İçeriğe geç

Kül Taht

Bölüm 16 · 9 dk okuma

Kül Taht

Bölüm 16

KAN VE MÜHÜR

Tylor beni o karanlık zindandan çıkardığında, kendimi dünyanın en güvenli kalesinde gibi hissediyordum. Beni mağaranın serin zeminine bıraktığında, 1.96’lık boyuyla önümde bir dev gibi dikiliyordu. Zırhı parçalanmış, yüzü is ve kan içinde kalmıştı; ama gözleri... O kahverengi gözleri hala bana sanki tek kurtuluşuymuşum gibi bakıyordu.

Dizlerinin üzerine çöktü, ellerimi kendi devasa ellerinin arasına aldı. Titriyordu. O sarsılmaz Prens, benim için korkudan titriyordu.

"Tylor, iyisin..." diye fısıldadım, parmaklarımı yüzündeki bir yaraya dokundurarak.

Tylor elime kapandı, sanki kutsal bir şeye dokunur gibi avucumu öptü. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktığında, ruhumun derinliklerinde bir şeylerin sonsuza dek değiştiğini hissettim.

"İyiyim çünkü sen nefes alıyorsun Alisa," dedi sesi bir fırtına öncesi sessizliği gibi derinden gelerek. "Seni o adamın elinde gördüğüm her saniye, kalbimi yerinden söküp bir kenara atmak istedim. Anlamıyor musun? Sen benim göğüs kafesimin içine sakladığım tek kutsalımsın. Ben senin için krallığımdan geçtim, tacımı ellerimle parçaladım. Eğer seni o karanlıkta bıraksaydım, ben sadece nefes alan bir ceset olurdum."

Eğildi, alnını alnıma dayadı. O an dünya durdu. Sadece onun sıcak nefesi ve benim için çarpan o deli kalbi vardı.

"Seni sevmek benim kaderim değil Alisa, seni sevmek benim ibadetim. Dünya üzerindeki tüm ışıklar sönse bile, senin yolunu bulman için ben kendi ruhumu ateşe verir, yine de seni karanlıkta bırakmam. Sen benim son nefesim, ilk hecem ve ebedi yeminimsin. Eğer bu dünya biterse, Tanrı’nın karşısına 'Ben bir Prenstim' diye değil, 'Ben Alisa’yı her şeyden çok sevdim' diye çıkacağım."

Mağaranın ağzından gelen çığlıklarla irkildik. Lord Morvath’ın "Acısızlar" birliği peşimizi bırakmamıştı. Ama tam o sırada Iris Moren sahneye çıktı. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Gözleri tamamen bembeyaz bir ışıkla parlıyordu, etrafındaki hava sanki onun komutuyla eğilip bükülüyordu.

Iris, mağaranın çıkışına doğru yükseldi. Elleriyle havayı adeta bir kumaş gibi yoğuruyor, kaderin iplerini bizzat elleriyle tutuyordu. Muhafızların fırlattığı oklar, Iris’in aurasına çarptığı an buhara dönüşüyordu.

"Geri basın!" diye bağırdı Iris, sesi tüm vadide yankılandı. "Kaderin ipleri benim elimde ve sizin ipiniz bugün kopuyor!" Görkemli bir ışık patlamasıyla muhafızları uçurumun kenarına kadar itti. Iris’in bu epik gücü karşısında hepimiz büyülenmiştik.

Dövüşün en hararetli anında Lena’nın yaralı eli yüzünden sendeleyip düştüğünü gördüm. Tam o sırada Edward, o ana kadar sadece kitaplarıyla ve formülleriyle tanıdığımız o "Dahi Çocuk", beklenmedik bir çeviklikle Lena’yı kucaklayıp kayalıkların arkasındaki bir boşluğa çekti.

İkisi toz ve duman içinde yere yuvarlandılar. Lena, Edward’ın altında kalmıştı. Nefes nefeseydiler. Edward’ın gözlükleri hafifçe kaymış, Lena’nın hırçın gözleri Edward’ın o soğuk ama şimdi şaşkınlıkla bakan gözlerine kilitlenmişti.

"Yine mi sen?" dedi Lena, sesi her zamanki gibi sertti ama bu sefer o sertliğin arkasında bir yumuşaklık vardı. "Hesaplarına göre kurtulma ihtimalimiz ne, Dahi Çocuk?"

