Kütüphane yangınının üzerinden iki gün geçmişti. Saray görevlileri her yeri eski ihtişamına kavuşturmuş, pahalı tütsülerle o is kokusunu bastırmıştı ama bizim ruhumuzdaki duman bir türlü dağılmıyordu. İki gündür Elara’nın başında nöbetleşe beklemekten, hepimiz birer yürüyen ölüye dönmüştük.
Kahvaltı salonuna girdiğimizde, masadaki sessizlik bir cenaze töreninden daha ağırdı. Edward, masanın başında bir heykel gibi dik oturuyordu. Gözlerinin altı kararmıştı ama sırtı hala bir cetvel gibi dümdüzdü. Bakışlarını tek bir noktaya, önündeki boş tabağa dikmişti.
Alex, elindeki gümüş çatalı tabağına ritmik bir şekilde vuruyordu. Tık. Tık. Tık. Bu ses, uykusuzluktan gerilmiş sinirlerimizde davul sesi gibi yankılanıyordu.
"Alex, şunu yapmayı kes," diye homurdandı Tylor, başını ellerinin arasına alarak. "Zaten beynimin içinde filler tepiniyor."
"Ben de yapmayı çok istemiyorum Tylor," dedi Alex, sesi çatallanarak. "Ama eğer durursam, şu an masanın üzerinde uyuyakalabilirim. Ve bir prens masada horlayamaz, bu anayasaya aykırı."
Edward aniden kafasını kaldırdı ve Alex’e öyle bir baktı ki, Alex’in elindeki çatal havada dondu. Edward hiçbir şey demedi, sadece o meşhur ölümcül sessizliğiyle Alex’i süzdü.
"Ne var Edward?" dedi Alex, sinirle. "İki gündür bir kelime bile etmedin. Heykel gibi oturuyorsun, yemin ederim saraydaki taş sütunlar senden daha muhabbetli."
Tam o sırada saray başkahyası içeri girdi. Elinde gümüş bir tepsiyle, "Efendim, Elara Prensesimiz için hazırlanan özel bitki karışımı hazır," dedi.
Alex tepsiyi almak için atıldı; sanırım yerinden kalkmak ve uyanmak için can atıyordu. Ama uykusuzluk koordinasyonunu tamamen bozmuştu. Ayağı halının kenarına takılınca, bir prens gibi süzülmek yerine kollarını havada savurarak doğrudan Edward’ın üzerine kapaklandı.
Tepsideki yeşil bitki çayı, Edward’ın o sabah saatlerce parlattığı gümüş zırhının tam göğüs hizasından aşağı boca oldu.
Sessizlik... Edward, kucağındaki prensle ve zırhından süzülen yeşil sıvıyla öylece kaldı.
"Alex," dedi Edward. Sesi o kadar derinden ve ürkütücü geliyordu ki, Tyler bile yerinde dikleşti. "Zırhımı yeni temizletmiştim."
"Kaza oldu Edward!" dedi Alex, aceleyle üzerinden kalkmaya çalışırken. "Halı... Halı resmen ayaklarıma kement attı, suikastçı falan olabilir mi bu halı?"
Lena, elinde bir bezle içeri girerken manzarayı gördü ve durdu. "İnanılmazsınız," dedi Lena, bezle Edward’ın zırhını silmeye çalışırken. "Krallık yıkılıyor, biz burada üstümüze çay döküyoruz. Alex, lütfen bir yere dokunmadan odana git."
Tylor sonunda dayanamayıp gülmeye başladı. O güldükçe masadaki o ağır gerginlik bir anda dağıldı. Edward bile, zırhından damlayan yeşil suya bakıp hafifçe kafasını iki yana salladı.
Gülüşmelerimiz, koridorun sonundaki odadan gelen keskin bir sesle bıçak gibi kesildi. Bir bardak kırılma sesi ve ardından Elara’nın zayıf ama dehşet dolu feryadı:
"O buradaydı! Gümüş gözlü olan... O buradaydı!"
O an hepimiz buz kestik. Edward kılıcını kaptığı gibi fırladı. Eğlence bitti; gerçekler kapıya dayanmıştı.
