İçeriğe geç

Kül Taht

Bölüm 34 · 9 dk okuma

Kül Taht

Bölüm 34

Karanlık Ayna

Saray meydanı bir anda cehenneme döndü. Vespera’nın mahzenden çıkarıldığı an, Arven’in gökyüzünde gizlenen "Gümüş Kanat" suikastçıları, kulelerin tepesinden birer gölge gibi askerlerimizin üzerine daldı. Bu bir sürgün değil, tam bir pusuydu.

"SİZİ KENDİ KANIMDA BOĞACAĞIM!" diye haykırdı Vespera. Mühürlü olmasına rağmen, hırsıyla gümüş zincirlerini birer silaha dönüştürdü ve en yakınımızdaki iki muhafızın göğsünü parçaladı.

Jaxen, kükreyerek öne atıldı; devasa baltasını bir tur döndürüp üzerine gelen üç suikastçıyı birden sarayın mermer sütunlarına çiviledi. Cyrilla, çatılarda kendi türdeşleriyle ölümcül bir hızla çarpışırken, gökyüzünden gümüş maskeler ve kan damlıyordu.

Tylor, kılıcını kınından bir şimşek gibi çıkardı. Bir suikastçının hançerini havada yakalayıp adamın boğazına gömerken gözleri tamamen kızıla dönmüştü.

"Alisa, arkanda!" diye bağırdı Tylor.

Arkamdan gelen gümüş oku, karanlığımla havada yakalayıp toza çevirdim. Tylor yanıma ulaştığında nefes nefeseydi, yüzüne sıçrayan kan altın gözlerinde parlıyordu. Bu sefer şaka yapmıyordu, yüzünde sadece saf bir öldürme arzusu vardı.

"Hepsini bitireceğiz," dedi Tylor, kılıcını bir sonraki rakibine doğrultarak. "Vespera’nın bu pisliğini Arven’in toprağına gömeceğiz."

Tam o sırada Alex, kalabalığın arasından bir fırtına gibi geçti. Alex’in dövüş stili Tylor’dan çok farklıydı; hiç gereksiz hareket yapmıyor, her hamlesinde birini saf dışı bırakıyordu. Kendi özel birliğiyle beraber Vespera’nın etrafındaki koruma kalkanını saniyeler içinde yardı.

"YETER!" diye gürledi Alex. Sesi meydandaki çığlıkları susturdu. Alex, Vespera’nın gümüş zincirini havada yakaladı ve onu sertçe yere çaldı. "Kraliçe devrin kapandı. Sadık köpeklerin sadece mezarını kazıyor."

Lena, sarayın kapısının önünde bir yandan yaralı askerleri içeri çekiyor, bir yandan da kanamaları durdurmak için titreyen elleriyle büyü yapıyordu. Etrafındaki kaosun ortasında, Alex’in bir suikastçının boynunu tek hamlede kırışını izlediğinde dehşetle ağzını kapattı.

Alex, Lena’ya bakıp soğuk bir emir verdi: "Bakma Lena, sadece iyileştir! Bugün sarayda korkuya yer yok!"

Vespera, dizlerinin üzerine çökmüş, etrafı Alex’in mızraklı askerleri tarafından sarılmıştı. Suikastçılarının çoğu ya ölmüş ya da etkisiz hale getirilmişti. Alex, Vespera’nın boğazına mühürlü ağır demir tasmayı bizzat taktı.

"Beni öldür Alex," dedi Vespera, nefretle soluyarak. "Çünkü yaşarsam, bu krallığı senin başına yıkacağım."

Alex, Vespera’nın kulağına eğildi: "Ölmek bir ödüldür kraliçe. Sen ise unutulmanın acısını çekeceksin."

Vespera, bir hayvan gibi değil, mağlup edilmiş bir tiran gibi gümüş bir zırhlı esir arabasına bindirildi. Arven’in kapıları ağır ağır açıldı ve Vespera, kuzeyin uçsuz bucaksız sislerine doğru sürgün edildi.

Savaş bittiğinde meydanda ağır bir barut ve kan kokusu vardı. Alex, kılıcını temizleyip kınına soktu ve Tylor’a döndü.

"Gümüş temizlendi ağabey. Şimdi... gerçekten krallık yapmaya hazır mısın, yoksa bu yıkıntıyı toplamayı bana mı bırakacaksın?"

Tylor, elimi tuttu; eli hala titriyordu ama bu sefer heyecandan değil, savaştan kalan o yorgunluktandı. "Hazırım Alex. Arven’i beraber kuracağız."

