Jaxen ve Soren, karanlığın derinliklerinde birer gölge gibi kaybolurken, ormanda ağır ve gergin bir sessizlik kaldı. Edward, Lena’yı bir kez daha göğsüne çekti; elleri hala titriyordu ama gözleri karşısında duran üç yabancının üzerindeydi.
"Kimsiniz siz?" diye kükredi Tylor, kılıcını hala indirmemişti. "Bu kadar zaman neredeydiniz?"
"Ölmeyi bekliyorduk," dedi ağacın dalından aşağı bir kedi çevikliğiyle süzülen adam.
Yere indiğinde rünlü yayını sırtına astı. Elias Vane, ekibin ilk müttefikiydi. Üzerindeki deri zırh, yıllarca ormanlarda iz sürdüğünün kanıtı olan çiziklerle doluydu. Gri gözleri Edward’a odaklandığında, o meşhur sessizliğini bozdu.
"Ben Elias. Jaxen’ın bu ormanda kimi avladığını aylardır takip ediyorum. Edward, senin dâhiliğini biliyorum, Lena’nın ise kim olduğunu... Eğer bugün gelmeseydik, o tırtıklı pala sadece senin değil, bir krallığın umudunu kesecekti."
Elias, ekibin Gözcü’süydü. Rüzgarın yönünden düşmanın kaç dakika uzakta olduğunu söyleyebilecek kadar doğayla bütündü.
Hemen ardından, havada süzülen gümüş küresini elinin ayasına hapseden kadın öne çıktı. Thalia Drexel. Kısa kızıl saçları ve dik duruşuyla bir general gibi görünüyordu.
"Güvenlik, zekadan daha önce gelir Edward Morvath," dedi Thalia, küresindeki rünler yavaşça sönerken. "Ben Thalia. Drexel hanedanının son koruyucusuyum. Lena’nın etrafındaki o mühürleri korumak benim görevim. Senin panzehirin onu yaşattı ama benim kalkanım onu bu dünyada tutacak."
Thalia, ekibin Kalkan’ıydı. Onun koruması altındaki birinin, bir tanrıdan darbe almadığı sürece ölmesi imkansızdı.
Ve en son, bembeyaz saçları gecenin karanlığında ay gibi parlayan kadın yaklaştı. Cyrilla Gaunt. Pelerininin etekleri yerdeki buzları eriterek ilerliyordu. Edward’ın tam önünde durdu ve parmağındaki mor mühürlü yüzüğü havaya kaldırdı.
"Bana öyle bakma dâhi çocuk," dedi Cyrilla, dudağının kenarıyla alaycı bir gülümseme bırakarak. "Ben Cyrilla. Büyü Akademisi'nden sürgün edildiğimden beri Bianca’nın yıkımını izliyorum. Senin formüllerin güzel ama Bianca’nın karanlığını sadece rakamlarla yenemezsin. Benim büyüm, senin zekana lazım olan tek yakıt."
Cyrilla, ekibin Yıkım Büyücüsü’ydü. O, mantığın bittiği yerde doğaüstü kaosu başlatan kişiydi.
Edward, kucağındaki Lena’nın elini hafifçe kıpırdattığını hissetti. Lena gözlerini aralayıp bu üç yabancıya (Elias, Thalia ve Cyrilla) baktığında, Edward’ın zihnindeki taşlar yerine oturdu.
"Neden?" diye sordu Edward, sesi hala mesafeliydi. "Neden bize yardım ediyorsunuz?"
Cyrilla, bembeyaz saçlarını arkasına atıp Edward’a yaklaştı.
"Çünkü Edward; Jaxen bir canavar, Soren bir katil... Ama sen ve bu prenses, o canavarların bile korktuğu o tek şeysiniz: Değişim."
Elias yayını kontrol etti, Thalia kalkanını hazırladı ve Cyrilla bir geçit açmak için elini havaya kaldırdı.
"Şimdi," dedi Cyrilla. "Sizi Vespera'nın bile bulamayacağı tek yere, 'Unutulmuşlar Tapınağı'na götüreceğiz. Orada gerçek savaşı konuşacağız."
