Kamp ateşinin başında Lena ve Iris, buldukları meyveleri birbirlerinin kafasına fırlatarak şakalaşıyordu. Edward, elindeki haritayı ciddiyetle inceliyor gibi görünse de, Iris’in kahkahalarına gizlice gülümsediğini görebiliyordum. Valtor ise bir ağacın gölgesinde, her zamanki mesafeli ve karanlık havasıyla oturmuş, sanki dünyayı sadece izleyerek yargılıyordu. Elara ise biraz uzakta, bir kayanın üzerinde kılıcını parlatıyordu; o asil ve mesafeli duruşu hala oradaydı ama en azından artık bir düşman değildi.
Tylor yanıma gelip, kolunu omzuma attığında tüm o savaş yorgunluğu bir anda uçup gitti.
"Bak şunlara," dedi Tylor, Lena'nın yanlışlıkla meyveyi Valtor'un kafasına isabet ettirişini izlerken. "Dünyayı kurtarmaya çalışan ekip bu mu gerçekten? Valtor şimdi onu oraya gömecek."
Valtor, kafasına çarpan meyveyi eliyle tutup sakince yediğinde herkes donup kaldı. "Tatlıymış," dedi Valtor buz gibi bir sesle. Lena sevinçten çığlık atarken, Tylor beni hafifçe kolumdan çekip grubun dışına yönlendirdi.
"Biraz hava alalım mı, Kül Kraliçem?"
Göl kıyısına, ay ışığının suya vurduğu o sessiz köşeye geldiğimizde, Tylor arkamdan sarıldı. Çenesini omzuma yasladığında kokusunu içime çektim. Savaşın isli kokusundan sonra, Tylor’un o güven veren sıcaklığı en büyük ödülümdü.
"Hala titriyorsun," dedi Tylor, ellerimi tutarak.
"Sadece... Her şeyin bittiğine inanmak zor," diye mırıldandım. Döndüm ve onun o yakışıklı, hafif serseri ama bir o kadar da derin bakan gözlerine baktım. "Beni koruduğun için teşekkür ederim."
Tylor hafifçe sırıttı, o kendine has, flörtöz bakışını attı.
"Seni korumadım Alisa. Ben sadece benim olana sahip çıktım."
Hafifçe göğsüne vurdum. "Yine mi o sahiplenici tavırlar? Vespera’dan kurtuldum ama senden kurtuluş yok galiba."
Tylor ellerimi bırakıp belimi kavradı ve beni kendine daha sert çekti. Aradaki o milimetrelik mesafeyi yok ederken sesi iyice fısıltıya dönüştü:
"Benden kurtulmak istediğini sanmıyorum."
Elimi Tylor’un ensesine attım, parmaklarımı saçlarının arasında gezdirdim. "Belki de istemiyorumdur," dedim, sesimdeki o cilveli tonu gizlemeyerek. "Ama bir prensesi etkilemek için daha fazlasına ihtiyacın var."
Tylor hafifçe güldü, burnunu burnuma sürttü. O an ormanın tüm sesleri sustu.
"Daha fazlası mı?" dedi ve ekledi: "Ömrümü sana vermeye hazırken, bir öpücük az kalır."
Ve o an, Tylor dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Önce yumuşak ve çekingen, sonra tüm o savaşın, özlemin ve korkunun acısını çıkarırcasına tutkulu bir öpücüktü bu. Küllerin arasında filizlenen o ilk çiçek gibiydi. Kalbim göğüs kafesimi zorlarken, Tylor’un elleri belimde sıkılaştı, sanki beni asla bırakmayacağını kanıtlamak ister gibi.
Geri çekildiğimizde ikimiz de nefes nefeseydik. Tylor alnını alnıma yasladı, gözleri parlıyordu.
"Artık sadece benimsin Alisa. Ne Vespera, ne taht... Sadece ben ve sen."
Kıkırdayarak başımı göğsüne yasladım. "Tamam Tylor, anladık. Ama eğer Lena bizi izliyorsa, seni gerçekten öldürürüm."
Tylor arkasındaki çalılıklara bir taş fırlattı; oradan bir "Aman be!" sesi ve kaçışan ayak sesleri geldi. Lena ve Iris bizi gerçekten izliyordu. Tylor kahkahayı basarken, ben de hayatımda ilk kez gerçekten mutlu olduğumu hissettim.
Tylor, çalılıklardan gelen "Aman be!" sesine ve kaçışan ayak seslerine bakıp muzipçe sırıttı. Beni kendine daha çok çekip burnumun ucuna küçük bir öpücük kondurdu.
"Gördün mü?" dedi Tylor, sesi o serseri ama yakıcı tonundaydı. "Seyircimiz bile var. Bir dahaki sefere bilet mi kessek?"
Hafifçe göğsüne vurdum, gülmekten kendimi alamıyordum. "Tylor, ciddiyetin bu kadarı mı gerçekten? Az önce hayatımızın en epik anını yaşıyorduk, sen bilet diyorsun."
Tylor ellerini belimden çekmeyip beni hafifçe sallamaya başladı, sanki ormanda sessiz bir dans ediyorduk. "Epik anlar her zaman yaşanır Alisa. Ama seni böyle kızartmak... İşte bu benim asıl uzmanlık alanım."