Edward, Lena’nın bu kadar yakınında olmasının getirdiği o beklenmedik kalp çarpıntısını gizleyemedi. Alışılmış analitik ses tonuyla ama bu sefer sesi kısılarak fısıldadı:

"İstatistiki olarak, Lena... Senin yanındayken tüm hesaplamalarım hata veriyor. Galiba sen benim en büyük 'hata payımsın'."

Lena hafifçe gülümsedi. O hırçın suikastçının dudaklarındaki o nadir gülümseme, Edward’ın zihnindeki tüm formülleri sildi. "Belki de hata yapmak o kadar kötü değildir, Edward Morvath," dedi Lena ve elini Edward’ın omzuna koydu.

Iris’in yarattığı o muazzam ışık patlamasından sonra vadiye derin bir sessizlik çöktü. Tylor, 1.96’lık boyuyla önümde bir duvar gibi durmaya devam ediyordu. Düşman çekilmişti ama onun savaşı henüz bitmemişti; o hala benim için endişeleniyordu.

Yavaşça arkasından yaklaşıp elimi zırhının arasındaki boşluktan beline doladım. Kaslarının gerildiğini, nefesinin kesildiğini hissettim. Arkasına döndü, o devasa elleriyle yüzümü kavradı. Gözlerinde öyle bir tutku vardı ki, cümlelere ihtiyacı yoktu.

"Alisa," dedi, sesi pürüzlü ve derinden geliyordu. "Bir daha asla."

"Söz veriyorum Tylor," diye fısıldadım.

Beni kendine öyle bir çekti ki, kemiklerimin sızladığını hissettim. Başını boynuma gömdü, sıcak nefesi tenimi yaktı. "Gitme," dedi sadece. Bu tek kelime, dünyadaki tüm aşk şiirlerinden daha ağırdı. "Sen yoksan, ben de yokum."

Kayalıkların arkasındaki o dar boşlukta, Edward ve Lena hala birbirlerine çok yakın duruyorlardı. Edward’ın kalbi, Lena’nın elini omzuna koyduğu o noktada sanki göğüs kafesini delecek gibi çarpıyordu. Hayatı boyunca her şeyi mantıkla çözen o dâhi çocuk, şimdi kontrol edemediği bir kaosun içindeydi.

Lena, Edward’ın gözlüklerinin arkasındaki o puslu bakışlara daldı. Edward’ın kravatı gevşemiş, o her zamanki düzenli hali dağılmıştı.

"Neden yaptın?" diye sordu Lena, sesi bir fısıltı gibiydi ama aralarındaki o elektrikli havayı yardı. "Ölebilirdin Edward. Senin yerin cephe değil."

Edward yutkundu. Gözlerini Lena’nın o hırçın, gece kadar siyah gözlerinden kaçıramıyordu. "İstatistiki olarak mantıksızdı," dedi Edward, sesi titredi. "Ama seni kaybetme ihtimalini hesapladığımda... sonuç sıfırdı Lena. Sıfır bir hiçliktir. Ve ben o hiçliğe düşmektense ölmeyi tercih ederim."

Lena, beklemediği bir hamleyle Edward’ın gömleğinin yakasını kavradı ve onu kendine biraz daha çekti. Aralarında santimler kalmıştı. Edward, Lena’nın dudaklarından dökülen nane kokulu nefesini hissedebiliyordu.

"Hata yapmayı sevmiyorum dâhi çocuk," dedi Lena, gözlerini Edward’ın dudaklarına indirerek. "Ama sanırım seninle hata yapmak, şimdiye kadar verdiğim en doğru karardı."

Lena, Edward’ın yanağındaki kan lekesini başparmağıyla hafifçe sildi. Edward’ın dünyası o an durdu. Formüller silindi, denklemler yok oldu. Sadece Lena’nın dokunuşu ve o anın yakıcılığı kaldı.

Iris, aurası yavaşça sönerken kayalıkların en yüksek noktasında oturuyordu. Gözlerindeki o beyaz ışık çekilmiş, yerini yorgun ama bilge bakışlara bırakmıştı. Alisa ve Tylor’ın o kopmaz bağını, Edward ve Lena’nın arasındaki o yeni doğan kıvılcımı izledi.