Sarayın onarımı o gece Alex’in disiplinli askerleriyle tamamlandı. Arven artık gümüş değil, kızıl ve altın rengiyle parlıyordu.

Sarayın akşam sessizliği, Prens Alex’in kükremesiyle ve zırhının mermerde bıraktığı sert yankıyla parçalandı. "Şifacı! Hemen buraya!"

Alex, kucağında beyaz elbiseleri sarayın arka bahçesinin çimlerinde kan gölüne dönmüş bir kızı taşıyarak ana salona daldı. Gözlerinde daha önce görmediğim bir öfke ve şaşkınlık vardı. Kızın karnındaki yaradan süzülen kan, Alex’in pelerinini boyuyordu.

"Bahçenin batı köşesinde, gölgelerin içinde buldum!" diye bağırdı Alex, kızı yavaşça yere bırakırken. "Suikastçılardan biri duvarın üzerinden nişan almış, onu vurduktan sonra karanlıkta kayboldu. Kim bu kız? Neden sarayımızın kalbinde bir suikastçı onu hedef alır?"

Alex, kucağında taşıdığı kızın kim olduğunu bilmiyordu. Sınırda geçen yılları onu saraydaki bu gizli "ikiz" meselesinden uzak tutmuştu. Ama ben... Ben o yüze baktığımda, kendi kanımı gördüm.

Kraliçe Auriel ve Kral Cedric, gürültüye koştuklarında oldukları yerde donup kaldılar. Auriel, yerdeki kıza baktığında yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Alisa’nın aynısıydı bu kız.

"Vespera’nın diğer kızı..." diye mırıldandı Kraliçe Auriel, sesi titreyerek. "Bianca’nın yıllardır bizden sakladığı o kız bu mu? Alisa, senin ikizin... Alex, sen kimi kurtardığının farkında mısın?"

Prens Alex, annesinin bu buz gibi tepkisiyle bir adım geri gitti. Bakışları benden yerdeki kıza kaydı. "Anne? Vespera’nın kızı mı? Alisa’nın ikizi mi?" diye sordu, sesi hayretle kısılarak. "Ben sadece saray bahçesinde ölmek üzere olan masum birini bulduğumu sanıyordum. Ben... düşmanımızın kanını mı taşıdım?"

Lena hemen yanımıza çöktü. Elara’nın yarasını açtığında yükselen o gümüşi duman, suikastçının zehirli bir ok kullandığını gösteriyordu. "Alisa, ellerini koy!" diye bağırdı Lena. "Sadece senin karanlığın bu gümüş zehrini çekebilir. O senin kanından, senin öz ikizin!"

Tylor arkamdan gelip beni destekledi. Ellerimi Elara’nın sıcak kanına bastırdım. O an, ikizimle aramızdaki o kopmaz bağ yeniden kuruldu. Onun yıllarca çektiği o sessiz acı, Bianca’nın zindanlarındaki o yalnızlık bir anlığına benim ruhuma aktı. O da benim gibi Vespera’nın kızıydı; ama o hep kurban seçilmişti.

"Dayan Elara..." diye fısıldadım. Karanlığımı yaranın içine akıtıp o yakıcı gümüşü söküp aldım. Elara acıyla inledi, bedeni elimin altında sarsıldı. Kan yavaş yavaş durduğunda ikimiz de bitkin düşmüştük.

Prens Alex ayağa kalktı, ellerindeki kan izlerine bakarken yüzünde büyük bir sarsıntı vardı. Abisi Tylor’a döndü:

"Ağabey, bu kızın varlığından neden haberim yoktu?" dedi Alex, sesi buz gibi bir öfkeyle titreyerek. "Kendi sarayımızın bahçesinde, Alisa’nın aynısını, Vespera’nın kanını buluyorum. Onu tanımıyordum, sadece ölmesine izin veremezdim. Ama şimdi anlıyorum ki, Vespera kendi kızını bile feda edecek kadar gözü dönmüş bir suikastçı birliği kurmuş."

Tylor, kardeşinin yanına gidip elini omzuna koydu. "Sakin ol Alex. Kim olduğunu bilmeden doğru olanı yaptın. Onu kurtardın. Artık o sadece Vespera'nın kızı değil, Alisa'nın kardeşi olarak bu sarayda."

