İçeriğe geç

Kül Taht

Bölüm 33 · 6 dk okuma

Kül Taht

Bölüm 33

Sınırın Kılıcı

Vespera, mühürlenmiş güçleriyle sarayın ortasında dururken, gözlerinde hâlâ o işgalci kibri parlıyordu. Tylor ona "anne" falan değil, bir cellat gibi bakıyordu. Vespera’nın "Bu krallık benim, evim" sözleri sarayın duvarlarında yankılandığında, Tylor kılıcının kabzasını öyle bir sıktı ki parmak boğumları beyazladı.

"Burası senin evin değil Vespera," dedi Tylor, sesi buz gibiydi. "Burası senin kanla kirlettiğin, bizden çaldığın topraklar. Şimdi bu toprakları ellerinle temizleyeceksin. Arven’i nasıl yıktıysan, öyle inşa edeceksin."

Vespera’nın dudaklarında nefret dolu bir gülümseme belirdi. "İnşa edeceğim Prens... Ama her taşına kendi nefretimi de gömeceğim. Siz bu krallığı benden aldığınızı sanıyorsunuz ama ben hâlâ buranın ruhuyum."

Tylor sinirle balkondan içeri girdiğinde arkasından gittim. Onu bu kadar öfkeli görmek içimdeki karanlığı da tetikliyordu. Yanına gidip elimi omzuna koydum. Tylor aniden arkasına dönüp beni belimden yakaladı; bakışları öfkeden yanıyordu ama bana odaklandığında o ateş, yerini tutkuya bıraktı.

"Duyuyor musun Alisa?" dedi Tylor, alnını alnıma dayayarak. "Hâlâ buranın sahibi olduğunu iddia ediyor. O kadının bu sarayda nefes alması bile bana işkence gibi geliyor. Ama senin yanımda olman... o kadının varlığını bile unutturuyor." Eliyle yüzümü okşadı. "Arven’i onun elleriyle onaracağız ve sonra... o tahta beraber oturacağız. O zamana kadar kraliçem, izin ver bu öfkeyi senin dudaklarında eriteyim."

Beni kendine çekip o her zamanki sert ama sahiplenici tavrıyla öptü. Bu öpücük, Vespera’nın yaratmaya çalıştığı o soğuk havayı bir anda dağıttı.

Dışarıda ekip, Vespera’yı bir an bile boş bırakmıyordu. Jaxen, Vespera’nın her adımını devasa gölgesiyle takip ediyor; Cyrilla ise çatılardan, hançeri elinde kraliçenin her hareketini süzüyordu.

Iris ve Edward, sarayın surlarını onarırken Vespera’nın büyü yapmasını engelleyen koruma rünlerini her köşe başına kazıyorlardı. Ellias, tapınaktan getirdiği tozlarla Vespera’nın bıraktığı gümüş izlerini temizliyordu. Valtor, Arven halkına "Gerçek sahipler geri döndü!" diye bağırırken, Vespera’nın askerlerini silahsızlandırıp hapse atıyordu.

Vespera, sarayın bahçesindeki kırık sütunları tek tek kaldırıp yerine koyarken, Alisa olarak onun zihnindeki o karanlık fısıltıyı duydum. O sadece bir şeyler inşa etmiyordu; o, mührün altındaki gücünü gizli gizli biriktiriyordu.

Tylor’a dönüp fısıldadım: "Tylor, onu fazla serbest bırakıyoruz. Bu kadın bir şeyler çeviriyor."

Tylor sırıttı, kılıcını kınına soktu. "Bırak çevirsin Alisa. Biz artık biriz. O ne yaparsa yapsın, bizim kızıl gazabımız altında ezilmeye mahkum."

Sarayın ana meydanında, devrilmiş olan "Gümüş Kartal" heykelini kendi elleriyle kaldırmak zorunda kaldı. Mühürlendiği için gümüş enerjisini savaşmak için kullanamıyordu, ama fiziksel işlerde mermeri bir kağıt gibi parçalayacak kadar güçlüydü.

"Daha hızlı, Vespera!" diye bağırdı Jaxen, baltasını omzuna yaslamış, kraliçenin tepesinde bir dev gibi dikilirken. "Sarayın bu kısmını akşama kadar bitirmen gerekiyor, yoksa mahzenin o soğuk zemininde uyursun."

