İçeriğe geç

Kül Taht

Bölüm 29 · 8 dk okuma

Kül Taht

Bölüm 29

Bir Kalbin Duruşu

Tylor’un bir kolu Valtor’un, diğeri benim omzumdaydı. Ayaklarını sürüyerek ilerliyor, her adımda dudaklarının arasından boğuk bir inilti kaçıyordu. Sargılarından sızan kan, beyaz gömleğini tamamen kızıla boyamıştı. Ağrı kesiciler yüzünden benim de başım dönüyordu ama onun her sarsılışında kendimi zorlayarak daha sıkı tutuyordum.

"Dayan Tylor... Az kaldı," diye fısıldadım, sesim yorgunluktan çatallanmıştı.

Tylor başını zorlukla kaldırdı, terden yapış yapış olmuş saçlarının arasından bana baktı. O serseri gülüşünden eser yoktu; gözleri acıdan bulanıklaşmıştı. "Alisa... beni... bırakın," dedi hırıltıyla. "Yavaşlatıyorum sizi... Gölge Avcıları... seni korur."

"Kapa çeneni Tylor!" diye çıkıştı Valtor, onu daha sert kavrayarak. "Seni burada bırakırsam baban beni diri diri gömer. Hem bu kız seni bırakmaktansa bu tüneli tepemize yıkar, biliyorsun."

Önümüzde ve arkamızda, Kral Cedric’in gönderdiği elli Gölge Avcısı sessiz birer hayalet gibi ilerliyordu. Yüzleri simsiyah maskelerle kaplıydı ve zırhları hiç ses çıkarmıyordu. Birden, en öndeki avcı elini kaldırarak grubu durdurdu.

Tünelin ilerisinden metalin metale sürtünme sesi geldi. Vespera’nın gümüş suikastçıları sandığımızdan daha hızlı sızmıştı.

"Geri çekilin!" diye emretti Gölge Avcıları'nın lideri. Sesi metalik ve duygusuzdu.

Bir anda tünelin tavanından gümüş zincirler sarkmaya başladı. Vespera’nın suikastçıları duvarlardan adeta akarak üzerimize çullandı. Valtor, Tylor’u bana doğru yaslayıp kılıcını çekti. Tylor’un tüm ağırlığı üzerime bindiğinde dizlerim neredeyse kırılacaktı. Duvara yaslanıp onu kucağıma doğru kaydırdım.

"Tylor, sakın gözlerini kapama!" diye bağırdım, bir yandan ellerimden çıkan siyah dumanlarla bize yaklaşan bir suikastçıyı geri fırlatırken.

Tylor, sırtını soğuk taşa yaslamış, nefes nefese bana bakıyordu. Ölümün kıyısındaydı ama elini titreyerek yanağıma uzattı. Kanlı parmak izi tenimde sıcak bir iz bıraktı.

"Bak... yine... kahramanlık yapıyorsun," diye fısıldadı Tylor, acıyla sırıtmaya çalışarak. "Böyle... çok vahşi görünüyorsun Alisa. Keşke... daha uygun bir yerde olsaydık."

"Hala şaka yapıyorsun ya!" dedim, gözyaşlarım korkuyla karışırken. "Canın bu kadar yanarken nasıl bunu yapabiliyorsun?"

Tylor hafifçe öksürdü, ağzının kenarından ince bir kan sızdı.

"Çünkü... sen korkunca... daha çok bağırmanı istemiyorum. Sadece... bana odaklan. Ben iyiyim... sadece biraz... uyumak istiyorum."

"Hayır! Uyuma! Tylor, bak bana!" Onu sarsmamak için omuzlarından hafifçe tuttum. "Eğer uyursan, uyandığında seni öpmem! Duydun mu? Bir daha asla!"

Tylor’un göz kapakları ağırlaşırken hafifçe kıkırdadı. "İşte bu... en kötü tehditti... Tamam... uyanık kalacağım... Sırf o öpücük için..."

Gölge Avcıları, gümüş suikastçıları karanlığın içinde ustalıkla avlıyordu. Tünel, büyü patlamaları ve metal sesleriyle bir cehenneme dönmüştü. Edward ve Iris, tünelin girişini tamamen çökertmek için büyük bir büyü hazırlığına başladılar.

"ŞİMDİ!" diye bağırdı Edward.

Büyük bir gürültüyle tünelin tavanı arkamızdan çöktü ve suikastçılarla aramızda devasa bir kaya yığını oluştu. Toz bulutunun içinde Valtor tekrar yanımıza geldi.

