Kulaklarım çınlıyor, ağzımda paslı bir kan tadı var. Vespera’nın gümüş patlaması bizi yerin altına, mahzenin daha da derinlerine gömmüştü. Üzerimdeki devasa mermer parçasını karanlığımla bir toz yığınına çevirip fırlattım.
"Tylor!" diye haykırdım, sesim boğuk çıkıyordu.
Az ileride, molozların arasından bir el uzandı. Tylor, yüzü kan revan içinde, zırhı parçalanmış ama gözlerindeki o altın ateş daha da harlanmış bir halde doğruldu. Yanına ulaştığımda beni belimden tutup kendine çekti; vücudu titriyordu ama tutuşu hala bir dağı yerinden oynatacak kadar güçlüydü.
"Buradayım... Buradayım Kül Kraliçem," dedi hırıltıyla. Kanlı elini yanağıma koydu, başparmağıyla dudağımdaki kanı sildi. "Vespera bizi öldürdüğünü sanıyor. Ama o sadece... oyunun kurallarını değiştirdi. Şimdi sıra bizim gazabımızda."
Karanlığın içinden diğerleri de birer birer belirdi. Jaxen, omzuna saplanmış gümüş bir şarapneli sanki bir kıymıkmış gibi söküp attı. Valtor ve Cyrilla, tozun içinden birer hayalet gibi süzülerek yanımıza geldiler. Iris ve Ellias ise birbirlerine yaslanmış, büyüden bitkin düşmüşlerdi ama hala ayaktaydılar.
"Saray bitti," dedi Edward, yukarıdaki boşluğa bakarak. "Vespera tahtını gökyüzüne, gümüş bulutların üzerine taşıdı. Ona buradan ulaşamayız."
Iris, titreyen elleriyle ufku gösterdi. "Bakın... Gümüş sadece Arven’i değil, tüm vadiyi bir ağ gibi sarıyor. Bu bir kuşatma değil, bu bir yok oluş."
Tylor, kılıcını toprağa saplayıp bana döndü. Bakışları o kadar yoğundu ki, etrafımızdaki yıkımı bir anlığına unuttum.
"Vespera'nın gazabı gümüşten olabilir," dedi Tylor, kulağıma eğilerek. Nefesi tenimi yakıyordu. "Ama senin gazabın benim ruhumla birleşince, o gümüşü eritecek tek şey olacak. Bak bana Alisa... Şimdi o yasak topraklara, 'Karanlık Orman'ın kalbine gideceğiz. Orada babamın bile korktuğu o kadim gücü uyandıracağız."
Elimi Tylor’un göğsüne, kalbinin tam üzerine koydum. "Oradan sağ çıkabilecek miyiz?"
Tylor sırıttı, o serseri ve aşık gülüşü karanlıkta parladı. "Sağ çıkmak mı? Alisa, seninle cehenneme gitsem orayı bile bir cennet bahçesine çevirirsin. Hem... o ormanda bizi kimse rahatsız edemez. Savaşın ortasında küçük bir kaçamak gibi düşün, ne dersin?"
"Hala şaka yapabiliyorsun ya!" dedim, hafifçe göğsüne vurarak.
Tylor elimi yakalayıp öptü. "Hayatta kalmak için bir sebebe ihtiyacım var sevgilim. Ve o sebep, şu an tam karşımda duruyor."
Mağaradan ve yıkıntılardan çıkıp yasak topraklara doğru koşmaya başladık. Vespera’nın gümüş süvarileri gökyüzünden üzerimize dalış yapıyordu.
"POZİSYON ALIN!" diye kükredi Jaxen.
Cyrilla, havada taklalar atarak süvarilerin atlarının kanatlarını keserken; Ellias ve Iris birleşerek devasa bir ateş ve mor büyü fırtınası yarattılar. Gökyüzü bir anda havai fişek patlaması gibi aydınlandı. Gümüş zırhlı askerler çığlıklar atarak yere çakılıyordu.
Ben ise ellerimi yere koydum; toprağın altındaki tüm ölü kökleri karanlığımla canlandırdım. Dev ağaç dalları birer kırbaç gibi süvarileri havada yakalayıp yere çarpıyordu.
Karanlık Orman’ın girişine ulaştığımızda, ağaçların uğultusu rüzgarı bile susturdu. Burası Vespera’nın bile girmeye cesaret edemediği, kadim canavarların ve unutulmuş büyülerin eviydi.