Elara güvenli bir odaya taşındı. Kraliçe Auriel ve Kral Cedric mesafeli ama saygılı bir sessizlikle durumu izliyorlardı. Ben ise koridorda, ellerimdeki kurumuş kanla öylece oturuyordum.

Tylor yanıma gelip ellerimi tuttu. "Her şey geçecek Alisa. Alex onu zamanında buldu."

O sırada Alex, koridorun sonunda tek başına durmuş, ellerindeki kana bakıyordu. Sarayın kalbine kadar sızan o suikastçının peşine düşmek için içindeki o karanlık prens uyanmıştı.

Alex, ellerindeki kurumuş kan lekesine bakarken gözlerindeki altın rengi ışık, yerini zifiri bir karanlığa bırakmıştı. Saray koridorunun sessizliğini, ağır ve ritmik ayak sesleri bozdu. Kraliçe Auriel, gözyaşları içinde odadan çıkıp doğrudan küçük oğluna doğru koştu.

"Alex!"

Auriel, protokolü ve etrafındaki askerleri hiçe sayarak oğluna sarıldı. Alex, bir anlığına o sarsılmaz duruşunu kaybetti; annesinin kokusu burnuna dolduğunda kaskatı kesilen omuzları gevşedi. Annesi, Alex’in kanlı zırhına aldırmadan yüzünü ellerinin arasına aldı.

"Döndün... Tanrım, seni bir daha göremeyeceğim sanmıştım," dedi Auriel hıçkırarak. "Sınırın o karanlığında seni kaybettiğimizi düşünmüştüm."

Alex, annesinin ellerini nazikçe tutup öptü. Sesi, az önceki kükremesinin aksine kısık ve derindi. "Sana döneceğime söz vermiştim anne. Arven’i bu pislikten temizlemeden ölmeye niyetim yok."

Kral Cedric, eşinin arkasından gelip elini oğlunun omzuna koydu. Kelimelere dökülmeyen bir gurur vardı gözlerinde. Baba ve oğul, birbirlerine sadece bir baş selamı verdiler; ama o bakış, binlerce kelimeye bedel bir "Hoş geldin"di.

Alex, annesinin elini bırakıp bakışlarını tekrar koridorun sonundaki karanlığa dikti. O dondurucu ifadesi geri gelmişti.

"O kızı ben buldum," dedi Alex, sesi buz kesmişti. "Alisa’nın ikizi olduğunu, Vespera’nın kanını taşıdığını bilmiyordum. Ama sarayın bahçesinde, benim burnumun dibinde ona nişan aldılar. Bu sadece bir suikast değil, bir hakaretti."

Tylor, Alisa’nın yanından kalkıp kardeşinin yanına geldi. İki prens, yan yana durduklarında sarayın havası bile ağırlaştı.

"Kardeşim," dedi Tylor, sesi kararlıydı. "Vespera’nın suikastçıları içeride bir sızıntı olduğunu kanıtladı. Sen o kızı kurtararak sadece Alisa’yı değil, bu krallığın onurunu da kurtardın."

Alex, belindeki kılıcın kabzasını öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz oldu. "O suikastçıyı bulacağım ağabey. Sarayın hangi deliğine saklanırsa saklansın, onu kendi kanında boğacağım. Vespera’ya bir mesaj göndermeliyiz; Arven artık onun oyun bahçesi değil."

Alex, ailesinin yanından ayrılıp kütüphanenin gizli geçitlerine doğru yöneldi. Kimseye bir şey demedi ama adımları hedefini biliyordu. Alisa, koridorda otururken Alex’in sırtındaki o ağır yükü ve intikam ateşini görebiliyordu.

Vespera’nın kızı Elara içerde yaşam savaşı verirken, Arven’in "Karanlık Prensi" Alex, av mevsimini resmen başlatmıştı.

Sarayın o boğucu ve kanlı havası, Elara’nın durumunun stabilleşmesiyle yerini ağır ama huzurlu bir sessizliğe bırakmıştı. Kral Cedric, bunca zaman sonra ailesinin bir arada olması şerefine büyük yemek salonunun hazırlanmasını emretti.

Üzerimdeki elbiseyi değiştirmiş olsam da ellerimde hâlâ Elara’nın sıcak kanının hayalet sızısını hissediyordum. Büyük yemek salonu, yıllar sonra ilk kez bu kadar kalabalık ve ışıl ışıldı ama masadaki hava, dışarıdaki fırtınadan daha ağırdı.