"Burada kalamayız, kan kokusuna tekrar gelecekler!"

Tylor’u tekrar ayağa kaldırmaya çalıştığımızda bu sefer bilinci tamamen kapandı. Kolları yanlara düştü. Auriel’in şifacıları uzaktaydı ve Arven’in "Karanlık Yolu" şimdi her zamankinden daha ıssızdı.

Tünelin çöken kısmından yükselen toz bulutu görüşümüzü kapatırken, önümüzdeki elli kişilik gruptan üç figür ayrıldı. Maskelerini yavaşça indirdiklerinde, Tylor’un baygın bakışları bir anlığına titredi.

En önde, gümüşten bir zırh yerine simsiyah, hafif deri bir zırh giyen, belinde çift hançer taşıyan Cyrilla duruyordu. Keskin, kedi gibi gözleri odayı taradı ve doğrudan bana kilitlendi. Hemen sağında, devasa bir balta taşıyan ve her hareketiyle yeri sarsan Jaxen; solunda ise elinde hiçbir silah tutmayan ama parmak uçlarından mor bir duman sızan, grubun büyücüsü Ellias vardı.

"Prensi bu halde görmek... Vespera gerçekten haddini aşmış," dedi Cyrilla, sesi buz gibi bir rüzgarı andırıyordu. Bana yaklaştı, yüzü yüzüme santimler kalana kadar durmadı. "Sen... Ashen’in kızı. Eğer Tylor senin yüzünden ölürse, o tünelin sonunu göremezsin."

"Cyrilla, sırası değil!" diye uyardı Ellias, sakin ama otoriter bir sesle. "Tylor’un nabzı düşüyor. Gümüş zehri damarlarına iyice yerleşmiş."

Tam o sırada, arkamızdaki kaya yığını büyük bir gürültüyle patladı! Vespera’nın en seçkin "Gümüş Cellatları" kayaları eriterek içeri sızmıştı.

"Jaxen, yolu aç! Ellias, korumayı kur! Cyrilla, kızı ve prensi alıp ilerle!" diye kükredi Jaxen, dev baltasını omuzlayarak.

Jaxen ileri atıldı; baltasının her savruluşu tünelin duvarlarını sarsıyor, gümüş suikastçıları kağıt gibi ikiye bölüyordu. Ellias ise ellerini yere vurarak mor bir enerji kalkanı oluşturdu. Gümüş oklar bu kalkana çarptığında küle dönüşüyordu.

Cyrilla, Tylor’un diğer koluna girdi. Onunla birlikte ilerlerken Tylor hafifçe inledi, bilinci gidip geliyordu. Başını omzuma yasladı ve o ateşler içindeki haliyle bir şeyler mırıldandı.

"Alisa... Cyrilla’ya bakma... o çok kıskançtır," diye fısıldadı Tylor, acıyla karışık bir kıkırtıyla. "Seni... koruduğum için... bana kızacak."

"Sus artık Tylor, hala konuşuyorsun!" dedim, bir yandan ellerimden çıkan siyah dumanları Ellias’ın kalkanına destek olarak gönderirken.

Cyrilla bana ters bir bakış attı. "Hala onunla cilveleşiyor olman inanılmaz. O ölüyor, farkında mısın?"

"Ölmeyecek!" diye bağırdım, sesim tünelde yankılandı. "Ben izin vermedikçe hiçbir yere gidemez!"

Tünelin çıkışına yaklaştığımızda, suikastçıların sayısı arttı. Jaxen, onlarca düşmanın ortasında kalmıştı. "GİDİN!" diye bağırdı dev adam. Baltasını yere vurarak tünelin tavanını tamamen çökertti. Kendi arkada kalarak suikastçıları ve yolu tamamen kapattı.

"JAXEN!" diye haykırdı Lena ve Iris, ama Ellias bizi ileri itti.

"Durmayın! Jaxen ne yapacağını bilir, Arven’in kayaları onu öldüremez!"

Tünelin sonundaki gizli kapağı açıp dışarı fırladığımızda, kendimizi Arven’in sisli ormanlarının derinliklerinde bulduk. Tylor kollarımızda tamamen yığıldı. Cyrilla hemen yere çöktü, Tylor’un göğsündeki sargıları açtığında hepimiz dehşetle geri çekildik. Gümüş zehri, siyah damarlar halinde kalbine ulaşmak üzereydi.

Cyrilla bana döndü, gözlerinde ilk kez korku vardı. "Alisa, senin karanlığın... Tek çare o. Onu dondurman lazım, yoksa kalbi duracak."

