakları arasında bükülen dev bir kafesti. Tylor ile birlikte Elara’nın yatağının başında kenetlenmiştik. Elara’nın nefesi o kadar zayıftı ki, sanki içindeki yaşam ateşi gümüş bir sisin altında boğuluyordu.

"Tylor," diye fısıldadım, sesim titriyordu. "Neden kimse yardıma gelmiyor?"

Tam o sırada, sarayın temellerinden gelen devasa bir patlama sesiyle yer sarsıldı. Penceredeki camlar zangırdadı, duvardaki gümüş çerçeveler sanki görünmez bir el tarafından sıkılıyormuş gibi çıtırdayarak büküldü. Aşağıdan çığlıklar, kılıç darbeleri ve o meşhur siyah barutun kokusu geliyordu.

"Bianca mı geldi?" diye bağırdı Tylor, kapıya doğru atılarak.

"Hayır," dedim, içimdeki o tuhaf sezgiyle. "Bu Bianca değil. Bu daha karanlık, daha ağır bir şey."

Dayanamayıp koridora fırladığımızda manzara dehşet vericiydi. Saray muhafızları panik içinde aşağı koşuyor, Edward ve Alex kılıçlarını çekmiş, merdivenlerin başında savunma hattı kurmaya çalışıyorlardı. Ama karşılarındaki düşman bir ordu değildi; zeminlerden sızan, meşalelerin ışığını yutan canlı gölgelerdi.

Merdivenlerin başında o belirdi. Vespera. Siyah ipek pelerini, etrafındaki karanlıkla birleşmiş, devasa bir kanat gibi görünüyordu. Yüzündeki o mutlak otorite, sarayın en cesur askerlerini bile durdurmaya yetmişti. Edward, kılıcının ucunu Vespera’nın boğazına doğrultmuştu ama ellerinin titrediğini görebiliyordum.

"Bir adım daha atarsan kraliçe demem, seni burada deşerim!" diye gürledi Edward.

Vespera, kılıcın ucuna bakmadı bile. Bakışları doğrudan yukarıya, bize, Elara’ya kilitlenmişti. "Zamanımı o küçük oyuncağınla harcama Edward," dedi, sesi tüm bağırışları bastıran bir soğuklukla. "Sarayınız gümüşten bir mezara dönüşüyor. Bianca’nın o ruhsuz celladı yukarıda kızımın canını çekiyor ve siz hala benimle mi savaşıyorsunuz? Ya çekilirsin ya da seni o gölgelerin içinde sonsuza dek boğarım."

Alex araya girdi, gözlerinde ilk kez gördüğüm bir çaresizlik vardı. "Ona güvenemeyiz Edward! O bir canavar!"

Vespera hafifçe gülümsedi, bu öyle bir gülümsemeydi ki kanım dondu. "Evet, bir canavarım. Ve şu an bir canavara ihtiyacınız olan tek zamandasınız."

Tam o sırada, Elara’nın odasından gelen o kulak tırmalayıcı gürültü her şeyi böldü. Bianca’nın Gümüş Gözlü Makinesi, tavanı delerek tam önümüze indi. Zırhı, saraydan topladığı binlerce gümüş parça ile kalınlaşmış, devasa bir metal yığınına dönüşmüştü. Gözleri, o buz gibi gümüş rengiyle bize bakmıyordu bile; o sadece Elara’ya kilitlenmişti.

Edward ve Alex aynı anda saldırdı. Çeliklerin metale çarpma sesi sarayı sarstı ama kılıçlar o zırhın içinde sanki tereyağına saplanır gibi kayboldu. Makine, Edward’ı tek bir hamleyle duvara fırlattı. Alex ise bir tekmeyle merdivenlerden aşağı uçtu.

Vespera bir adım öne çıktı. "Yeter," dedi kısık bir sesle.

Ellerini havaya kaldırdığında, odadaki tüm gölgeler birer mızrak gibi yerden fışkırdı. Makineyi kollarından ve bacaklarından yakalayıp duvara çivilediler. Metalin ve gölgenin savaşı başlamıştı. Havada yanık metal ve büyü kokusu vardı.

Vespera, dövüşün ortasında başını bana çevirdi. Bakışları üzerimde ağır bir yük gibi duruyordu ama o eski nefretin yerini tuhaf bir acele almıştı. "Alisa! Tylor! Onu alın!" diye bağırdı. "Arka dehlizlere, gölgelerin koruduğu yola! Bu şey burada ölmeyecek, Bianca onu her saniye daha da güçlendiriyor!"

"Neden sana güvenelim?" diye bağırdım, Elara’yı Tylor ile birlikte kucaklarken.

"Güvenme!" dedi Vespera, ellerinden çıkan siyah alevlerle makineyi geri iterken. "Ama onun ölmesini istemiyorsan koş! Bu saray bu gece Bianca’nın gümüşten rüyası olacak. Uyanmak istiyorsan, benim karanlığıma gelmek zorundasın!"

Tylor ile birbirimize baktık. Seçeneğimiz kalmamıştı. Arkamızda Edward’ın yerden kalkmaya çalışmasını, Alex’in öfkeli bağırışlarını ve Vespera’nın o devasa metal canavarla olan yıkıcı dansını bırakarak karanlık dehlizlere koştuk.

Kalbimin atışı kulaklarımda güm güm atıyordu. Yazdığım hiçbir hikaye, hiçbir karanlık masal, bu gecenin dehşeti kadar gerçek ve soğuk olmamıştı. Bianca’nın gümüşü her yerdeydi ama Vespera’nın gölgesi şimdilik tek sığınağımızdı.