Ormanın nefesi kesilmişti. Jaxen’ın o iğrenç metal kokusu ve Soren’in sinsi varlığı karanlığın içinde dağılırken, ben ağaçların en koyu gölgesinde, kılıcımın kabzasını sıkarak bekliyordum. Edward, Lena’nın üzerine titrerken zayıf görünüyordu. Tylor ise bir boğa gibi sadece öne bakıyordu. Aptallar... Tehlikenin sadece karşıdan geleceğini sanıyorlardı.
Oysa asıl tehlike, gölgelerin arasından birer kurtarıcı gibi süzülen şu üç yabancıydı: Elias, Thalia ve Cyrilla.
Hafifçe öne çıktım. Tapınağın gümüş ışığı yüzüme vurduğunda, yeni gelenlerin bakışlarındaki o "biz kurtarıcıyız" ifadesinin nasıl donduğunu gördüm.
"Sığınaklar korkaklar içindir, Cyrilla Gaunt," dedim. Sesim, taş duvarlarda yankılanan bir metal soğukluğundaydı.
Elias denen o okçu, refleksle yayına uzandı. Zavallı... Ben o yayı germesine izin vermeden boğazını kesebileceğimi biliyordu. Gözlerinin içine baktım; gri irislerinde bir anlık bir tereddüt gördüm. Bu yetti. Elini yavaşça indirdi.
Thalia, o gümüş küresini korumacı bir tavırla önüne çekti. Ve Cyrilla... O bembeyaz saçlı büyücü, dudaklarında o sinir bozucu alaycı gülümsemeyle bana bakıyordu. Beni tanıyordu. Büyü Akademisi'nde ya da Bianca’nın o kanlı sarayında ismimi duymuş olmalıydı.
"Alisa..." dedi Cyrilla, sesi bir yılanın ıslığı kadar yumuşaktı. "Hala hayatta olmana şaşırmalı mıyım?"
"Korkmalısın," dedim, yanlarından geçip tapınağın merkezine yürürken. "Çünkü Edward denklemler kurarken, ben o denklemlerin sonuçlarını infaz ediyorum. Siz sadece Bianca’nın gazabından kaçacak daha konforlu bir delik arıyorsunuz."
Edward’ın yanına vardığımda durdum. Lena’ya baktım; solgun, kırılgan ve hala bir yük gibi kollarındaydı. Edward’ın gözlerinde o tanıdık endişeyi gördüm. Zekası onu bir dâhi yapıyordu ama bu şefkati onu öldürecekti.
"Neredeydin?" diye sordu Edward kısık bir sesle.
"Gölgenizdeydim Edward," dedim, sesimi sadece onun duyabileceği bir tona indirerek. "Siz bu 'yeni dostlarınızla' dans ederken, ben Bianca’nın arkamızdan gönderdiği üç casusu çoktan toprağa gömdüm. Sizi izlemelerine izin veremezdim."
Başını hafifçe salladı. Aramızda kelimelere dökülmeyen o eski anlaşma hala yürürlükteydi: O düşünecek, ben yok edecektim.
Masanın ortasına yürüdüm ve elimi sertçe taş yüzeye vurdum. Artık bu dağınık grubun bir orduya dönüşme vakti gelmişti. Thalia’nın disiplini, Cyrilla’nın kaosu ve Elias’ın gözleri... Hepsi sadece birer araçtı. Ve bu araçları kullanacak olan bendim.
"Yeter bu kadar tanışma töreni," diye kükredim. "Thalia, kalkanlarını sadece dışarıya değil, bu tapınağın her bir çatlağına kur. Cyrilla, büyülerinle Lena’nın zihnini Bianca’nın fısıltılarına kapat. Ve sen Elias... Eğer ormandan tek bir yabancı kuşun bile uçmasına izin verirsen, o gümüş yayını senin mezar taşına dönüştürürüm."
Hepsine tek tek baktım. Cyrilla’nın gözlerindeki o kibir yavaşça yerini bir kabullenişe bırakıyordu. Benim olduğum yerde sadece bir tane kraliçe olabilirdi ve o kraliçe şu an Bianca değildi.
Edward’a döndüm. "Lena uyandığında," dedim buz gibi bir kararlılıkla. "Artık kaçanlar değil, avlayanlar olacağız."