Tylor, kapıdaki devasa mühre elini koydu. Kanı mühürle birleştiğinde orman inleyerek açıldı.
"Buradan sonrası..." dedi Tylor, ciddileşerek. "Sadece en güçlülerin ve en zekilerin hayatta kalabileceği yer."
Arkamıza baktığımızda, Arven’in gümüş dumanlar altında boğulduğunu gördük. Önümüzde ise dipsiz bir yeşil karanlık vardı.
"Hazır mısın Kül Kraliçem?" dedi Tylor, elimi sımsıkı tutarak.
"Seninle her yere," dedim ve karanlığın içine ilk adımı attık.
"Burada büyü farklı işler," dedi Ellias, asasını yere vurarak. Asasının ucundan yayılan mor ışık, etraftaki ağaçların üzerindeki devasa gözlerin bize baktığını fark etmemizi sağladı. "Duygularınızdan beslenir. Korkunuzu veya öfkenizi kontrol edemezseniz, bu ağaçlar sizi diri diri yutar."
Cyrilla, hançerlerini ters tutarak etrafı tarıyordu. "Sadece ağaçlar değil, Vespera’nın buraya girmeye cesaret edemeyen casusları da gölgelerin içinde olabilir."
Jaxen ve Valtor en önde, devasa bitkileri keserek yol açarken; Iris ve Edward arkamızı büyü kalkanlarıyla koruyordu. Her birimiz, Arven’in o gümüş kıyametinden sağ çıkmanın verdiği yorgunlukla sendeliyorduk ama durmaya hakkımız yoktu.
Tylor’un yarası, ormanın yaydığı bu yoğun enerjiyle birlikte tekrar sızlamaya başlamıştı. Bir eliyle karnını tutuyor, diğeriyle hala benim elimi sımsıkı kavrıyordu. Durup ona bakınca, yüzündeki o acı dolu ama inatçı ifadeyi gördüm.
"Tylor, biraz duralım... Çok kötüsün," dedim, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek.
Tylor durdu, beni bir ağacın gövdesine doğru hafifçe yasladı. Etrafımızda canavarların hırıltıları ve büyü patlamaları varken, o yine sadece benim gözlerimin içine odaklanmıştı.
"Alisa... Eğer şimdi durursak, bir daha ayağa kalkamam," diye fısıldadı. Eğilip alnını alnıma dayadı, sıcak nefesi soğuk havada bir buhar gibi yükseliyordu. "Ama biliyor musun? Bu ormanda ölmek bile, o gümüş sarayda yaşamaktan daha güzel. Çünkü burada sadece biz varız. Şu an seni öpmemek için kendimi zor tutuyorum ama Ellias'ın bize 'şu an sırası değil' bakışı atmasını istemiyorum."
Hafifçe güldüm, elimi kalbinin üzerine koydum. "Seni her zaman geri getireceğimi biliyorsun, değil mi?"
Tylor sırıttı, o serseri bakışı karanlığı bile aydınlattı. "Biliyorum Kül Kraliçem. Zaten o yüzden bu kadar cesurum. Ölsem bile senin dudakların beni cehennemden geri çeker. Ama şimdi... o gökyüzündeki tahtı Vespera'nın başına yıkmak için o kadim gücü bulmalıyız. Hadi, önümüzdeki şu devasa gölgeyle tanışalım."
Tam o sırada yer sarsıldı. Ormanın kalbinden, gövdesi tamamen siyah dumandan ve kemikten oluşmuş devasa bir Gölge Muhafızı fırladı! Vespera’nın buraya gönderdiği gümüş mızraklar bu yaratığın derisine bile nüfuz edememişti ama bizim karanlığımız farklıydı.
"HERKES POZİSYON ALSIN!" diye kükredi Valtor.
Jaxen ileri atılıp dev baltasını yaratığın bacaklarına savurdu; topraktan yükselen kayalar yaratığı sabitledi. Iris ve Edward, gökyüzünden devasa buz ve ateş topları indirerek yaratığın dikkatini dağıttı.
Ben ise ellerimi iki yana açtım. Tylor’un elinden aldığım o Arven ışığını, kendi içimdeki en koyu gazapla birleştirdim. "ŞİMDİ!" diye bağırdım.