Masanın başında Kral Cedric oturuyordu; bir kaya gibi sarsılmaz ama gözlerinde yorgun bir gururla. Hemen yanındaki Kraliçe Auriel, yemeğine dokunmak yerine elini Alex’in koluna kenetlemişti. Sanki bıraksa Alex yine o sınırdaki karanlığa karışıp yok olacaktı.

"Daha fazla yemelisin oğlum," diye fısıldadı Auriel, Alex’in tabağına bir şeyler koyarken. Gözleri yaşlıydı ama yüzünde aylar sonra ilk kez bir tebessüm vardı. Alex ise o her zamanki mesafeli duruşuyla annesinin elini hafifçe sıktı. "İyiyim anne. Sadece... buralar bıraktığımdan çok daha farklı."

Bakışları bir an bana kaydı. O bakışta bir suçlama yoktu ama "Düşmanımızın kızı kraliçemiz mi oldu?" diyen o sessiz soruyu okuyabiliyordum.

Edward ve Lena, masanın biraz uzağında, her zamanki görev bilinciyle duruyorlardı. Lena’nın gözleri yorgunluktan kan çanağına dönmüştü ama Edward’ın ona attığı o korumacı bakışları fark etmemek imkansızdı. Iris ve Valtor ise sanki bir satranç tahtasını izler gibi masadaki her hareketi süzüyor, fısıldaşarak yeni dengeleri tartıyorlardı.

Gürültü ve baskı üzerime gelmeye başladığında, Tylor’ın masanın altından elimi tuttuğunu hissettim. Başparmağıyla elimi yavaşça okşadı. "Hadi," diye fısıldadı kulağıma. "Buradan çıkmamız lazım."

Kimseye belli etmeden arka kapıdan süzüldük. Batı kulesinin balkonuna çıktığımızda, gece rüzgarı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Ciğerlerime çektiğim o soğuk hava, içimdeki o zifiri karanlığı biraz olsun yatıştırdı.

Tylor arkamdan yaklaşıp ellerini balkonun korkuluklarına, benim ellerimin üzerine koydu. Sırtım onun göğsüne yaslandığında, kalbinin o güçlü atışını hissettim.

"Bugün olanlar..." dedim sesim titreyerek. "Elara’nın o hali... Alex’in onu tanımadan kucağında taşıması... Tylor, her şey çok hızlı değişiyor."

Tylor başını boynuma yaklaştırdı, nefesi tenimi yakıyordu. "Değişmeyen tek bir şey var Alisa," dedi, sesi o kadar derindi ki ruhumda yankılandı. "Sen bu krallığın kalbisin. İkizin uyanacak, Alex bu sarayın kılıcı olacak... ama ben her zaman senin gölgen olacağım."

Ona doğru döndüm. Aramızda sadece bir nefeslik mesafe vardı. Mavi gözleri, ay ışığında daha da parlak görünüyordu. Elini kaldırıp yüzüme düşen bir saçı kulağımın arkasına itti. Parmak uçları yanağıma değdiğinde içimin titrediğini hissettim.

"Bana öyle bakma Prens," dedim, hafif bir gülümsemeyle ama sesimdeki cilveyi saklayamadım. "Kendini çok kaptırıyorsun."

Tylor hafifçe sırıttı, yüzünü yüzüme yaklaştırdı ama durdu. Gözleri dudaklarıma kaysa da o sınırı aşmadı. "Kaptanım sen olduğun sürece, kaybolmaktan korkmuyorum," diye fısıldadı. Elini belime dolayıp beni kendine biraz daha çekti. Göğsü göğsüme değiyordu. "Bu gece sadece biz varız. Ne Vespera, ne kan, ne de taht kavgaları..."

Başımı tekrar omzuna yasladım. Öpüşmüyorduk ama bu sessiz yakınlık, binlerce kelimeden daha güçlüydü. Tylor’ın kokusu —bakır ve hafif bir çam kokusu— beni sakinleştiriyordu.

Biz o anın huzuruna dalmışken, aşağıda, meşalelerin aydınlatmadığı o karanlık koridorda bir hareketlilik oldu. Prens Alex, elinde Elara’yı vuran o gümüş okun kırık parçasıyla yürüye yürüye kütüphaneye gidiyordu.

O sırada koridorun gölgesinde tek başına durup ellerindeki kan izlerine son kez baktı. Gözlerindeki o altın ışıltı sönmüş, yerini saf bir intikam ateşine bırakmıştı. Sarayın kalbine kadar sızan o suikastçıyı bulmak için içindeki o karanlık prens artık tamamen uyanmıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.