İçeriğe geç

Kül Taht

Bölüm 2 · 3 dk okuma

Kül Taht

Bölüm 2

Tahtın Gölgesinde

Ashen’da sabahları sessizlik hayra alamet değildi. Normalde aşağıda, mutfak tarafında bakır kap kacakların birbirine vurma sesi ta benim odama kadar tırmanırdı. Ama o sabah, sanki koskoca saray tek bir gecede mezarlığa dönmüştü. Yataktan fırlayıp pencereye koştum. Dışarıda yaprak kıpırdamıyordu ama odanın tülü, görünmez bir el dokunmuş gibi kendi kendine dalgalanıyordu. Annemin o uğursuz lafı kulaklarımda çınladı:

"Bu sarayda bir şey durduk yere oynuyorsa, kesin arkasından bir pislik çıkacaktır."

İçimden, Alisa, dedim, bu sefer gerçekten sıçtın.

Tam o sırada kapı öyle bir tırmalandı ki kalbim ağzıma geldi. Hizmetçim Mia, kapı aralığından fısıldarken nefesi kesilecek gibiydi: "Prensesim... Kraliçe salonda. Hemen.""Hemen" mi? Annem, kıyamet kopsa asaletinden ödün vermemek için adımını yavaş atan bir kadındı. Eğer o acele ediyorsa, sarayın çatısı çökmek üzere demekti. Üzerime ne bulduysam geçirip koridora fırladım.

Hava resmen kurşun gibi ağırlaşmıştı, nefes almak bile göğsümü acıtıyordu. Duvar diplerinden görünmeden kaçmaya çalışan hizmetçileri, elleri kılıçlarının kabzasında, her an birini doğrayacakmış gibi bekleyen muhafızları geçtim. Kimse kimsenin gözüne bakmaya cesaret edemiyordu. Mermer zeminde yankılanan ayakkabılarımın o 'tak tak' sesi bile suçluluk psikolojisi yaratıyordu; herkes gizli gizli beni süzüyordu.

Büyük salonun o koca meşe kapıları ardına kadar açıldığında, içerideki kalabalığı görüp eşikte kalakaldım. Annem tahtında her zamanki gibi dimdik, bir heykel gibi oturuyordu ama tırnaklarını tahtın kenarına öyle bir geçirmişti ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Sadece bizim konsey de değil, sınır krallıklarının ne kadar tekinsiz, ne idüğü belirsiz adamı varsa hepsini toplamışlardı.

Gözlerim deli gibi o kalabalığı tararken loş bir köşede Edward’ı seçtim. Elindeki şarap kadehini hafifçe sallıyordu. Beni fark ettiği an, o dudak kenarına yerleşen, sadece bana gösterdiği o belli belirsiz gülümseme belirdi. Tanrım... O an göğüs kafesimin içinde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Bu kadar namlunun, bu kadar zehirli bakışın arasında sadece ona bakarken güvende hissetmek tam bir aptallıktı ama kendime engel olamıyordum. Herkes beni bir av gibi incelerken, Edward’ın o sakin gözleri sırtımdaki tüm o ürpertiyi bir anlığına silip süpürdü. Bu deliliğin ortasında nefes alabildiğim tek sığınak oydu.

Tam o sırada arkamdaki kapı gürültüyle sarsıldı.

O tok ayak sesini nerede duysam tanırdım. Tylor Arven.

Onu en son üç yıl önce, sarayın arkasındaki o çamurlu bahçede, bahçıvandan aşırdığı elmaları bana uzatırken görmüştüm. Ama karşımdaki adam o çocuk değildi artık. Omuzları genişlemiş, yüzü adeta mermerden oyulmuş gibi buz kesmişti. Gözleri salonda hızla dolandı ve en son gelip bende çakılı kaldı. Yemin ederim ikimizin de nefesi aynı saniyede kesildi. Yılların araya soktuğu o saçma mesafe bir anda buharlaştı, bana bakan yine eski Tylor’dı. Ama bu çok kısa sürdü; hemen çenesini sıktı, kafasını sertçe çevirdi. Yumruklarını öyle sıkmıştı ki parmakları patlayacak sanırsınız. En az benim kadar dehşete düştüğü, o gergin duruşundan okunuyordu.

Fakat salonu asıl felç eden o değildi.

Kapılar son bir kez, bu sefer ağır ağır, tehditkar bir sessizlikle açıldı.

Valtor içeri adımını attığı an salondaki o uğultu bıçak gibi kesildi. Hiç acele etmiyordu. O heybetli, bastığı yeri titreten adımlarıyla yürürken bizim en kıdemli muhafızların bile istemsizce geri çekildiğini gördüm. Küçüklüğümden beri onun bu duruşuna, tek bir bakışıyla herkesi hizaya getiren o mutlak gücüne hayran olmaktan kendimi alamazdım zaten. Annem bile tahtında hafifçe doğruldu, o kibirli kadın resmen savunma pozisyonu almıştı. Valtor kimseye eğilmedi, selam vermedi. Salonun tam ortasında durdu. Çocukken arkasına saklandığım o devasa duvar, şimdi tam karşımda bir yabancı gibi dikiliyordu.

Bakışları salonu yavaşça tarayıp en son bana çarptı. İçimden kopan o çocuksu dürtüyle az kalsın ona doğru bir adım atacaktım. Ne de olsa başım her sıkıştığında beni koruyan, arkamı toplayan abimdi o benim. Bakışlarında bir öfke, bir kızgınlık görsem yemin ederim rahatlardım. En azından "Hâlâ Alisa’yım onun için, bana karşı bir duygusu var" derdim. Ama hayır... O gözlerde en ufak bir sıcaklık kırıntısı bile yoktu. Bana bomboş, dümdüz bakıyordu. Sanki karşısındaki o çok sevdiği kız kardeşi değil de, bir sonraki hamlede feda edeceği piyonlardan biriydim.

İşte o an göğsüme koca bir taş oturdu. Beni bu saraydaki herkesten, her şeyden koruyacağına inandığım o adam bile beni çoktan gözden çıkardıysa, bu salondan sağ çıkamayacağım ilk kez kafama dank etti.

Bölüm sonu

7 yorum