Tylor’un kılıcı altın bir alevle yanarken, benim karanlık dumanlarım onun kılıcına sarıldı. Tylor bir ok gibi ileri atıldı ve kılıcı yaratığın kalbine sapladı. O an, karanlık ve ışığın birleşimi ormanda devasa bir şok dalgası yarattı. Gölge Muhafızı, acı dolu bir çığlıkla binlerce küçük kuzguna dönüşerek dağıldı.
Toz duman dağıldığında, karşımızda sarmaşıklarla kaplı, gümüşün asla dokunamadığı o Kadim Tapınak duruyordu. Tahtı gökyüzünden indirecek, Vespera’yı küle çevirecek olan o güç tam karşımızdaydı.
Tylor bana döndü, yüzündeki kanı koluyla sildi ve elimi tekrar tuttu.
"Hazır mısın? Buradan içeri girdiğimizde, artık sadece birer aşık değil; bu dünyanın kaderini ellerinde tutan iki gazap elçisi olacağız."
Arkamızda orman uğulduyor, yukarıda Vespera’nın gümüş bulutları şimşekler çaktırıyordu. Ama biz, tapınağın o derin karanlığına doğru ilk adımımızı attık.
Karanlık Orman’ın içine doğru attığımız her adımda, dış dünyadaki gümüşün o keskin kokusu yerini nemli toprak ve kadim büyü kokusuna bırakıyordu. Ağaçlar üzerimize eğiliyor, yapraklar sanki birbirine bizim gelişimizle ilgili fısıldıyordu.
"Herkes birbirine yakın dursun!" diye emretti Valtor. Kılıcını kınından çıkarmıştı, gözleri en ufak bir kıpırtıyı bile kaçırmıyordu.
Iris, titreyen elleriyle ufak bir ışık küresi oluşturdu ama ormanın karanlığı o ışığı anında yuttu. "Buradaki karanlık... Alisa, senin karanlığın gibi değil. Bu, çok daha eski bir şey," dedi Iris korkuyla."
Tylor, sendelediğinde hemen koluna girdim. Vücudu ateş gibi yanıyordu; gümüş zehri dondurulmuş olsa da ormanın yoğun enerjisi yaralarını zorluyordu.
"Tylor, bana yaslan. İnat etme," dedim, sesimi sert tutmaya çalışarak.
Tylor, kolunu omzuma attı ve beni kendine daha çok çekti. Yüzü acıyla gerilmişti ama bana bakarken o bildiğim serseri parıltı hala oradaydı. Eğilip kulağıma nefesini verdi:
"Biliyor musun Alisa... Şu an canım çok yanıyor ama senin kokun, Ellias’ın tüm o şifalı bitkilerinden daha etkili. Eğer bu ormanda bayılırsam, beni sakın uyandırma. Sadece senin kucağında kalmak, Vespera’yı öldürmekten daha cazip geliyor şu an."
"Aptal olma Tylor," dedim ama kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. "Seni uyandırmam, direkt sürüklerim."
Tylor hafifçe güldü, göğsü sarsıldı. "Vahşi Kraliçem benim... Tam da bu yüzden sana aşığım. Başka hiçbir kadın, ölmek üzere olan bir prense bu kadar güzel hakaret edemezdi. Şimdi... şu sessizliği duydun mu? Bir şeyler yaklaşıyor."
Aniden, yerin altından sarmaşık gibi simsiyah, kemikten pençeler fırladı! Jaxen, tek bir kükremeyle baltasını yere vurdu. "GERİ DURUN!"
Pençeler Jaxen’in zırhını çizdi ama o geri adım atmadı. Cyrilla, bir gölge gibi ağaçların gövdesinde koşarak havada ters bir takla attı ve pençeleri kökünden kesti. Edward, ellerini havaya kaldırıp ormanın nemini buza çevirerek yaratıkları dondurdu.
Ancak pençeler bitmek bilmiyordu. Vespera’nın gümüş ordusu girmeye cesaret edememişti ama ormanın kendi koruyucuları bizi birer istilacı olarak görüyordu.
Tylor’un acıyla inlediğini duyduğumda, içimdeki o Kül Kraliçesi tamamen uyandı. Gözlerimden siyah dumanlar süzülmeye başladı. Ellerimi yere vurdum ve toprağı karanlığımla mühürledim.
"SİZİ KİMSE DAVET ETMEDİ!" diye haykırdım.
