İçeriğe geç

Kül Taht

Bölüm 35 · 8 dk okuma

Kül Taht

Bölüm 35

Küldeki Yük

Tylor ile balkondaki o kısa huzur anımızdan sonra, ayaklarım beni istemsizce Elara’nın odasına götürdü. Ancak kapıya varmadan önce, koridorun loş bir köşesinde iki gölgenin fısıltılarını duydum. Edward ve Lena.

"Dinlenmen lazım Lena, ayakta duramıyorsun," dedi Edward. Sesi, her zamanki o sert ve disiplinli tonundan uzaktı. Daha önce hiç duymadığım bir şefkat barındırıyordu.

Lena, sırtını soğuk taşa yaslamış, gözlerini kapatmıştı. "Yapamam Edward. O kızın damarlarındaki zehir her an nüksedebilir. Alisa’nın ikizi... Onu yaşatmak zorundayım."

Edward, bir adım daha yaklaştı. Elini kaldırdı, sanki Lena’nın yüzüne dokunmak istiyor ama tereddüt ediyordu. Sonunda elini duvara, Lena’nın başının hemen yanına dayadı. "Kendini bu kadar hırpalarsan, Alisa’yı kim koruyacak? Ya da beni..." Duraksadı, sesi biraz daha kısıldı. "Beni kim sakinleştirecek?"

Lena gözlerini açıp Edward’ın gri gözlerine baktı. Aralarındaki o gergin, kelimelere dökülmeyen bağ koridordaki havayı bile ısıtıyordu. Lena hafifçe gülümsedi, yorgun bir elini Edward’ın zırhlı göğsüne koydu. "Seni sakinleştirmek için bir şifacıya değil, bir mucizeye ihtiyaç var prens."

Edward, Lena’nın elinin üzerine kendi elini kapattı. "Sen benim mucizemsin, bunu biliyorsun," dedi. Tam o sırada koridorda belirdiğimi görünce ikisi de hızla toparlandı. Edward hemen eski ciddi haline büründü, Lena ise hafifçe kızararak önlüğünü düzeltti.

Lena ile birlikte Elara’nın odasına girdik. İçerisi ağır bir şifalı ot ve kan kokusuyla doluydu. Kraliçe Auriel yorgunluktan koltukta uyuyakalmıştı. Yatağa yaklaştım. Elara’nın göğsü ağır ağır inip kalkıyordu.

Tam o sırada, odadaki mumlar bir anlığına titredi. Elara’nın kapalı olan göz kapakları hızla hareket etmeye başladı. Bir sayıklama, bir hıçkırık... Ve sonra, o gözler aniden açıldı.

Benim gözlerimle aynı olan o kehribar rengi gözler, tavanın karanlığına dikildi.

"Elara?" diye fısıldadım, elini tutarak.

Hızla doğrulmaya çalıştı ama yarasının acısıyla inleyerek geri yattı. Bakışları odayı taradı ve sonunda bende durdu. Korku dolu bir çığlık atacak sandım ama o sadece bakıyordu. Sanki bir hayalet görüyormuş gibi.

"Alisa?" dedi, sesi bir fısıltıdan ibaretti. Bianca’nın zindanlarında geçirdiği yıllar sesini pürüzlü ve zayıf bırakmıştı. "Gerçek misin? Yoksa Bianca’nın yeni bir oyunu mu?"

"Gerçeğim," dedim, parmaklarımı parmaklarına kenetleyerek. "Saraydasın. Güvendesin. Prens Alex seni bahçede buldu."

Elara’nın gözleri doldu, eliyle yüzüme dokundu; sanki cildimin sıcaklığını test ediyordu. Ama sonra bakışları aniden sertleşti, parmakları kolumu bir pençe gibi sıktı.

"Kaçmalısın Alisa," dedi, sesi aniden buz kesti. "Vespera... O suikastçı beni öldürmek için gelmedi. Beni işaretlemek için geldi. Annem... o buraya gelmiyor. O zaten burada."

