Ashen Sarayı’nın yemek salonu, insanı kelimenin tam anlamıyla ezen, nefes almayı zorlaştıran bir ihtişama sahipti. Uzun, üzeri kristallerle boğulmuş masanın başında annem Vespera oturuyordu; bir ölüm meleği kadar kusursuz, bir o kadar da buz gibi. Hemen yanındaki sandalyede ben vardım, tam karşımızda ise krallığın "misafirleri" sıralanmıştı. Ama o masanın yemek yemekle zerre alakası yoktu; orası basbayağı bir savaş alanıydı.
Annem kadehini gümüş bir tıkırtıyla masaya vurduğunda, çatalların porselenlere çarpma sesi bıçak gibi kesildi. "Yemeklerimizi onurlandırdığınız için teşekkürler," dedi annem. Sesi her zamanki gibi donmuş bir göl gibiydi. "Özellikle de... uzun süredir buralarda görünmeyen Tylor Arven’in ani dönüşü... Oldukça şaşırtıcı, öyle değil mi?"
Tylor, annemin o insanı delip geçen bakışlarını hiç istifini bozmadan karşıladı. Tam o saniyede, masanın altından elimi sıktığını hissettim. Avcunun sıcaklığı, parmaklarımı hafifçe bastırışı... "Korkma, buradayım," diyordu sanki."
Bazen insan köklerine dönmek zorunda kalır Kraliçem," dedi Tylor. Sesi pürüzsüz ve dikti. "Özellikle de arkasında bıraktığı şeylerin hâlâ korunmaya değer olduğunu biliyorsa."
Annemin gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı. Tam ortam kopma noktasına gelmişken Valtor araya girdi. Masadaki gerginliği dağıtmakta üstüne yoktu ama bunu her zaman kendi karanlık, alaycı tarzıyla yapardı. "Korumak asil bir eylemdir tabii," dedi Valtor, şarabından rahat bir yudum alırken. Ama gözleri doğrudan benim üzerime dikilmişti. "Ama bazen neyi koruduğunuzu iyi bilmeniz gerekir. Gerçek bir hazineyi mi, yoksa patlamak üzere olan bir bombayı mı?"
Lena hafifçe kıkırdadı. Bu küçücük ses, salonun tepesine çöken o boğucu havayı bir anlığına dağıtıverdi. "Ah Valtor, her şeyi ne kadar da dramatikleştiriyorsun. Belki de Alisa sadece bir prensestir, korunmaya ihtiyacı olan bir çiçek değil." Lena masanın üzerinden bana göz kırptı. Onun bu pervasızlığı, korkusuzluğu içimde bir yerlere su serpiyordu.
Iris tabağına bir şeyler alırken fısıldar gibi konuştu ama sesi hepimizin duyabileceği kadar netti: "Çiçeklerin bile dikenleri vardır Lena. Özellikle de Ashen toprağında yetişenlerin."
Edward Morvath ise önündeki yemeğe elini bile sürmemişti. O zehir gibi çalışan, her şeyi saniyeler içinde analiz eden gözleriyle masadaki herkesi tek tek süzüyordu. "Mesele çiçekler veya bombalar değil," dedi Edward, sesindeki o sakin, ürkütücü tonla. "Mesele zamanlama. Kül Taht’ın efsaneleri sadece çocukları korkutmak için anlatılan masallar değil Alisa. Bunu sen de çok iyi biliyorsun, değil mi? Geceleri duyduğun o fısıltılar... Onlar sana tam olarak ne anlatıyor?"
Annem, Edward’ın bu sorusuyla birlikte elindeki çatalı sertçe masaya bıraktı. Salon bir anda mezar sessizliğine büründü. Kalbimin boğazımda attığını hissedebiliyordum, ritmi kulaklarımdaydı. Ama o an fark ettim; Edward bana saldırmıyordu, aksine yardım ediyordu. Annemin neyi, ne kadar bildiğini çözmeye çalışıyordu.
"Fısıltılar duyduğumu da nereden çıkardın Edward?" diye sordum. Sesimin titrememesi için dişlerimi birbirine bastırıyordum.
"Çünkü," dedi Edward masaya doğru hafifçe eğilerek, "sen o tahtın tek mirasçısısın. Ve miras dediğin şey sadece altın ve topraktan ibaret değildir Alisa. Bazen sadece sana ait olan, seninle büyüyen bir karanlıktır."
"Bu kadar yeter," diyerek sözü kesti annem. Sesi salonun duvarlarında yankılandı. "Alisa’nın kaderi bu masada meze yapılacak bir tartışma konusu değil. O benim kızım ve benim kurallarıma göre yaşayacak.
"Valtor aniden, sandalyesini geriye iterek ayağa kalktı. "Müsaadenizle Kraliçem, Prenses’in biraz temiz havaya ihtiyacı var gibi görünüyor. Rengi bembeyaz oldu. Ona bahçeye kadar eşlik etmeme izin verin."