Vespera durdu, Jaxen’e öyle bir baktı ki, bir an için Jaxen’in taş kesileceğini sandım. Ama sonra bakışlarını bana, balkonun tepesinde Tylor ile yan yana duran halime çevirdi. Dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı; yine de zihnime o buz gibi ses ulaştı: “Bu krallığın her taşı benim kanımla beslendi, küçük kız. Sen sadece küllerin üzerinde bir gölgesin.”

Tylor, arkamdan gelip ellerini belime doladı. Vespera’nın bana attığı o nefret dolu bakışları fark etmişti. Beni kendine daha sert çekip çenesini omzuma yasladı.

"Ona bakma Alisa," dedi Tylor, sesi kadife gibi ama tehlikeliydi. "Onun bitişini izlemek keyifli, evet. Ama benim için dünyanın en güzel manzarası, o yıkıntılar değil... sensin." Boynuma küçük, yakıcı bir öpücük bıraktı. "Şu an kraliçe gibi değil, sadece benim Alisa’m gibi kokuyorsun. Kül, karanlık ve biraz da zafer... Bu koku beni delirtiyor."

Tylor’un elleri belimde yavaşça yukarı tırmanırken, etrafımızdaki kaosu, savaşı ve Vespera’yı bir anlığına unuttum. "Halk bizi izliyor Tylor," diye fısıldadım, ama ona daha çok yaslanmaktan kendimi alamadım.

Tylor hafifçe güldü, nefesi kulağımı gıdıkladı. "Bırak izlesinler. Arven’in yeni hükümdarlarının ne kadar tutkulu olduğunu görmeye ihtiyaçları var. Hem, Vespera o heykelin ağırlığı altında ezilirken bizi böyle görmesi... emin ol ona ölümden daha çok acı veriyordur."

Tam o sırada, sarayın kapılarından içeri Cyrilla daldı. Nefes nefeseydi, üstü başı toz içindeydi. "Tylor! Alisa! Sınır kasabalarından haber var!"

Hemen balkondan içeri, harita odasına geçtik. Ellias, Iris ve Edward da oradaydı. Haritanın üzerine bir gölge düştü.

"Vespera’nın gümüş ordusundan geriye kalanlar kuzeydeki dağlara çekilmiş," dedi Cyrilla, hançeriyle haritadaki 'Yasak Geçit'i işaret ederek. "Ama garip bir şey var. Sadece saklanmıyorlar, bir şey uyandırıyorlar. Kadim bir büyü... Vespera’nın mührü zayıfladığında onu oradan çekecek bir güç."

Valtor, masaya vurdu. "O kadını burada tutmamalıyız. Onu onarması için çalıştırıyoruz ama o, buradayken dışarıdaki ordusuna sinyal gönderiyor olabilir!"

Akşam çöktüğünde, Arven sarayı meşalelerle aydınlanıyordu. Tylor ile mahzenlere indik. Vespera, demir parmaklıkların arkasında değil, mühürlü bir ışık dairesinin içinde oturuyordu.

"Kuzeyde ne çeviriyorsun?" diye sordum, sesim karanlığımla beraber odayı doldurdu.

Vespera başını kaldırdı, o gümüşi gözleri karanlıkta parladı. "Ben bir şey çevirmiyorum Alisa. Ben sadece... zamanı bekliyorum. Arven’in gerçek sahibi uyandığında, ne senin karanlığın ne de Tylor’un ışığı onu durduramayacak."

Tylor kılıcını parmaklıklara sürterek keskin bir ses çıkardı. "O zaman o 'sahibi' de senin yanına gömeriz Vespera. Şimdi, bize kuzeydeki o gücün ne olduğunu söylemezsen, mührünü biraz daha daraltırım. Nefes almanın bile lüks olduğu bir karanlığa ne dersin?"

Vespera sadece gülümsedi. O an anladım ki; Arven onarılıyordu ama temelleri hâlâ bir kâbusun üzerine inşa ediliyordu.

Mahzenin dibinde, Vespera’nın o zehirli sessizliği Alex’in gelişine verdiği tepkiyle bozuldu. Vespera’nın gözlerinde bir korku değil, aksine vahşi bir parıltı belirdi.

"Sonunda..." diye tısladı Vespera, zincirlerini hafifçe şakırdatarak. "Arven’in o kusursuz celladı geri döndü. Şimdi göreceğiz Tylor; krallığı onarmak mı daha zor, yoksa kardeşinin o dondurucu hırsına dayanmak mı?"