Elara’nın bu şok edici cümlesi odada yankılanırken, kapı hızla açıldı. Prens Alex, üzerinde hâlâ o kanlı zırhı, elinde ise sorgudan geldiği belli olan siyah deri eldivenleriyle içeri girdi.

Gözleri doğrudan uyanan Elara’ya kilitlendi. "Sonunda," dedi Alex, sesi bir bıçak kadar keskindi. "Çünkü bahçedeki suikastçının dili çözülmedi ama senin anlatacak çok şeyin var, 'Prenses'."

Tylor da hemen arkasından içeri girdi, bakışları bendeki korkuyu fark edince hemen yanıma gelip elini omzuma koydu. Saray yeniden karanlık bir sisin içine gömülüyordu. Elara’nın bahsettiği o "işaret" ve Vespera’nın sarayın içindeki varlığı, huzurlu geçecek sandığımız bu geceyi bir kabusa çevirmek üzereydi.

Elara’nın "O zaten burada," diyen sesi, odadaki mum ışığının bile donmasına neden olmuştu. Kolumu sıkan parmakları titriyordu, ama gözlerindeki o saf korku her şeyi anlatıyordu.

Elara’nın söyledikleri beynimin içinde yankılanırken, kapının önündeki Alex bir adım öne çıktı. Zırhının her hareketinde çıkardığı o metalik ses, Elara’nın daha da büzülmesine neden oldu. Alex, uyanan ikizime bakarken yüzünde en ufak bir merhamet belirtisi yoktu; o şu an bir kardeş değil, krallığı koruyan bir cellattı.

"Ne demek burada?" diye sordu Alex, sesi bir kırbaç gibi şakladı. "Vespera’nın orduları sınırdan geçmedi, casuslarımız her yolu tuttu. Elara, eğer bize oyun oynuyorsan—"

"Oyun değil!" diye bağırdı Elara, sesi yırtılırcasına çıktı. "Annemi tanımıyorsunuz... O hiçbir zaman sadece ordularla savaşmaz. O, ruhların arasına sızar."

Alex, Elara’nın yatağının ucuna geldi. Elindeki siyah deri eldiveni yavaşça çıkardı; parmak boğumlarındaki kan kurumuştu. Az önce zindanlarda suikastçıyı sorguladığı o korkunç anların iziydi bu.

"Zindandaki o it konuşmadı," dedi Alex, Tylor’a dönerek. "Dilini kestim ama yine de sadece güldü. 'Gümüş uyandı' dedi ve öldü. Eğer Elara’nın dediği doğruysa, bu suikastçı sadece bir dikkat dağıtıcıydı."

Odanın kapısında bekleyen Edward’ın yüzü asıldı. Elini kılıcının kabzasına attı ve hemen yanındaki Lena’ya bir adım daha yaklaştı, onu korumak ister gibi. Lena ise elindeki şifa kadehini masaya bırakırken ellerinin titrediğini fark ettim.

"Gümüş mühürlü ok..." diye fısıldadı Lena. "Alisa, bu okun üzerindeki rünler sadece yaralamak için değil, bir tür 'çağrı' için tasarlanmış. Elara vurulduğunda, sarayın koruması bir anlığına kırılmış olabilir."

Edward, Lena’nın bu sözleri üzerine kapıdaki muhafızlara sert bir bakış attı. "Kapıları mühürleyin! Kimse giriş çıkış yapmayacak. Valtor ve Iris’i hemen buraya çağırın!"

Tylor omzumdaki elini daha da sıkılaştırdı, parmaklarıyla bana güç vermek ister gibi hafifçe bastırdı. "Eğer o buradaysa," dedi Tylor, gözleri Alex’in gözleriyle birleştiğinde oda sanki daha da soğudu. "Kimsenin yüzüne bakarak ona güvenemeyiz demektir. Alex, ordunun başına geç. Ben sarayı denetleyeceğim."