"Kader," diye mırıldandı Iris kendi kendine. "Bazen bir yıkımla başlar."

Iris elindeki küçük bir gümüş madalyonu sıkıca kavradı. Kendi geleceği de bu ekip kadar karanlık ve karmaşıktı ama bugünlük ışık kazanmıştı.

Tylor elimi bırakmadan beni mağaranın dışına, temiz havaya çıkardı. Ekip bir araya gelmişti; her birimiz yaralı, yorgun ama birbirimize daha sıkı bağlıydık. Tylor, herkesin ortasında elimi havaya kaldırdı ve o kısa, akıllara kazınacak sözü söyledi:

"Biz biriz. Kimse bir parçamızı daha koparamayacak."

Tylor’ın o sarsılmaz duruşu ve elimi sıkan o devasa eliyle, Morvath’ın karanlığına karşı durmaya hazırdım. Savaş yeni başlıyordu ama artık korkmuyordum. Çünkü yanımda sadece bir Prens değil, benim için dünyayı yakacak bir adam vardı.

Lena’nın eli hala Edward’ın gömleğinin yakasındaydı. Edward, hayatı boyunca sayısız karmaşık denklem çözmüştü ama Lena’nın bu kadar yakınındaki varlığı, bildiği tüm kuralları altüst ediyordu. Lena, parmak ucuyla Edward’ın yanağındaki sıyrığı takip etti.

"Kalbin," dedi Lena fısıltıyla. "Bir kuşun kanat çırpışı gibi hızlı. Korkuyor musun, dâhi çocuk?"

Edward yutkundu. Gözlüklerinin arkasındaki bakışları Lena’nın dudaklarına kaydı ve orada asılı kaldı. "Korku, bilinmezliğin sonucudur Lena," dedi sesi her zamankinden daha derin çıkarak. "Ve ben şu an... senin ne yapacağını hiç öngöremiyorum."

Lena hafifçe gülümsedi; bu, avını yakalamış bir avcının zafer gülümsemesi değil, bir limana sığınmış savaşçının huzuruydu. Edward’ın yakasını bırakmadı, aksine onu kendine biraz daha çekti. Aralarındaki mesafe artık bir fısıltı kadardı.

"Analiz etmeyi bırak Edward," dedi Lena. "Sadece hisset."

Edward, titreyen elini Lena’nın beline yerleştirdi. Lena’nın sert zırhının altındaki o narin ama güçlü bedeni hissettiği an, zihnindeki son formül de silindi. İlk kez, bir hata yapmanın verebileceği en güzel sonuçla karşı karşıyaydı.

Tylor’ın göğsüne yaslandığımda, dünyanın en güvenli kalesinde olduğumu biliyordum. 1.96'lık boyuyla etrafımı saran bu devasa adam, az önce benim için cehennemi yıkmıştı. Başını boynuma gömmüş, sadece nefes alıyordu. Sanki benim yaşadığımı her nefeste teyit etmek istiyordu.

Tylor geri çekildi, yüzümü o kaba ama dünyanın en nazik elleriyle kavradı. Gözlerinde o her zamanki sertlik yoktu; sadece saf, katıksız bir aidiyet vardı.

"Alisa," dedi, sesi pürüzlüydü.

"Buradayım Tylor," diye fısıldadım.

"Gitme," dedi sadece. Cümleleri kısaydı ama her kelimesi ruhuma bir mühür gibi basılıyordu. "Sen gidersen, ben biterim."

Beni tekrar kendine çektiğinde, zırhının soğuk metali ile vücudunun sıcaklığı arasında ezildim. Ama bu, hissettiğim en güzel ağırlıktı. Tylor bir Prens’ti ama o an sadece benim için yanan, benim için savaşan ve sadece bana ait olan o adamdı.

Iris, mağaranın ağzında sırtını duvara yaslamış, yavaşça yere çökmüştü. Gücünü kullanmak onu tüketmişti ama yüzünde belli belirsiz bir memnuniyet vardı. Gözleri yavaş yavaş normal rengine dönerken, hemen yanında oturan Valtor’a baktı.

"Kader," dedi Iris, sesi yorgunluktan kısılmıştı. "Bugün bize bir şans daha verdi."