Elara’nın çığlığı sarayın koridorlarında yankılandığında, az önceki sakarlıklar ve kahkahalar birer illüzyon gibi yok oldu. Alex, Edward ve Tylor aynı anda ayağa fırladı. Edward’ın zırhından damlayan bitki çayı yere düşerken, Alex çoktan kılıcını çekmiş ve yemek salonunun kapısını omuzlayarak açmıştı.
"Elara!" diye bağırdı Tylor, merdivenleri üçer beşer çıkarken.
Odanın kapısına vardığımızda içerisi darmadağındı. Pencere ardına kadar açıktı, içerideki ağır is kokusu yerini keskin, metalik bir kokuya bırakmıştı. Elara yatağının köşesine büzülmüş, parmağıyla pencerenin önündeki o boşluğu işaret ediyordu. Gözleri dehşetle yuvalarından fırlayacak gibiydi.
"O buradaydı..." diye fısıldadı Elara, sesi titreyerek. "Bianca’nın gölgesi... Gözleri... Gözleri gümüş gibi parlıyordu."
Tam o sırada, odanın tavanındaki karanlık bir köşeden metalik bir ses geldi. Hepimiz başımızı yukarı kaldırdığımızda onu gördük. Bir insan silüeti ama duruşu, bakışı ve enerjisi bir insana ait olamayacak kadar cansızdı.
Üzerinde Bianca’nın mühürlerini taşıyan simsiyah bir zırh vardı. Ama asıl korkutucu olan yüzüydü. Yüzünde hiçbir ifade yoktu; ne öfke, ne korku, ne de sadakat. Sadece iki tane gümüş rengi, boşluk gibi parlayan göz bize bakıyordu.
"Bu da ne böyle?" diye mırıldandı Alex, kılıcını sıkıca kavrayarak. "Vespera’nın suikastçılarına benzemiyor."
"Bu bir suikastçı değil," dedi Edward, sesi her zamankinden daha derin ve uyanıktı. "Bu bir makine. Bianca’nın elleriyle yarattığı bir ölüm makinesi."
Gümüş gözlü figür, tavandan yere bir tüy kadar sessiz ama bir kaya kadar sert bir iniş yaptı. Hiç beklemeden, imkansız bir hızla Jaxen’e doğru atıldı. Jaxen devasa kılıcını savunma pozisyonuna getirdi ama figür, kılıca çarpmak yerine Jaxen’in omzundan destek alarak havada takla attı ve doğrudan Elara’ya yöneldi.
"Hayır!" diye bağırdı Tylor, araya girmek için atılarak.
Ellias aniden bir illüzyon yaratarak odanın her yerini Elara’nın kopyalarıyla doldurdu. Gümüş gözlü makine bir anlığına duraksadı. Başını mekanik bir hareketle sağa sola çevirdi. Duyguları olmadığı için Ellias’ın yarattığı korku dolu illüzyonlardan etkilenmiyordu; o sadece hedefindeki gerçek ısıyı ve yaşam enerjisini arıyordu.
Cyrilla elini havaya kaldırdı, parmak uçlarından çıkan mor bir enerji akımıyla makineyi duvara sabitlemeye çalıştı. "Durduramıyorum!" dedi Cyrilla, dişlerini sıkarak. "İçinde bir ruh yok, büyü tutunacak bir yer bulamıyor!"
Alex ve Edward aynı anda sağdan ve soldan saldırdı. Çeliklerin birbirine çarpma sesi odada kulak tırmalayıcı bir çığlık gibi yankılandı. Gümüş gözlü figür, her iki darbeyi de kollarındaki gizli bıçaklarla bloke etti. Acı hissetmiyordu, yorulmuyordu.
Bir an için durdu ve doğrudan Alex’in gözlerinin içine baktı. O gümüş gözlerde Bianca’nın soğuk emri parlıyordu. Figür, Alex’i sert bir tekmeyle geriye savurdu ve pencereye doğru geri çekildi.
Pencere pervazına tünediğinde, boğuk ve mekanik bir sesle konuştu. Bu kendi sesi değildi; Bianca’nın sesi, onun gırtlağından dışarı sızıyordu:
"Bu sadece bir uyarıydı. Makinem sarayının her odasını, her gizli geçidini öğrendi. Elara sadece başlangıçtı. Bir dahaki sefere, gümüş gözler senin yatağının başında parlayacak."
