VESPERA ASHEN
Bana kraliçe dediler, bana anne dediler… Ama en çok "köle" dediler. Şimdi sığınağın o devasa enkazını gümüş kanımın öfkesiyle bir kenara iterken, üzerimdeki tozun ve dumanın arasından süzülüyorum. Karşımda bir ordu var ama ben sadece iki kişiyi görüyorum: Beni sırtımdan vuran kardeşimi ve benden çalınan hayatımı.
Anlatayım... Madem son perdeye geldik, her şeyin nasıl karardığını bilmeye hakkınız var.
Biz Bianca ile köle pazarında birbirimize sarılan iki çocuktuk. O zamanlar ona dünyaları vereceğime yemin etmiştim. Ama kaderin bir oyunu vardı; kral beni seçti. Bianca’nın gizli aşkını, o adama olan tutkusunu ve hayalindeki o tacı bilseydim, yemin ederim her şeyi ona bırakırdım. Ben sadece ikimizi o zincirlerden kurtarmak istedim. Ama Bianca bunu bir kurtuluş değil, bir ihanet olarak gördü. Sessizce bekledi, içindeki zehri büyüterek benim mutluluğumu izledi.
Kocamı sevdim. Bir kölenin sevmemesi gereken o gururla sevdim onu. Ve ona iki mucize verdim: Elara ve Alisa. Elara’nın saçlarını örerken, Bianca’nın köşeden bizi izleyen o soğuk bakışlarını fark etmediğim için kendimi asla affetmeyeceğim. Kocam öldüğünde, Bianca hayatımın en büyük darbesini indirdi. Bir gece yarısı, en büyük parçamı, Elara’mı benden kopardı.
O gece, sığınakların o karanlık mahzenlerinde diz çöktüm. İnsan olmanın, anne olmanın getirdiği o dayanılmaz acıya dayanamıyordum. Kalbimdeki o sevgiyi söküp atmaları için kadim ruhlarla pazarlık yaptım. "Acımı alın, bana intikamımı verin!" dedim. Aldılar... Merhametimi, şefkatimi, sıcaklığımı kurban ettiler. Alisa’ya neden mi soğuk davrandım? Çünkü ona her baktığımda Bianca’nın ihanetini ve Elara’nın çığlıklarını duyuyordum. Onu kendimden uzaklaştırdım, çünkü sevgi Bianca için bir silahtı. Kızımı korumak için, onu sevmeyi reddettim.
Şimdi buradayım. Ayaklarımın altındaki toprak gümüş bir buz tabakasıyla kaplanıyor. Bianca, o sinsi yılan, kucağımda büyüttüğüm kızımı bir nefret abidesine dönüştürmüş. Kendi yarattığım o sessiz karanlıkta boğulurken, Elara’nın çok daha derin, zifiri bir uçuruma itildiğini görüyorum. Ama ben artık o kırgın kadın değilim.
Bakışlarımı tepeye, Bianca’nın zafer dolu yüzüne dikiyorum. Pelerinim fırtınada bir sancak gibi dalgalanıyor, auram gökyüzünü baskılıyor.
"Ben, cehennemin bile önünde eğildiği kraliçeyim; Bianca, yarattığın canavar senin mezarın olacak."
Şimdi buradayım. Ayaklarım altındaki toprak titriyor, çünkü ben artık artık o köle kız değilim.
"Ben, cehennemin bile eğilip selam verdiği kraliçeyim."
ALİSA ASHEN
Annem sustuğunda, ormandaki oksijen çekilmiş gibi hissettim. Vespera’nın omuzlarındaki o devasa güç, hepimizi diz çöktürecek kadar ağırdı. O an anladım; annem bizi sevmediği için değil, bizi sevmenin bedeli olan acıyı taşıyamadığı için o buzdan kaleye hapsolmuştu.
Ama karşımızdaki manzara, annemin bu görkemli dönüşünü bile gölgede bırakacak kadar korkunçtu.
