İçeriğe geç

Kül Taht

Bölüm 17 · 3 dk okuma

Kül Taht

Bölüm 17

Zehirli Taç

Her şey bir saniyeden daha kısa sürdü. Kaelis’in portalın içine girmeden hemen önce fırlattığı o gümüş rengi küre, tam Edward’ın durduğu yerde patlamıştı. Ama Edward darbeyi almadı. Lena, o sarsılmaz içgüdüleriyle kendini öne atmış, bir kalkan gibi Edward’ın önüne siper olmuştu.

Toz bulutu dağıldığında gördüğüm manzara ruhumu dondurdu. Lena yerdeydi. Ama bu normal bir yaralanma değildi.

"Lena!" Edward’ın çığlığı, hayatım boyunca duyduğum en acı sesti. O her zaman sakin, her şeyi rakamlarla açıklayan dâhi çocuk, şimdi kontrolünü tamamen kaybetmiş bir halde Lena’nın yanına çöktü.

LENA VEYL

Gözlerimi açmaya çalıştığımda görüşüm gümüş rengi bir sisle kaplıydı. Göğsümün tam ortasında, sanki biri kalbime erimiş metal dökmüş gibi bir acı vardı. Nefes almaya çalıştım ama ciğerlerim cam kırıklarıyla doluydu.

"Edward..." diye mırıldanmak istedim ama ağzımdan sadece kesik bir hırıltı çıktı.

Damarlarımın derimin altından gümüş bir ağ gibi fırladığını görebiliyordum. Kaelis’in zehri, "Gümüş Çürümesi", damarlarımda akan kanı donduruyordu. Parmak uçlarımdan başlayan o soğukluk yavaş yavaş kalbime doğru tırmanıyordu. Edward’ın yüzünü gördüm; gözlükleri yoktu, gözleri yaş içindeydi. Beni tutan elleri sıcacıktı ama ben o sıcaklığı hissedemeyecek kadar buz kesmiştim.

EDWARD MORVATH

Hayatım boyunca her problemin bir çözümü olduğuna inandım. Ama Lena kollarımda mermer bir heykel gibi donarken, tüm o formüller zihnimden silindi. Parmaklarımın altındaki o gümüşleşmiş damarların her bir atışı, Lena’nın bizden biraz daha uzaklaştığının kanıtıydı.

"Bana bak Lena! Sakın kapatma gözlerini!"

Onun o her zaman hançer tutan, sert ve güçlü elleri şimdi avucumda bir ölü yaprak gibi titriyordu. İlk kez bir şeyi hesaplayamıyordum. Zehrin yayılma hızını, panzehir olasılığını düşünmek istemiyordum. Rakamlar canımı yakıyordu.

Onu göğsüme bastırdım. Onun buz gibi tenine inat, kendi sıcaklığımı ona vermeye çalıştım. "Seni analiz etmiyorum Lena, seni sevmiyorum da demiyorum... Ben seni yaşıyorum. Sen yoksan, benim zekam sadece boş bir gürültüden ibaret."

Eğildim ve o gümüş damarların çenesine ulaştığı o noktayı öptüm. "Lütfen," diye fısıldadım kulağına. "Gitme. Ben sensiz bir dünyayı hesaplamayı bilmiyorum."

ALİSA ASHEN

Iris yanımıza gelip Lena’nın boynuna dokunduğunda yüzü kireç gibi oldu. "Bu sadece bir zehir değil," dedi sesi titreyerek. "Bu bir mühür. Kaelis bunu Bianca’nın emriyle yaptı. Eğer gün batımına kadar panzehiri enjekte etmezsek, Lena sadece ölmeyecek; ruhu Bianca’nın koleksiyonuna hapsolacak. Bir köle olarak geri dönecek."

Lena aniden sarsıldı, ağzından gümüş rengi parlak bir sıvı sızdı. Gözleri boşluğa odaklanmış, bilinci karanlığa gömülmüştü.

Edward yavaşça ayağa kalktı. O nazik, kitapların arasına gömülmüş dâhi çocuk gitmişti. Gözlerindeki o analitik ışığın yerini, saf bir yıkım arzusu almıştı. Pelerinini sertçe omuzlarına attı ve Tylor’a dönmeden konuştu:

"Onu hayatta tutun. Ne yapmanız gerekiyorsa yapın."

"Sen nereye?" dedi Tylor.

"Kaelis’e," dedi Edward, sesi bir cellat kadar soğuk ve kararlıydı. "Panzehiri ondan rica etmeyeceğim. Onu bana vermesi için Bianca’ya dua etmesini sağlayacağım."

EDWARD MORVATH

Kaelis’in boğazına yapıştığımda, zihnimdeki tüm o kütüphaneler yanıp kül olmuştu. Karşımda duran bu sinsi adam, sadece bir kadını değil; bir halkın umudunu, bir Prenses’i zehirlemişti. Lena’nın damarlarında akan o asil kanı dondurmaya cüret etmişti.

"O bir Prenses, Kaelis," dedim, sesim ölümün soğukluğu kadar keskin çıkıyordu. "Ve sen, bir kraliçenin gölgesinde saklanan bir fare olarak, onun ışığını söndürebileceğini mi sandın?"

Kaelis titreyen elleriyle panzehiri uzattığında, onu bir çöp gibi kenara fırlattım. Zaman daralıyordu. Lena, o mağrur duruşuyla ölümle vals yaparken benim burada kaybedecek bir saniyem bile yoktu.

Kampa döndüğümde Lena’nın o asil çehresi mermer bir heykel gibi donmuştu. Prens Tylor ve Alisa başucunda bekliyordu ama Lena’nın ruhunu geri getirebilecek tek şey, onun için dünyayı yakmaya hazır olan o "Dâhi"ydi.

Panzehiri enjekte ettiğimde, Lena’nın vücudu büyük bir sarsıntıyla hayata döndü. O hırçın nefesi ciğerlerine çektiğinde, sanki tüm vadi onunla birlikte nefes aldı. Gözlerini araladı; o siyah gözler bir Prenses’in otoritesiyle ama sadece bana özel bir yumuşaklıkla bana odaklandı.

"Edward..." diye fısıldadı. "Geldin."

Onu kucağıma aldığımda, karşımda diz çökmüş bir suikastçı değil; tüm krallıklara diz çöktürecek kadar güçlü bir kadın vardı. Elini yüzüme koydu, parmak uçları hala soğuktu ama dokunuşu kalbimi yaktı.

Eğildim ve o meşhur, her şeyi özetleyen cümleyi kulağına mühürledim:

"Tacını bıraktın, tahtını yaktın ama Lena; benim dünyamda tek bir mutlak hüküm var, o da senin kalbin."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.