Tylor da hiç vakit kaybetmeden fırladı yerinden. "Ben de geliyorum. Sonuçta eski arkadaşız, konuşacak çok şey birikti."
Annem ikisine de nefret dolu bir bakış fırlattı ama soyluların önünde büyük bir rezalet çıkarmak istemediği her halinden belliydi. "Gidin," dedi, kelimeyi tükürür gibi.
Bahçeye çıktığımızda, Lena, Iris ve Edward da çok dikkat çekmeden arkamızdan süzüldü. Muhafızların bizi duyamayacağı, gölgede kalan bir köşeye çekildiğimizde Valtor hemen kolumu tuttu. "Alisa, iyi misin? Edward bilerek üzerine gitti, kadının tepkisini ölçmek zorundaydık."
"Biliyorum," dedim, göğsüm sıkışarak derin bir nefes alırken. "Ama o fısıltılar... Edward haklı. Onları gerçekten duyuyorum."
Tylor iki eliyle ellerimi kavradı, gözlerinin içi titriyordu. "Bize anlat Alisa. Biz senin düşmanın değiliz. Bu ekip... Valtor, Lena, hepimiz seni bu saraydan, bu kadının elinden sağ salim çıkarmak için buradayız.""Gerçekten mi?" dedim, her birinin gözlerinin içine tek tek bakarak. İçimdeki o güvensizlik duvarı sarsılıyordu. "Neden bana yardım ediyorsunuz?"
Lena öne doğru bir adım atıp elimi tuttu. "Çünkü sen bizim arkadaşımızsın Alisa. Ve hiçbir prenses, kendi annesinin kurbanı olmayı hak etmez. Biz sadece farklı krallıkların varisleri değiliz; biz artık senin aileniz."
O an dank etti kafama. Bu masadaki herkes dışarıya karşı birer rol kesiyordu, maskeler takıyordu ama sadece benim yanımdayken o maskeleri tamamen indiriyorlardı. Valtor o sert, korumacı tavrıyla, Tylor içindeki o sönmeyen aşkla, Edward dehasıyla, Lena ve Iris ise saf sadakatleriyle etrafımda aşılmaz bir duvar örmüşlerdi.
"Kül Taht uyanıyor," dedim sesimi neredeyse duyulmayacak bir fısıltıya düşürerek. "Ve elbisemin altında... avucumun içinde bir şeyler yanıyor."
Elimi yavaşça açıp onlara gösterdiğimde, Edward’ın gözlerinde bir parıltı çaktı. "İşte bu," dedi fısıldayarak. "Başlıyor. Ama bu sefer yalnız değilsin Alisa. Bu sefer arkanda koca bir dünya var."
Tylor beni aniden kendine doğru çekti, kollarının arasındaki güven hissi sarsılmazdı. Kulağıma eğilip fısıldadı: "Seni asla bırakmayacağım. Bu saray kül olup yansa bile, seni o yangının içinden çekip alacağım."
Hemen tylor'a fırladım "Sen neden hâlâ buradasın? 3 yıl önce gittin ve şimdi geri dönüyorsun ve haberini bile alamadım! Kahretsin, tüm Hata bende" sesim endişeli ve son derece kırılgan çıkıyordu ama hırçın ve ona son derece dik durmaya devam ettim
"Seni 3 yıl bekledim."
"Ve ben, o üç yılın her saniyesinde sana geri dönebilmek için savaştım. Şimdi bana söyle... Hangimiz daha çok bekledi?"
Hâlâ anlayabilmiş değildim fakat bir anda maziye daldım... O gülümseme.. O bakışlar...
Benim tanıdığım Tylor Arven... Sanki hâlâ eskisi gibiyiz o bahçede oynadığımız, koşuşturduğumuz, konuştuğumuz zamanlar birlikte geçirdiğimiz vakitler Arven ve Ashen sınırlarında buluştuğumuz zamanlar aklımda canlandı. Yüzü o kadar kusursuz ki... Hâlâ onu seviyordum aslında onu sevmeyi hiç bırakmamıştım fakat ona çok kırgın ve bir o kadar da sinirliydim.
"Neden gelmedin? Neden haber vermedin? Ne oldu? " Dedim içimi kaplayan bir merakla.
""Babam... Biliyorsun ki Arven'in varisiyim. En büyük veliaht benim. Arven'de veliahtlar, gücü miras almaz; önce onu taşımayı öğrenir. Bu yüzden beni uzak bölgelere gönderdiler. Döneceğim günü ben bile bilmiyordum." İçimdeki öfke söyledikleriyle ilk kez sendeledi. Onu suçlamak istiyordum ama gözlerindeki yük, kelimelerinden daha ağırdı. "Ama ant biçerim ki seni sevmeyi hiç bırakmadım."
Bir anda kalbim yumuşadı ve bu son sözleriyle aniden gözlerim doldu. ve dudaklarım kıvrıldı; dudaklarımda küçük bir tebessüm oluştu.
"Bir daha olmasın, şapşal adam."
"O unvanı senden aldıysam, ömür boyu taşırım."