Dehlizlerin rutubetli soğuğu tenime işlerken, arkamızda kalan o devasa metal çatırtıları ve Vespera’nın gölgelerinden yayılan o tekinsiz uğultu yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Tylor, kollarındaki Elara’yı sanki dünyanın en kıymetli hazinesiymiş gibi sıkıca kavramıştı. Elara’nın başı Tylor’un omzuna düşmüştü; yüzü o kadar solgundu ki, damarlarındaki o gümüşümsü parıltıyı derisinin altından seçebiliyordum.

"Daha hızlı," diye fısıldadı Edward. Arkamızdan geliyordu, zırhı parçalanmış, alnından süzülen kan yanağında kurumaya başlamıştı. "Vespera o şeyi sonsuza kadar tutamaz. Bianca sarayın her zerresine sızmış durumda."

Alex hemen yanımdaydı, kılıcını kınına sokmamıştı. Gözleri sürekli dehlizin karanlık köşelerini tarıyordu. "Kendi sarayımızdan bir fare gibi kaçıyor olmamız kanıma dokunuyor," dedi dişlerinin arasından. "Vespera’nın bizi kurtarmasına muhtaç kalmamız ise... Bu hepsinden beter."

"Şu an gurur yapacak vaktimiz yok Alex," dedim nefes nefese. "Elara ölüyor. Eğer o gümüş kanına tamamen yayılırsa, Bianca onu bir kukla gibi yönetecek."

Dehlizin sonundaki ağır metal kapı, Jaxen’in omuz darbesiyle gıcırdayarak açıldı. Dışarı çıktığımızda, Arven Sarayı’nın o görkemli silüetinin gümüş bir sisle kaplandığını gördük. Sarayın kuleleri sanki gökyüzüne uzanan devasa iğneler gibi parlıyordu; Bianca orayı bir metal ormanına çevirmişti.

Bizi kapıda Vespera’nın siyah atlı muhafızları bekliyordu. Yüzleri maskeli, gözleri ise sadece efendilerinin emrini bekleyen boş birer kuyu gibiydi.

"Binin şunlara," dedi Edward, bir atın dizginlerini kavrayarak. "Vespera’nın kalesine kadar durmak yok."

Tam atlara bindiğimiz sırada, arkamızdaki dehliz kapısından siyah bir duman fışkırdı. Vespera, dumanın içinden bir gölge gibi sıyrılarak yanımızda belirdi. Elbiseleri yırtılmış, elleri Bianca’nın gümüş pençeleri yüzünden kesiklerle dolmuştu. Ama ayaktaydı. Otoritesinden hiçbir şey kaybetmemişti.

Bana doğru yürüdü. Atın üzerinde olmama rağmen, bakışları beni olduğum yere çiviledi. "Gördün mü yazar kız?" dedi, sesi yorgun ama bir o kadar da keskin. "Yazdığın o süslü masallar seni Bianca’nın gazabından koruyamadı. Ama benim karanlığım koruyacak."

Cevap vermeme fırsat vermeden kendi siyah atına sıçradı. "Gidiyoruz! Orman Bianca’nın gözleriyle dolu. Saf gümüş olmayan hiçbir şeye güvenmeyin!"

Atlarımızı ormanın derinliklerine, ışığın sızamadığı o kadim ağaçların arasına sürdük. Yol boyunca kimse konuşmadı. Tek duyulan, atların nalları ve uzaktan gelen o tuhaf, metalik uğultuydu. Bianca vazgeçmemişti; sadece mesafe koyuyordu.

Tylor’un atı hemen yanımdaydı. Elara hala uyanmamıştı ama bir ara sayıklar gibi fısıldadı: "Gümüş... her yer gümüş..."

Tylor ona daha sıkı sarıldı. O an anladım; Vespera bizi kurtarmıştı ama bu bir iyilik değildi. Bizi Bianca’nın elinden almıştı çünkü Elara’yı sadece kendisi "kullanmak" istiyordu. Vespera’nın kalesine yaklaştıkça, ufukta yükselen o siyah kuleyi gördüm. Gölge Kalesi.

Kalenin devasa kapıları, biz yaklaştıkça kendiliğinden yana açıldı. İçerisi meşalelerle değil, duvarlara gömülü mor kristallerin cılız ışığıyla aydınlanıyordu. Atlarımızdan indiğimizde, Vespera yanımıza geldi ve doğrudan Elara’yı Tylor’un kollarından almak için hamle yaptı.

"Hayır," dedi Tylor, geri adım atarak. "Onu biz taşıyacağız."

Vespera bir an duraksadı, gözlerinde o eski öfke şimşeği çaktı ama sonra sakinleşti. "Pekala. Onu kuzey kulesine götürün. Orada gümüş yok, sadece taş ve gölge var. Alisa, sen de benimle geliyorsun."

"Neden?" diye sordum, Edward ve Alex’in endişeli bakışları arasında.

Vespera bana döndü, yüzünde ilk kez gördüğüm o karanlık ve derin hüzünle konuştu: "Çünkü Bianca Valerian’ın neden gümüşü seçtiğini ve Elara’nın kanının neden gümüşe dönüştüğünü sadece senin o 'eski hikayelerinde' bulabiliriz. Ve bana, o hikayelerin sonunu anlatmak zorundasın."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.