Karanlığım, pençeleri birer birer yuttu, onları toza çevirdi. Orman bir anlığına sustu. Ağaçlar sanki önümde saygıyla yana çekildi. Yolun sonunda, o kadim tapınağın kapıları ilk kez göründü.
Tapınağın kapısına ulaştığımızda, Ellias rünleri incelemeye başladı. Tylor, elimi sımsıkı tuttu. Artık ayakta durmakta zorlanıyordu ama bakışları sarsılmazdı.
"Bu kapıdan girdiğimizde her şey değişecek Alisa," dedi Tylor. "Ruhlarımız bağlanacak, gazabımız tek olacak. Hazır mısın benimle bu ebedi bağa girmeye?"
Arkamızda orman hırıldıyor, yukarıda Vespera'nın gökyüzündeki tahtı gümüş şimşekler çaktırıyordu.
"Hazırım," dedim. Ve kapılar gürültüyle açıldı.
Tylor, kapının eşiğine geldiğimizde artık tamamen bana yaslanıyordu. Nefesleri kesik kesik, o her zaman parlayan altın gözleri yarı kapalıydı. Onu yavaşça kapı pervazına yasladım. Elleri titreyerek yüzümü buldu; parmak uçlarındaki soğukluk içimi ürpertti.
"Alisa..." diye fısıldadı, sesi bu sefer şakacı değil, yakıcı bir ciddiyetteydi. "Eğer içerideki güç beni yutarsa... eğer ruhum o ritüeli kaldıramazsa, sakın arkana bakma. Sen bu dünyanın gördüğü en güçlü kraliçesin. Benim tacım sendin, hep öyle kalacaksın."
Hıçkırığımı bastırıp alnımı onunkine dayadım. "Sus Tylor! Seni buraya ölmen için getirmedim. Biz o gökyüzündeki tahtı Vespera'nın başına yıkacağız, beraber!"
Tylor kanlı dudaklarıyla hafifçe gülümsedi. "O zaman... bana o kraliçe öpücüğünü şimdi ver. Belki Azrail o tadı alınca beni bırakmaya razı olur. Hadi... bu ormanın karanlığı bizi izlerken, bana neden yaşamam gerektiğini hatırlat."
Eğildim ve dudaklarını dudaklarıma hapsettim. Bu bir veda değil, bir meydan okumaydı. Tadı kan, kül ve sonsuz bir aşktı. O an etrafımızdaki ağaçların uğultusu dindi, zaman durdu.
Tam o sırada, ormanın derinliklerinden bir çığlık koptu. Vespera’nın gümüş süvarileri, ormanın muhafızlarını yarıp geçmeyi başarmıştı! Gümüş zırhlı askerler, karanlığın içinden birer karabasan gibi fırladılar.
"GELDİLER!" diye kükredi Jaxen. Baltasını iki eliyle kavrayıp kapının önüne bir barikat gibi dikildi.
Cyrilla, hançerlerini havada döndürerek Tylor’un diğer yanına geçti. "Siz içeri girin! Onları burada benzetmeden kimse bu kapıdan geçemez!"
Iris ve Edward, ellerini birleştirerek kapının önüne devasa bir buz ve ateş duvarı ördüler. Ellias, asasını yere vurup koruyucu rünleri havaya fırlatırken bağırdı: "Acele edin! Bu mühürleri sonsuza kadar tutamayız!"
Valtor, kılıcıyla ilk süvarinin kellesini uçururken bize döndü: "Git Alisa! O gücü al ve bu kâbusu bitir!"
Tylor’u belinden sıkıca kavradım. İçeriden gelen mor ışık bizi çağırıyordu. Tylor, son bir gayretle doğruldu, elimi sımsıkı tuttu ve kulağıma o bildiğim, her şeyi yakıp kül eden tonda fısıldadı:
"Küllerimizden doğmaya hazır mısın, sevgilim? Çünkü bu kapı kapandığında, artık geri dönüş yok. Sadece zafer ya da ebedi bir karanlık..."
Gözlerimi kapının sonundaki o parlak sunağa diktim. "Seninle her şeye hazırım."
Kapılar, biz içeri girdiğimiz anda büyük bir sarsıntıyla, gümüş ordusunun haykırışlarını dışarıda bırakarak kapandı. İçerideki sessizlik sağırdı, ama kalbimizdeki gazap her zamankinden daha gürültülüydü.