Figür, bir gölge gibi kendini boşluğa bıraktı. Jaxen ve Tylor pencereye koştuklarında, bahçede sadece hafifçe sallanan ağaç dalları kalmıştı. Gümüş gözlü makine, zifiri karanlığın içinde kaybolmuştu.
Alex yerdeki kül ve bitki çayı lekelerine bakarak ayağa kalktı. Karizması falan kalmamıştı, sadece saf bir öfke vardı.
"Halıdan daha tehlikeliymiş," dedi Alex, kılıcını kınına sokarken. "Oyun şimdi gerçekten, en karanlık haliyle başladı."
Alex, elindeki kılıcı o kadar sıkı kavrıyordu ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Az önceki uykusuzluktan kaynaklanan o sersem hali gitmiş, yerine buz gibi bir öldürme arzusu gelmişti.
"O neydi öyle?" diye fısıldadı Jaxen, omzunu tutarak. "Kılıcım sanki bir insana değil de, bir mermer kütlesine çarptı. Bir gram bile esnemedi."
Edward, pencerenin kenarına gidip dışarıya, karanlığın içine baktı. "Bir insanı bu hale getirmek için Bianca'nın ne kadar karanlık bir büyü kullandığını hayal bile edemiyorum," dedi. "Duygusu yok, acı eşiği yok... Sadece programlanmış bir hedefi var."
Tylor, yatağın kenarına çöküp Elara’nın titreyen ellerini tuttu. "Sana dokundu mu? Bir şey yaptı mı Elara?"
Elara başını iki yana salladı, gözlerindeki o gümüş parıltının hayali hala oradaydı. "Hayır... Sadece durdu ve baktı. Sanki beni öldürmek için değil de, bir şeyi kontrol etmek için gelmişti. Bana baktığında... Bianca'nın sesini duydum Tylor. Zihnimin içinde fısıldadı: 'Zamanı geldiğinde, anahtar sende olacak.' dedi."
Hepimiz birbirimize baktık. Elara’nın vurulması, kütüphanenin yanması ve şimdi de bu "ölüm makinesinin" saraya sızması... Hepsi Bianca’nın yazdığı o büyük ve karanlık senaryonun parçalarıydı.
Cyrilla, odanın ortasında kalan o soğuk enerji kalıntılarını incelemeye başladı. "Büyü tutmuyor çünkü o şeyin içinde bir ruh yok," dedi, sesi titreyerek. "Bianca, birinin bedenini almış ve içini tamamen boşaltıp yerine kendi iradesini koymuş. O gümüş gözler... Bianca'nın bu dünyaya açılan pencereleri."
Ellias ise pencere pervazındaki görünmez bir izi takip ediyordu. "Suikastçı falan değil bu," dedi Ellias. "Sarayın tüm nöbetçi rotalarını, gizli bölmeleri ve kaçış yollarını ezberlemiş. İçeri girmesi bir dakika sürmedi."
Kral Cedric, odanın kapısında belirdiğinde yüzündeki o yorgun ifade gitmiş, yerini bir hükümdarın sertliğine bırakmıştı.
"Artık uykusuzluk veya şaka bitti," dedi Cedric, sesi odada yankılanarak. "Edward, Jaxen! Sarayın tüm girişleri mühürlenecek. Kimse, ama hiç kimse gün doğana kadar bu koridordan ayrılmayacak. Alex, Tylor... Elara'nın kapısında bizzat siz bekleyeceksiniz."
Alex, ceketini düzeltti ve kılıcını kınına sokmadan önce bize döndü. O her zamanki alaycı havasından eser kalmamıştı.
"Az önce halı suikastçı gibi pusu kurmuş diyordum ya," dedi Alex, sesi her zamankinden daha ciddiydi. "Keşke haklı olsaydım. Keşke tek derdimiz üstümüze dökülen bir bardak çay olsaydı. Çünkü Bianca’nın 'makinesi' geri gelecek... Ve bir dahaki sefere sadece bakmakla yetinmeyecek."