Alisa, şimdi!" diye kükredi Ellias. Gözleri tamamen mor bir ışıkla kaplanmıştı. "Zehir kalbe girmek üzere, onu karanlığınla mühürle yoksa Ellias’ın büyüsü onu söküp atamadan Tylor’u kaybedeceğiz!"

Tylor’un yanına çöktüm. Avuçlarımı Ellias’ın ellerinin üzerine, Tylor’un o buz kesmiş göğsüne bastırdım. İçimdeki o dipsiz karanlığı serbest bıraktığımda, siyah dumanlar Tylor’un damarlarına bir ağ gibi yayıldı. Gümüş zehri, karanlığın soğukluğuyla karşılaştığında Tylor’un bedeni yay gibi gerildi, kemiklerinin çatırdayışını duydum.

"ACITIYORSUN!" diye bağırdı Cyrilla, hançerlerini çekip etrafımızda fırıl fırıl dönerken. "Onu kurtarmıyor, öldürüyorsun Ashen kızı!"

"Kapa çeneni Cyrilla!" diye bağırdım, gözlerimden siyah yaşlar süzülürken. "Onu benden başka kimse tutamaz!"

Tylor’un gözleri fal taşı gibi açıldı, bilinci acıyla yerine geldi. Elimi öyle bir sıktı ki kemiklerimin kırılacağını sandım. Kanlı dudaklarından bir feryat koptu: "ALİSA... DURMA... DEVAM ET!"

O sırada sisin içinden ilk süvari fırladı. Gümüş zırhlı atı, devasa bir gölge gibi üzerimize çökecekken Jaxen (tünelden bir şekilde sağ çıkmış, üzeri toz toprak içinde) dev baltasını havada döndürerek atın bacaklarını biçti.

"BURADALAR!" diye kükredi Jaxen. "Ellias, acele et! Onları daha fazla tutamayız!"

Vespera’nın gümüş okları yağmur gibi üzerimize yağmaya başladı. Cyrilla, bir gölge gibi ağaçtan ağaca zıplayarak okçuları daha yaylarından ok çıkmadan avlıyordu. Ama sayıları çok fazlaydı.

Ellias, son bir hamleyle Tylor’un göğsündeki zehri mor bir duman halinde çekip kendi koluna transfer etti. Kendi damarları anında kararmaya başlarken acıyla inledi. "Zehri dondurdum... Ama Tylor’un kalbi durdu! Alisa, ona hayat ver! Karanlığınla değil, ruhunla!"

Tylor’un başı yana düştü, o sarsılmaz kalp atışı durmuştu. Dünya o an benim için sessizliğe büründü. Ne süvarilerin naraları, ne Jaxen’in balta sesleri... Sadece Tylor’un solan yüzü vardı.

Onu omuzlarından tutup sarstım. "Hayır... Hayır, gidemezsin! Bana söz verdin!"

Eğildim ve dudaklarını dudaklarıma bastırdım. Bu bir öpücük değildi; bu, ruhumun yarısını ona üflemekti. İçimdeki tüm yaşam enerjisini, o karanlığın altındaki saf sevgiyi onun sönmekte olan ateşine gönderdim.

Tylor’un göğsü aniden büyük bir nefesle şişti. Gözlerini açtı, altın sarısı hareleri ormanın karanlığında bir güneş gibi parladı.

"Görünüşe göre... cehennemin kapısında... beni bekleyen bir kraliçe var," diye fısıldadı Tylor, sesi zayıf ama canlıydı. "Sözünü... tuttun Alisa."

"GİTMEMİZ LAZIM!" diye bağırdı Edward, Iris’le birlikte devasa bir ateş duvarı örerek süvarileri yavaşlatırken.

Jaxen, Tylor’u tek hamlede omuzladı. Cyrilla önümüzü açarken, Ellias yaralı kolunu tutarak bizi ormanın kalbindeki gizli mağaraya, Arven’in son sığınağına doğru yönlendirdi. Arkamızda bıraktığımız orman, Vespera’nın gümüş ordusuyla yanarken; biz karanlığın, kanın ve imkansız bir aşkın gölgesinde yola devam ediyorduk.

Sisin içinde saklanan o gizli mağaraya ulaştığımızda, hava buz gibiydi ama içerideki gerilim dışarıdaki savaştan daha yakıcıydı. Tylor, Jaxen’in omzunda bilinci yarı açık bir haldeyken, Cyrilla hıncını alamamış gibi bana doğru bir adım daha attı.