Tam o sırada, kamp ateşinin oradan Iris’in sesi yankılandı: "Alisaaa! Tylor seni yemediyse çorba hazır! Ama Tylor'a yok, o zaten doydu bence!"
Lena’nın kıkırdaması ve Edward’ın "Iris, çocukları rahat bırak!" diye müridini sakinleştirme çabaları göl kıyısına kadar geliyordu. Tylor gözlerini devirdi ama yüzündeki o mutlu ifade hiç bozulmadı.
"Bu ekip varken bize romantizm haram," dedi Tylor kulağıma doğru fısıldayarak. "Ama dert etme, gece daha uzun."
Elimi tuttu ve kamp ateşine doğru yürümeye başladık. Ateşin başına döndüğümüzde, Valtor her zamanki gibi bir köşede asaletle oturmuş, kadehinden bir şeyler yudumluyordu. Elara ise kılıcını nihayet kınına sokmuş, Iris’in uzattığı kaseye kuşkuyla bakıyordu.
"Alisa," dedi Elara, sesi o buzdan ama artık daha yumuşak asaletindeydi. "Tylor'un yüzündeki o aptal gülümsemenin sebebi sensin galiba. Gümüş kanımızı biraz fazla hızlı ısıtıyorsun."
Tylor hemen araya girdi, göğsünü kabartarak:
"Kıskanma baldız, sana da bir Valtor buluruz elbet."
Valtor, içtiği şeyi neredeyse püskürtecekti. Bakışlarıyla Tylor’u oracıkta küle çevirebilirdi ama sadece "Dua et bugün havamdayım, çakal," demekle yetindi.
Ateşin başına oturduk. Tylor, kasesini bir kenara bırakıp başını dizime yasladı.Tylor dizimde yatarken, parmaklarımın arasında dolanan saçlarının yumuşaklığına rağmen içimdeki huzursuzluk geçmiyordu. Annem Vespera o yıkıntıların arasında hâlâ kraliçeydi ve onun gümüş gölgesi, biz ne kadar uzağa kaçarsak kaçalım ensemizdeydi.
"Neye daldın yine?" diye mırıldandı Tylor. Gözlerini açmadan elimi yakalayıp avucumun içini öptü. "Hâlâ o koca tacı mı düşünüyorsun?"
"Tacın bende olmadığını düşünüyordum," dedim iç çekerek. "Vespera hâlâ orada, o tahtta. Ben ise sadece..."
Tylor aniden doğruldu, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki nefesi tenimi yakıyordu. O alaycı ama güven veren gülümsemesiyle sözümü kesti:
"Sen sadece benimsin Alisa. Bırak o ağır metal parçası Vespera'nın başını ağrıtsın."
O sırada Lena, ateşin üzerinden atlamaya çalışırken neredeyse Iris’in çorba tenceresine düşüyordu. Edward son anda onu belinden yakalayıp geri çekti.
"Lena! Eğer o çorba dökülürse, Valtor seni gerçekten bir buz kütlesine çevirir!" diye azarladı Edward.
Valtor, bir kenarda kılıcını bilerken başını bile kaldırmadan mırıldandı: "Buz kütlesi çok sıradan olur. Onu bir kurbağaya çevirip Tylor’un kucağına atmayı planlıyordum."
Iris kahkahayı bastı. "Tylor zaten bir prenses bulmuş, kurbağayla ne yapsın?"
Tylor, Iris’e göz kırpıp kolunu belime doladı ve beni kendine iyice yasladı.
"Doğru söze ne denir? Ben prensesimi buldum, gerisi teferruat."
Tylor kulağıma doğru eğildi, sesi artık sadece benim duyabileceğim o boğuk ve etkileyici tondaydı. "Bu gürültücü ekipten kaçıp biraz daha... özel bir şeyler konuşmaya ne dersin?"
"Tylor, herkes burada!" diye fısıldadım ama kalbim çoktan hızlanmıştı.
Tylor ayağa kalktı ve beni de elimden tutup havaya kaldırdı. Herkese dönüp bağırdı: "Biz biraz devriye gezeceğiz, Alisa’nın 'prenseslik' eğitimi alması lazım!"
Elara, arkamızdan hafifçe gülümsedi. "Dikkat et Tylor, o prensesin gümüş kanı seni küle çevirmesin."
Tylor, Elara'ya selam çakıp beni ormanın karanlık ama ay ışığıyla aydınlanan derinliklerine çekti. Bir ağacın gövdesine yaslandığımızda, ellerini iki yanıma dayayıp beni hapsetti.
"Kraliçe olmana daha çok var Alisa," dedi, dudakları dudaklarıma değecek kadar yakınken. "Ama benim gönlümün tek hükümdarı olduğun kesin."
Hafifçe kıkırdadım, elimi göğsüne koyup onu biraz ittim. "Çok mu çalıştın bu cümlelere Tylor?"
Tylor sırıttı, bakışları iyice derinleşti.
"Çalışmadım," dedi ve ekledi: "Sadece hissettim."
Ve o an, Tylor beni tekrar öptüğünde; Vespera’nın tahtı da, gümüş kanın laneti de o ormanın karanlığında silinip gitti. Sadece onun sıcaklığı ve dudaklarındaki o yasak ama tatlı heyecan kaldı.