Gecenin geri kalanı, koridorlarda yankılanan ağır zırh sesleri ve meşalelerin cılız ışığıyla geçti. Elara uyuyamıyordu, Tylor onun elini bırakmıyordu. Ben seni aise pencerenin önünde, karanlığın içinde o gümüş gözlerin tekrar parlamasını bekliyordum.
Bianca’nın "ölüm makinesi" gitmişti ama bıraktığı o gümüşümsü korku, sarayın her köşesine bir sis gibi sinmişti.
"Oyun gerçekten başladı," diye mırıldandım kendi kendime. "Ve bu sefer, kuralları biz koymuyoruz."
Alex ve Edward kapının önünde birer heykel gibi dikiliyorlardı. Az önceki sakarlıkların yerini, her an patlamaya hazır bir gerilim almıştı. Tylor, Elara’nın yatağının dibinde oturmuş, gözlerini bir saniye bile pencereden ayırmıyordu.
"Nefes alışını duydum," dedi Elara aniden. Sesi fısıltıdan farksızdı ama odadaki herkes buz kesti. "Bir insanınki gibi değildi. Sanki... bir körük gibi, metalin metale sürtünmesi gibiydi."
Edward elini kılıcının kabzasına attı. "Bianca onu sadece büyüyle yönetmiyor," dedi kısık bir sesle. "Onu fiziksel olarak da değiştirmiş. O şey artık bir insan bedeninde yaşayan bir iblis mekanizması."
Cyrilla, pencerenin hemen altındaki parkelerin arasında parlayan bir şeyi fark etti. Eğilip gümüş bir cımbızla o parçayı aldı. Bu, gümüş renginde, incecik ama elmas kadar sert bir metal parçasıydı. Üzerinde karmaşık, minyatür rünler kazılıydı.
"Bu onun zırhından ya da... derisinden düşmüş," dedi Cyrilla, parçayı ışığa tutarak. "Bu rünler Arven dilinde değil. Bunlar Kadim Yasaklı Dil’e ait. Bianca, bu makineyi yaratmak için ruhları hapseden bir mühür kullanmış."
Ellias parçaya yakından baktı ve yüzü bembeyaz oldu. "Bu mühür..." dedi sesi titreyerek. "Bu mühür sadece bir kişiyi hayatta tutmak için değil, birini sonsuza kadar köleleştirmek için kullanılır. O gümüş gözlü şey... Muhtemelen Bianca’nın en büyük kurbanı."
Alex, pencereyi sertçe kapattı ve mandalı kilitledi. Ardından bize döndü. Yüzündeki o alaycı Prens maskesi tamamen düşmüştü. Gözlerinde ilk defa gerçek bir endişe, hatta belki de bir parça suçluluk vardı.
"Bu gece burada uyumak yok," dedi Alex. "Hizmetçiler, korumalar... Kimseye güvenemeyiz. Eğer o makine saraya bu kadar rahat sızabiliyorsa, içimizde hâlâ bir sızıntı var demektir."
Lena, elinde Edward’ın zırhını silmek için getirdiği o kirli bezle kapıda belirdi. "Kral Cedric tüm gizli geçitlerin başına büyücüler dikilmesini emretti," dedi nefes nefese. "Ama o gümüş gözlü şey... Bahçedeki devriye köpeklerini bile uyandırmadan geçmiş. Hayvanlar ondan korkmamış bile, çünkü onun bir 'canlı' olduğunu algılayamamışlar."
Tylor elini Elara’nın alnına koydu. "Seni koruyacağız Elara. O şey bir daha bu odaya adımını atamayacak."
Ama hepimiz biliyorduk; Bianca’nın makinesi sadece bir uyarıydı. Sarayın en mahrem yerine, en korunan odasına kadar girebilen bir güç, istese o an hepimizi yok edebilirdi. Bianca bizimle oynuyordu. Bizi korkuyla sindirip, birbirimize olan güvenimizi bitirmeye çalışıyordu.
Alex, pencerenin camına yansıyan kendi isli görüntüsüne baktı ve fısıldadı:
"Gümüş gözler bizi izliyor. Ve en kötüsü, biz onların nerede olduğunu bile bilmiyoruz."
Gecenin zifiri karanlığı Arven’in üzerine çökerken, hiçbirimiz o gümüş bakışların soğukluğunu unutamıyorduk.