"Onu bu hale getirdiğin yetmedi, şimdi bir de ruhunu mu kirletiyorsun?" diye kükredi Cyrilla. Hançerinin ucunu boğazıma doğrulttu. "Senin o kara kanın onun damarlarına girdikçe, o bizim tanıdığımız Tylor olmaktan çıkıyor. Sen bir zehirsin Alisa!"

Ben tam karanlığımı serbest bırakıp ona karşılık verecekken, mağaranın rutubetli duvarlarında sert bir ses yankılandı.

"YETER ARTIK CYRİLLA!"

Bu ses Valtor’dan gelmişti. Her zamanki alaycı tavrı gitmiş, yerine buz gibi bir ciddiyet gelmişti. Valtor, Cyrilla’nın hançer tutan elini öyle bir hızla kavradı ki, Cyrilla bile ne olduğunu anlayamadı.

"Ona bir kez daha dokunursan, o hançeri kimin dövdüğünü unutmana sebep olurum," dedi Valtor, sesi ölümcül bir sakinlikteydi. "Alisa olmasaydı Tylor şu an o tünelin girişinde gümüş bir heykel olarak kalmıştı. O kız acıdan ayakta duramıyorken bile Tylor için dünyayı yakıyor. Senin sadakatin sadece bir takıntı, ama onunki bir feda."

Cyrilla elini hırsla geri çekti, gözleri öfkeden yanıyordu. Ama Valtor’un arkasında Jaxen’in de kollarını kavuşturup onaylarcasına bakması, onu tamamen yalnız bıraktı.

Mağaranın derinliklerinde, Ellias’ın hazırladığı taş yatağa Tylor’u yatırdık. Tylor’un nefesleri artık hırıltılı birer ıslık gibiydi. Gözlerini zar zor araladı, bakışları tavanın karanlığında bir şeyler arıyor gibiydi.

"Alisa..." diye fısıldadı. Sesi o kadar zayıftı ki, duymak için yanına eğilmem, kalbimi susturmam gerekti.

"Buradayım, buradayım sevgilim," dedim, ellerini dudaklarıma götürerek. Elleri buz gibiydi, o her zamanki yakıcı sıcaklığı gitmişti.

"Çok... soğuk," dedi Tylor. Vücudu aniden titremeye başladı. Zehir dondurulmuştu ama verdiği hasar Tylor’un bedenini bir harabeye çevirmişti. "Cennetin kapısındaki... öpücük... yetmedi galiba."

Hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi. "Gitme Tylor. Bak, herkes burada. Kurtulacağız."

Tylor hafifçe gülümsedi, ama bu gülüş canımı her şeyden çok yaktı. "Biliyor musun... Arven’in efsanelerinde... bir kuzgun sevdiği için ölürse, küllerinden bir yıldız doğarmış. Ben... senin yıldızın olacağım Alisa."

"Hayır!" diye bağırdım, başımı göğsüne yaslayarak. "Yıldız falan olma! Yanımda kal, nefes al, bana o sinir bozucu şakalarını yap! Yalvarırım Tylor, beni bu karanlıkta tek başıma bırakma!"

Tylor’un elini saçlarımda hissettim. Son bir gayretle parmaklarını saçlarımın arasına geçirdi. "Ağlama... Kül Kraliçem... Sen ağlayınca... gökyüzü kararıyor."

Eli yavaşça gevşedi. Saçlarımın arasından kayıp taş zemine düştüğünde çıkan o tok ses, mağaradaki tüm yaşam enerjisini emdi sanki. Gözleri açık kalmıştı ama o altın sarısı harelerdeki ışık sönmüştü.

Ellias hemen yanına atıldı, elini Tylor’un boynuna koydu. Odadaki herkes nefesini tuttu. Lena ve Iris birbirine sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladılar. Edward başını duvara yaslayıp yumruğunu sıktı.

Ellias başını yavaşça iki yana salladı. "Nabız... durdu."

Mağarada öyle bir sessizlik oldu ki, dışarıdaki fırtınanın sesi bile dindi. Ben ise Tylor’un cansız bedenine sarılmış, onun artık atmayan kalbinin üzerinde hıçkırıklara boğulmuştum.

"Geri dön..." diye fısıldadım, sesim bir kraliçenin değil, her şeyini kaybetmiş bir yetimin sesiydi. "Tylor, lütfen geri dön..."

Dışarıda Vespera’nın ordusunun borazanları zafer çığlığı gibi yankılanırken, mağaranın içinde bir devir kapanıyordu. Kül Taht’ın varisi, kalbinin yarısını o soğuk taş yatakta bırakmıştı.

Bölüm sonu

1 yorum