Sözlerim tapınağın buz gibi duvarlarında çınlarken, beklediğim o itaatkar sessizlik oluşmadı. Aksine, havada gergin bir elektriklenme hissettim. Elimi masadan çekerken, Cyrilla’nın bembeyaz saçlarının büyüsel bir rüzgarla hafifçe havalandığını gördüm.
"Yeter artık," dedi Cyrilla. Sesi alçaktı ama bir çığın başlangıcı kadar tehlikeliydi. "Senin bu bitmek bilmeyen öfken ve kibrin, Edward’ın zekasından daha yorucu Alisa."
Adımlarını yavaşça bana doğru çevirdi. Thalia da kalkanını hafifçe gevşetmiş, elini belindeki gümüş hançere götürmüştü.
"Buradaki kimse senin askerin değil," dedi Cyrilla, tam karşımda durup o mor gözlerini benimkilere dikerek. "Neden bu kadar sinirlisin? Bianca’nın sana bıraktığı tek miras bu zehirli dilin mi? 'Ezerim, keserim, mezar taşına çeviririm' diyorsun... Ama unutma, biz olmasaydık şu an Edward ve Lena bir kelle avcısının heybesinde Bianca’ya götürülüyor olurdu. Kibrin, gerçekleri görmeni engelliyor."
Cyrilla’nın sözleri bir tokat gibi yüzümde patladı. İçimdeki o dinmek bilmeyen yangın daha da harlansa da Edward’ın araya giren sesini duydum.
"Cyrilla haklı, Alisa."
Edward, Lena’nın başından kalkmış, yorgun gözlerle bana bakıyordu. "Sinirin bizi ayakta tutuyor olabilir ama kibrin bizi kör ediyor. Onlar düşman değil. Eğer onlara birer araç gibi davranmaya devam edersen, bu savaşı daha başlamadan kaybederiz. Bir lider emir vermez Alisa, bir lider ikna eder."
Yumruklarımı sıktım. Tırnaklarım avuç içime gömülürken, Elias’ın ağacın gölgesinden gelen kuru sesini duydum: "Yayımı mezar taşıma çevirebilirsin belki ama ben ölürsem, Bianca’nın ordusunu size ulaşmadan beş kilometre öteden görecek başka bir gözünüz olmaz. Biraz saygı, her şeyi kolaylaştırır."
Bir an için tapınaktaki herkesin bana karşı birleştiğini hissettim. Haklılardı. Bianca’ya olan nefretim, yanımda duranları bile yakmaya başlamıştı. Kılıcımın kabzasındaki elimi yavaşça çektim. Omuzlarımdaki o ağır yükü ilk kez hissettim.
"Güzel," dedim, sesimdeki o delici soğukluğu biraz olsun yumuşatarak. "Madem herkesin söyleyecek bir sözü var, o zaman dinliyorum. Ama şunu bilin; Bianca kibirle değil, korkuyla yönetir. Ben de sizi korkutmaya çalışmıyorum, sadece tetikte tutmaya çalışıyorum. Çünkü dışarıda bizi bekleyen şey bir centilmenler kulübü değil, bir cellat ordusu."
Thalia derin bir nefes alıp elini hançerinden çekti. "Bize saygı gösterirsen, biz de sana sadakat gösteririz Alisa. Hepimizin amacı aynı: Kül Taht'ı o kadının elinden geri almak."
Cyrilla, gerginliğin azaldığını görünce taş masanın üzerindeki tozu bir büyüyle temizledi ve elini havada gezdirdi. Masanın üzerinde, krallığın başkentini ve Bianca’nın kalesini gösteren üç boyutlu, buzdan bir harita belirdi.
"Vespera'yı sildiğini sanıyorsun Alisa ama o hala orada, gölgelerde," dedi Cyrilla haritayı işaret ederek. "Jaxen ve Soren sadece birer piyondu. Lena uyandığında, damarlarındaki o gümüş kanın gerçek gücünü kullanmayı öğrenmek zorunda. Aksi takdirde, hepimiz bu tapınağın içinde gümüş tozuna dönüşürüz."
Edward masaya yaklaştı, gözleri haritadaki matematiksel açıkları aramaya başladı. "Daha fazla askere değil, daha fazla bilgiye ihtiyacımız var," dedi Edward. "Ve Alisa... Senin o öfkeni, Bianca’nın sarayındaki o gizli geçitleri açmak için saklamanı istiyorum. Şimdi, kim bizimle?"