Bianca, tepedeki kayanın üzerinde, yanında bir sanat eseri gibi duran o zırhlı figürün omzuna elini koymuştu. Elara. Ablam... Gümüş zırhının üzerindeki siyah rünler sanki yaşayan yılanlar gibi kıvranıyordu. Elara miğferini yavaşça çıkardı; bakışları anneminkinden bile daha ruhsuz, havası Bianca’dan daha tehlikeliydi. Bianca, Elara’yı bir "başyapıt" olarak işlemişti ve Elara’nın bize olan o saf nefreti havayı bir bıçak gibi kesiyordu.
"Gördün mü Vespera?" diye haykırdı Bianca, sesi ormanda yankılanarak. "Senin gümüş kanın, benim ellerimde gerçek bir yıkıma dönüştü!"
Elara, kılıcını ağır ağır kınından çıkardı ve doğrudan bana doğrulttu. O an, Bianca’nın yıllarca onun beynini nasıl yıkadığını, beni nasıl bir düşman olarak bellediğini tüm benliğimde hissettim. Ablamla yüzleşmek, Bianca’nın yarattığı o karanlık şaheserle çarpışmak zorundaydım.
Annem Vespera, bir adım öne çıktı. Öyle mükemmel, öyle sarsılmaz bir duruşu vardı ki, orman sanki onun buyruğuyla eğildi. Bianca’ya ve Elara’ya baktı.
"Oyun bitti bianca; çalınmış hayallerinin bedelini bugün kanınla ödeyeceksin."
Elara bir çığlıkla üzerime atıldı. Kardeş kardeşe, anne kardeşe... Taht'ın önünde kanla yazılacak o büyük savaş, annemin gümüş ışığıyla patladı.
Annem Vespera, sığınağın enkazından sanki bir kâbusun içinden doğan bir kraliçe gibi çıktığında, ona hayranlıktan çok nefretle baktım. Üzerindeki o devasa, gümüş aura beni korumak için değil, dünyayı ezmek için oradaydı sanki. Yıllarca bana bir kez olsun sarılmayan, gözlerime şefkatle bakmayan o kadının, şimdi bu kadar "mükemmel" ve "güçlü" durması canımı yakıyordu.
Hala anlamıyordum. Neden bu kadar ruhsuzdu? Bir insan nasıl olur da evladına bir yabancı gibi bakardı?
"Gelmişsin," dedim, sesimdeki kırgınlığı öfkeyle gizleyerek. "Yıkılan tahtının enkazını mı kontrol etmeye geldin, yoksa hala hayatta olmam seni rahatsız mı etti?"
Annem bana bakmadı bile. Gözleri doğrudan tepedeki Bianca ve yanındaki o zırhlı dehşete, ablam Elara’ya kilitlenmişti. O an annemin profilinde bir saniyelik bir sarsıntı gördüm ama hemen ardından o bildiğim, buzdan maskesi geri geldi.
Elara tepeden bir gölge gibi süzülerek önüme indiğinde, hava kükürt kokusuyla ağırlaştı. "Alisa," dedi ablam. Sesi, çocukluğumdaki o ninnileri söyleyen ses değildi. "Annenin favori kızı olmak nasıl bir his? O soğuk kollarında büyümenin bedelini ödeme vaktin geldi."
Kılıcımı çektim. "Favori mi? O kolların ne kadar soğuk olduğunu en iyi ben bilirim Elara! Ama en azından ben, Bianca’nın eteğinin altına saklanmadım!"
Elara bir çığlıkla üzerime atıldı. Kılıçlarımız çarpıştığında, ablamın siyah rünlerinden yayılan nefret ruhuma sızmaya çalışıyordu. Ama benim asıl savaşım arkamdaki kadılaydı. Annem orada, dimdik duruyor ve bizi izliyordu. Tek bir hamle yapmıyordu.