Tylor kulağıma eğildi, nefesi tenimi yakarken ürperdim. "Senin yanından ayrılmayacağım Alisa. Elara uyanmış olabilir ama o hâlâ Vespera’nın bir parçası. Ona çok yaklaşma."

Tylor’a dönüp gözlerinin içine baktım. "O benim canım Tylor. Onu bu haldeyken yalnız bırakamam. Ama korkma... İçimdeki karanlık, bir yabancıyı tanıdığı an bana fısıldayacaktır."

Tylor, alnını alnıma yasladı ama bu temas, sarayın içindeki o karanlık belirsizliğe karşı kurduğumuz en güçlü kalkandı. "Dikkatli ol," dedi, sesi sadece benim duyabileceğim bir hırıltı gibiydi.

Alex, Elara’nın yatağının yanından ayrılmadan önce son bir kez durdu. Kardeşim Elara, Alex’e bakarken hem korkuyor hem de o sert duruşundan etkilenmiş gibi görünüyordu. Alex, Elara’nın yaralı omuzuna çok hafif, neredeyse nazik ama ucu tehdit dolu bir dokunuşla elini koydu.

"O işaret nerede?" diye sordu Alex.

Elara titreyen eliyle boynundaki gümüş zinciri çekti. Zincirin ucunda, ucu kırılmış bir gümüş parça vardı; yarasına saplanan okun ucuyla aynı metalden.

"O buraya gelmiyor," dedi Elara, gözlerindeki yaşlar yanaklarından süzülürken. "O, bu metalin olduğu her yere zaten sızmıştır."

Alex ve Tylor birbirlerine baktılar. Sarayın duvarlarının içinden tuhaf, gümüşi bir cızırtı gelmeye başladığında, hiçbirimizin güvende olmadığını o an anladık.

VESPERA ASHEN

Gümüş tahtımın soğukluğu bile içimdeki o kavurucu acıyı dindirmeye yetmiyordu. Önümde diz çökmüş, titreyen ulağın getirdiği haber, bin yıllık krallığımın üzerine kara bir perde gibi inmişti.

"Vuruldu mu?" dedim. Sesim bir fısıltıdan ibaretti ama odadaki gümüş şamdanların titremesine yetti. "Kendi kızım... Elara... Benim suikastçılarım tarafından mı?"

Ulak başını yerden kaldıramıyordu. "Kraliçem, karmaşa sırasında... Arven Prensine engel olmak isterken—"

"Kes sesini!" diye kükredim. Ayağa kalktığımda pelerinim yerdeki gümüş tozlarını havalandırdı. Elimdeki kadehi duvara fırlattım; şarap, duvarda taze bir kan lekesi gibi süzüldü. Alisa bir yanda, Arvenlilerin arasında kendi özüne savaş açmış; Elara diğer yanda, benim aptal korumalarımın kurbanı olmuştu.

Pencereye yürüdüm ve uzaklardaki Arven sarayının ışıklarına baktım. Yıllardır süren bu döngü, bu kan davası... Artık kemiklerimi sızlatıyordu. Kızlarımı birbirine ve bana düşman eden bu laneti ben başlatmamıştım ama bitirmek benim elimdeydi.

"Yeter," dedim kendi kendime. "Bu düşmanlık, bu saklambaç oyunu artık bitmeli. Onlara her şeyi anlatacağım. Gerçek günahları, neden ayrıldığımızı ve damarlarındaki o zifiri karanlığın asıl kaynağını..."

Gözlerimden bir damla yaş süzüldü ve gümüş yanağımda dondu. Ama şimdi değil. Saray hâlâ barut fıçısı gibiydi. Alex döndü, Tylor hırslı... Önce ortalık sakinleşmeliydi. Şimdi hamle yaparsam, kızlarım beni dinlemek yerine kalbime kılıç saplarlardı.

"Biraz daha bekleyin küçük kraliçelerim," diye fısıldadım rüzgara karşı. "Anneniz gelene kadar hayatta kalın. Döngüyü kırmak için önce o gümüşün sönmesi gerekecek."