Elias gölgelerin arasından çıktı, Thalia küresini masanın üzerine sabitledi. Ben ise kollarımı göğsümde bağlayıp haritaya baktım. Kibirlenmiştim, evet. Ama bu ekip, o kibri bile dize getirecek kadar güçlüydü.
Cyrilla’nın sözleri, tapınağın gümüş duvarlarında yankılanırken içimdeki o vahşi atın dizginlerini zorla çektim. Edward’ın bana o "yapma" der gibi bakan gözleri, kılıcımdan daha keskindi. Haklıydı. Bu yabancılar müttefikimizdi, kölemiz değil. Ama Bianca’nın sarayında büyüyen biri için güven, zehir kadar nadir bulunan bir şeydi.
"Tamam," dedim, sesimdeki buzları eritmeden ama kılıcımı da kınına tamamen hapsederek. "Kibrim sizi rahatsız ediyorsa, bu hala hayatta olduğumuzun kanıtıdır. Çünkü Bianca’nın karşısında diz çökenlerin ne kibri kalır ne de başı."
Cyrilla, mor gözlerindeki parıltıyla bana baktı; sanki zihnimin derinliklerinde bir yerleri kazıyordu. "Senin öfken bir silah Alisa," dedi yumuşak ama otoriter bir sesle. "Ama bir silahı sadece sallarsan kendini kesersin. Onu kontrol etmeyi öğrenmelisin."
Elias, tapınağın girişindeki gölgelere geri döndü. Thalia ise küresini masanın tam ortasına yerleştirdi; küre, bir fener gibi odayı aydınlatırken etrafımıza huzur veren bir sıcaklık yaymaya başladı. Tylor, Edward’ın yanına gidip elini omzuna koydu. Hepimiz, Kül Taht’ın kaderini değiştirecek o küçük kıvılcımı bekliyorduk.
Tam o sırada, odanın sessizliğini bir inilti böldü.
Taş yatağın üzerindeki Lena, ipek örtülerin arasında hafifçe kıpırdandı. Edward bir saniyede yanına ulaştı, elleri titreyerek Lena’nın yüzünü avuçladı. "Lena? Beni duyuyor musun?"
Lena, kirpiklerini yavaşça araladı. Gözleri artık o donuk gümüş renginde değildi; saf, berrak bir ışıkla parlıyordu. Ama bakışları Edward’da değil, tapınağın tavanındaki rünlerde takılı kaldı. Dudakları titredi, fısıltısı hepimizin iliklerini dondurdu.
"O geliyor..." dedi Lena, sesi sanki binlerce yıl öteden geliyormuş gibi yankılıydı. "Bianca, sadece tahtı değil... Ruhu istiyor."
Hepimiz donup kalmıştık. Cyrilla’nın yüzündeki o alaycı ifade yerini saf bir dehşete bıraktı. Thalia’nın koruyucu küresi, Lena’nın bu sözleriyle birlikte aniden kararmaya başladı.
Dışarıda, şelalenin sesi bir anda kesildi. Orman, hiç olmadığı kadar sessizdi. Sanki doğa bile nefesini tutmuş, yaklaşmakta olan o kadim karanlığı bekliyordu.
Edward, Lena’nın elini göğsüne bastırdı. "Kimse içeri giremez Lena, burası güvenli," dedi güven vermeye çalışarak.
Ama ben, kapıya doğru bir adım attım ve kılıcımı çektim. İçimdeki o dinmek bilmeyen öfke, yerini buz gibi bir sezgiye bırakmıştı. Cyrilla’ya, Thalia’ya ve Elias’a baktım. Artık kimin lider olduğu ya da kimin kibirli olduğu önemli değildi.
"Güvenlik bitti," dedim, gözlerimi kapının karanlığına dikerek. "Kalkanlarınızı hazırlayın, büyülerinizi kuşanın. Çünkü Bianca kapımızı çalmaya gelmiyor... O, kapıyı yıkmaya geliyor."
Tapınağın gümüş ışıkları birer birer sönerken, karanlığın içinden Bianca’nın o kan donduran kahkahası ormanın derinliklerinde yankılandı. Savaş artık kapımızda değil, tam içimizdeydi.