"Yardım etsene!" diye bağırdım anneme, Elara’nın ağır darbesiyle diz çökerken. "Senin için sadece bir piyon muyum? Yoksa ölmemi mi bekliyorsun?"
Annem Vespera hala susuyordu. O sarsılmaz aurasıyla sadece izliyordu. Bilmiyordum... O an, onun içindeki o derin boşluğu, ruhunu benim ve Elara'nın intikamı için kadim karanlıklara sattığını bilmiyordum. Onun merhametini, ağlayabilme yetisini, hatta beni sevebilme kapasitesini bir kurban gibi o mahzenlerde bıraktığını bilmiyordum. Ben sadece sevilmeyen, terk edilmiş bir çocuktum.
Elara’nın kılıcı omzumu sıyırıp geçtiğinde, içimdeki o Kül Taht’ın mirası patladı. Ama bu ışık, anneminki gibi kontrollü ve asil değildi; bu, saf bir hayal kırıklığının ışığıydı.
"Bak eserine! Bir kızın canavar oldu, diğeri ise senin soğukluğunda donuyor! Senin o altın tacın batsın anne!"
Annem bu sözlerimle birlikte ilk kez bana baktı. Gözlerindeki o gümüş ışık bir an dalgalandı. Dudakları kıpırdadı ama tek bir kelime bile dökülmedi. Çünkü söyleyemezdi... Ruhsuzlar konuşmazdı. O, bizim için "hissetmeyi" feda etmişti ama ben bunu sadece bir "tercih" sanıyordum.
Bianca tepeden kahkahalar atarken, Elara son darbesini indirmek için kılıcını kaldırdı. Annem tam o sırada hareket etti. Işık hızıyla aramıza girdi ve Elara’nın siyah kılıcını çıplak eliyle durdurdu. Elinden akan gümüş kan, toprağı yakıyordu.
Vespera, ablamın gözlerine baktı ve sonra bana döndü. O anki aurası o kadar ağır, o kadar görkemliydi ki Bianca bile sustu.
"Siz benim kanımsınız," dedi annem, sesi binlerce yıl öteden gelen bir yankı gibi ruhsuz ama otoriterdi. "Sizin yaşamanız için ben zaten öldüm. Şimdi çekilin ve bir kraliçenin neleri feda edebileceğini izleyin."
Annem, Bianca’ya doğru yürürken arkasında bıraktığı o gümüş izlerde, kaybettiği ruhunun hıçkırıklarını hissettim. Ama hala gerçeği bilmiyordum. Sadece annemin her zamanki gibi "havalı ve ulaşılmaz" olduğunu düşünüyordum.
Ablam Elara ile göz göze geldik. İkimiz de annemizin bu devasa, ama bir o kadar da ürkütücü gücü karşısında nefesimizi tuttuk. Bianca’nın zaferi, annemin bu "ruhsuz" gazabı karşısında ilk kez sallanmaya başlamıştı.
Annem, Elara’nın siyah rünlerle kaplı kılıcını çıplak eliyle tuttuğunda zaman durdu sanki. Avucundan süzülen gümüş kan, toprağa değdiği an alev alıyordu. Annemin yüzünde ne bir acı, ne bir pişmanlık, ne de bir korku vardı. Sadece o bildiğim, damarlarıma kadar beni donduran o kusursuz, mermer sessizliği...
"Yardım etmeni istememiştim!" diye bağırdım, sesim hıçkırıklarla karışırken. "Yine geldin ve yine her şeyi kendi istediğin gibi yapıyorsun! Senin için biz sadece kurtarılması gereken birer görev miyiz?"
Vespera bana bakmadı. Gözleri, kendi kılıcını annesinin avucuna saplamış olan Elara’nın gözlerinin içindeydi. Elara titriyordu. Bianca’nın ona öğrettiği o nefret, annemin bu sarsılmaz ruhsuzluğu karşısında ilk kez çatırdıyordu.