Vespera’nın neden böyle dediğini Alex merdivenlerden indiği an anladım. O sadece bir asker değil, yürüyen bir otoriteydi. Alex Arven, mahzenin kapısında durduğunda meşalelerin alevi sanki onun önünde saygıyla eğildi. Üzerindeki zırhın her bir çizilmesi, sınırın o kanlı tarihini anlatıyordu.

Alex, elindeki deri eldivenleri sertçe kemerine taktı. Bakışları o kadar keskindi ki, bir an için nefesimin kesildiğini hissettim. Ne bir selam verdi ne de yorgunluk emaresi gösterdi.

"Haber gönderilmedi çünkü vaktim yoktu," dedi Alex. Sesi, kılıçların birbirine sürrtülmesi kadar metalik ve sertti. "Kuzeydeki isyanı kökünden kazıdım. Sınırda artık sadece Arven’in bayrağı rüzgarda dalgalanıyor, düşmanların leşleri değil."

Tylor, kardeşinin bu ani ve baskın girişiyle sarsıldı ama belli etmemeye çalıştı. "Alex... Sınırda kalman gerekiyordu. Krallık henüz bu kadar büyük bir orduyu ağırlayacak durumda değil."

Alex bir adım öne çıktı. O yoğun barut ve kar kokusu tüm odayı sardı. "Krallık elden giderken sınırda ağaç mı sayacaktım ağabey? Sen burada külleri süpürürken, ben bu küllerin altındaki ateşi söndürdüm. Şimdi çekil... şu mahzendeki yılanla (Vespera) yapacak bir işim var."

O sırada Lena, yaralı bir muhafızın sargılarını bitirmiş, elinde kanlı bezlerle yukarı çıkıyordu. Alex’i gördüğü an dizlerinin bağı çözüldü.

"P-Prens Alex?" dedi Lena, korkuyla karışık bir hayranlıkla. "Sınırın o soğuğundan nasıl bu kadar çabuk..."

Alex, Lena’nın elindeki kanlı bezlere bir anlık bakış attı. "Az konuş, çok çalış Lena. Sarayda artık şifacıların dinlenmeye vakti olmayacak. Getirdiğim ordu, barış değil, disiplin getirir." Lena, Alex’in o buz gibi aurası altında ezilerek hemen yanımızdan uzaklaştı.

Alex, Tylor’un yanındaki yerimi süzdü. Bakışları doğrudan gözlerime saplandığında, içimdeki karanlığın ona karşı bir kalkan oluşturduğunu hissettim. Ama o, bundan etkilenmedi bile.

"Demek Tylor’un aklını başından alan Kül Kraliçesi sensin," dedi Alex. Bana doğru bir adım attı, Tylor’un hemen önünde durdu. Sesini sadece bizim duyabileceğimiz bir seviyeye düşürdü. "Karanlığın etkileyici olabilir Alisa. Ama Arven toprakları sadece gölgelerle değil, kanla sulanır. Tylor fazla yumuşak davranıyor... Ben geldiğime göre, artık gerçekleri konuşmaya başlayabiliriz."

Tylor, Alex’in kolunu sertçe kavradı. İki kardeşin altın gözleri arasındaki o elektrikli gerilim, mahzenin tavanından taşların düşmesine neden oldu.

"Onunla nasıl konuşman gerektiğini ben sana öğretirim Alex," dedi Tylor, sesi hırıltılı bir uyarı gibiydi. "Kılıcını sınırda kullanmış olabilirsin ama burada diline sahip çıkacaksın."

Alex hafifçe sırıttı, bu soğuk bir meydan okumaydı. "Hâlâ çok asabisin ağabey. Merak etme, tahtına göz dikmedim... Şimdilik."

Alex, pelerinini savurarak mahzenden yukarı çıkarken bıraktığı o yıkıcı enerji, Vespera’nın hücresindeki parmaklıkların bile titremesine neden oldu.

Vespera, arkasından alaycı bir kahkaha attı. "İşte bu! Gerçek Arven kanı budur! Şimdi birbirinizi parçalarken ben de keyifle izleyeceğim."

Tylor bana döndü, gözlerinde ilk kez bir endişe vardı. "Alex geldi Alisa. Ve onunla beraber, Arven’in o eski, merhametsiz ruhu da geri döndü."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.