ALİSA ASHEN

Sarayın koridorlarındaki o tuhaf cızırtı kesilmişti ama Elara’nın boynundaki gümüş parçanın yaydığı o soğukluk hâlâ tenimi yakıyordu. Alex, eldivenlerini tekrar takarken gözlerindeki o avcı ifadesini bir an bile bozmadı.

"Vespera’nın burada olması imkansız," dedi Alex, sesi her zamankinden daha sertti. "Eğer bir sızıntı varsa, o gümüşten değil, insanın içindeki ihanetten gelir."

Edward, Lena’yı yavaşça kapıya doğru yönlendirdi. "Lena, sen gidip dinlenmelisin. Burada beklemek seni bitirecek. Saray muhafızları kapıda nöbet tutacak."

Lena, Edward’a itiraz edecek gibi oldu ama Edward’ın kararlı bakışlarını görünce pes etti. "Pekâlâ... Ama bir şey olursa hemen beni çağıracaksın," dedi Lena, Edward’ın koluna hafifçe dokunarak. Edward başıyla onayladı ve gözden kaybolana kadar onu izledi.

Tylor yanıma gelip saçlarımı okşadı. "Alisa, sen de yorgunsun. Elara uyandı, durumu iyiye gidiyor. Biraz nefes almalısın."

"Olamam Tylor," dedim, Elara’nın solgun yüzüne bakarak. "Annemin burada olduğunu söyledi. Bu ne demek biliyor musun? Her gölge, her fısıltı artık bir tehdit."

Tylor beni kendine çekip kollarının arasına aldı ama burnunu saçlarımın arasına gömüp o güven veren sesiyle fısıldadı: "O buradaysa bile, karşısında bizi bulacak. Alex’in kılıcını, benim irademi ve senin o muazzam karanlığını..."

Tam o sırada Iris ve Valtor koridorun başında göründüler. Iris’in yüzünde alışılmadık bir ciddiyet vardı. "Tylor, Alex... Hemen gelmeniz lazım. Sarayın kütüphanesindeki mühürlü kitaplardan biri... kendiliğinden yanmaya başladı."

Alex’in gözleri parladı. "İşte," dedi. "Oyun başlıyor."

Valtor ve Iris’in son hamlesiyle mor alevler tamamen söndü. Kütüphaneyi ağır, geniz yakan bir is kokusu kapladı. Kral Cedric, yanan rafların karşısında ellerini arkasında birleştirmiş, sessizce küllere bakıyordu. Öfkesi o kadar derindi ki, odadaki duman bile ondan kaçmak ister gibi pencereden dışarı süzülüyordu.

Alex, kılıcını kınına sokmadan önce yerdeki siyah kalıntılara son bir kez baktı. "Bitti," dedi kısık bir sesle. "En azından şimdilik."

Edward, kapı eşiğinde dimdik durmaya devam ediyordu. Bakışları boşluktaydı; sanki yanan o kağıtlarla birlikte kendi geçmişinden bir parçanın da küle dönüşünü izliyordu. Babasının gölgesi bu odada olmasa bile, bıraktığı o ağır baskıyı Edward'ın omuzlarındaki gerginlikten okuyabiliyordum.

Tylor yanıma gelip elimi tuttu. Parmakları sımsıcaktı ama bakışları kütüphanenin karanlık köşelerinde geziniyordu. Kimse konuşmuyordu. Sarayın kalbi olan bu oda, şimdi büyük bir sırrın mezarlığına dönüşmüştü.

Alex, kütüphanenin açık penceresinden dışarıdaki zifiri karanlığa baktı. Rüzgar, pelerinini hafifçe dalgalandırdı. Yüzünde o bildiğim, tehlikeli gülümseme belirdi.

"Oyun başlıyor," diye fısıldadı Alex, sesi dumanın içinde kaybolup giderken.

Bu yangın sadece kağıtları yakmamıştı; saraydaki o kırılgan huzuru da küle çevirmişti. Artık hiçbirimiz güvende değildik.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.