Tepedeki kayalıkta duran Bianca, iğrenç bir keyifle öne eğildi. "Gördün mü Alisa?" dedi, sesi bir yılanın pulları gibi sürtünerek yankılandı. "Annenin kalbi bir taş parçası. Senin için kan döküyor ama bir damla gözyaşı dökemiyor. Çünkü o sizi hiç sevmedi. O sadece tacını ve gümüş soyunu korumaya aşık!"
Annem Vespera, Bianca’nın bu sözleri üzerine başını ağır ağır yukarı kaldırdı. O an yayılan aura, ormandaki tüm ağaçları kökünden sarsacak kadar ağırlaştı. Havada uçuşan küller gümüş bir fırtınaya dönüştü.
"Sevgi, zayıfların sığınağıdır Bianca," dedi annem. Sesi o kadar mesafeli, o kadar ulaşılmazdı ki sanki aramızda binlerce kilometre vardı. "Ben o sığınağı yıllar önce kendi ellerimle yaktım."
Bu cümle içimde bir yerleri parçaladı. Annem, Elara’nın kılıcını bir kenara fırlattı ve ablamı göğsünden iterek geri savurdu. Elara çamurun içine düştüğünde, Vespera onun üzerine yürümedi. Bana da elini uzatmadı. O sadece oradaydı; mükemmel, dimdik ve bomboş.
Elara, Bianca’nın "Saldır!" emriyle tekrar ayağa kalktı. Ama bu sefer hedefi ben değildim, doğrudan anneme hamle yaptı. Siyah rünler ablamın kollarından taşıp yere yayıldı, toprağı çürüterek annemi sarmaya çalıştı. Vespera sadece elini havaya kaldırdı. Tek bir parmak hareketiyle gümüşten bir kalkan oluşturdu; Elara’nın tüm karanlığı o kalkana çarpıp paramparça oldu.
"Neden vurmuyorsun?" diye bağırdı Elara, sesi acı doluydu. "Neden beni de öldürmüyorsun Vespera? Bianca haklıydı, sen sadece izlersin! Sen sadece yok edersin!"
Annem sustu. Cevap vermedi. Veremezdi. O an bilmiyordum ki; annem aslında içinden binlerce kez "Özür dilerim" diyordu. Bilmiyordum ki; o ruhsuz gövdenin içinde fırtınalar kopuyor ama ruhu o mahzenlerde hapsolduğu için tek bir kelime dışarı çıkamıyordu. Ben sadece annemin bizi yine küçümsediğini, Elara’yı bile ciddiye almadığını sanıyordum.
Vespera, pelerinini savurarak Bianca’ya doğru bir adım attı. Her adımıyla ormandaki karanlık geri çekiliyordu. Durdu ve Bianca’nın gözlerinin içine, o çalınmış hayallerin tam kalbine baktı.
"Kızlarımı senin nefretinle değil, kendi sessizliğimle koruyacağım Bianca."
Döndü ve bana son kez baktı. Gözlerinde ne bir sıcaklık ne de bir ışık vardı. Ama o bakışta, bir kraliçenin tüm krallığını feda edişinin o ağır, asil yorgunluğu gizliydi.
"Alisa, kılıcını sıkı tut; çünkü kraliçeler düştüğünde, geriye sadece küller ve onların hıçkırıkları kalır."
Bianca, Elara’yı bir kez daha ileri sürerken; annem Vespera gümüş bir patlamayla Bianca’nın üzerine uçtu. Gökyüzü bir kez daha kızıla boyandı. Ben ise kılıcımı elimde sıkarken, annemin bu "soğuk" kahramanlığından nefret ederek savaşa girdim.
Gerçeği öğrendiğimde çok geç olacaktı; ama şimdilik, Kül Taht'ın önündeki bu kanlı dansın sadece bir piyonuydum.