Valtor kılıcını temizlemeyi bıraktı, Iris’in solgun yüzüne baktı. "O şansı biz değil, o ikisinin birbirine olan delice aşkı yarattı Iris. Biz sadece o ateşi körükledik."

Mağaranın dışındaki mor sis tamamen dağılmıştı. Şafak vakti, Morvath Kalesi’nin yıkıntıları üzerinden söküyordu. Tylor elimi hiç bırakmadan beni ekibin yanına, ateşin başına getirdi.

Edward ve Lena, aralarındaki o yeni ve tarif edilemez çekimle sessizce yan yana oturuyorlardı. Iris yorgundu ama dimdik duruyordu. Tylor, 1.92’lik heybetiyle hepimizin önünde durdu. Gözlerini her birimizin üzerinde gezdirdi.

"Bitti mi?" diye sordu Tylor, Edward’a bakarak.

Edward gözlüklerini düzeltti, Lena’ya kısa bir bakış fırlattı ve Tylor’a döndü. "Babam hayatta," dedi Edward. "Ama artık bir ordusu yok. Artık sadece bir gölge."

Tylor elimi daha sıkı sıktı. "Güzel," dedi kısaca. "Gölgesini de biz yok edeceğiz."

Güneşin ilk ışıkları yüzümüze vururken, artık kaçan bir grup mülteci değildik. Biz, bir Prensin aşkıyla mühürlenmiş, bir dâhinin zekasıyla donatılmış ve bir suikastçının sadakatiyle güçlenmiş bir orduyduk.

Uçurumun kenarındaki o sessizliği gümüşi bir ışık yardığında, Elara’nın yanında beliren o silüet tüm umutlarımızı bir bıçak gibi kesti. Kaelis. Onu daha önce de görmüştüm ama bu sefer bakışlarındaki o ifade... O ifade merhametin kırıntısını bile barındırmıyordu. Kaelis, Bianca’nın o kan donduran sadakatiyle yanımızda dikiliyordu. Elara’nın zihnine bir zehir gibi sızmış, onu bizden koparıp Bianca’nın karanlık tahtına bir köle gibi bağlamıştı.

Kaelis, elindeki siyah taşlı asasını yere vurduğunda yer sarsıldı. Dudaklarında o aşağılayıcı, buz gibi gülümseme belirdi.

"Hala anlayamadınız mı?" dedi Kaelis, sesi bir yılanın tıslaması kadar soğuk ve tekinsizdi. "Sizin o aciz 'dostluk' bağlarınız, Bianca’nın mutlak iradesi karşısında sadece birer prangadır. Elara artık ait olduğu yerde; gücün ve gerçek hükmün yanında."

Tylor ileri atılmak istedi ama Kaelis’in parmak uçlarından çıkan kara bir enerji dalgası onu olduğu yere çiviledi. Kaelis, Bianca’nın sağ kolu olmanın verdiği o kibirli otoriteyle Elara’nın omzuna elini koydu. Bu bir koruma değil, bir sahiplenmeydi.

"Alisa," dedi Kaelis, gözlerini benimkine dikerek. "Baban bir amatördü. Ama Bianca... O sizin sonunuzu hazırlarken biz sadece izleyip güleceğiz."

Valtor, Kaelis’in o sinsi varlığını gördüğü an kılıcını öyle bir sıktı ki elindeki sargılar kanamaya başladı. "Kaelis!" diye kükredi Valtor. "Bianca’nın köpeği olduğunu biliyorduk ama bu kadar alçalacağını tahmin etmemiştim. Elara’yı bırak!"

Kaelis sadece güldü. O gülüş, vadi boyunca yankılanan uğursuz bir kuş sesi gibiydi. "Bırakmak mı? O artık Bianca’nın en büyük silahı. Ve siz..." Kaelis elini havaya kaldırdı, parmaklarının arasında karanlık bir portal açılmaya başladı. "Siz sadece bu yıkımın enkazında birbirinize sarılarak ölmeyi bekleyen zavallılarsınız."

Edward, Kaelis’in her hareketini analiz etmeye çalışıyordu ama Kaelis’in aurası tüm mantık kurallarını yıkıyordu. Lena, Edward’ın önüne geçip hançerlerini çekti.

"O adam normal değil Edward," dedi Lena kısık bir sesle. "Gözlerinde hiçbir insani parıltı yok. Sadece Bianca’nın karanlığı var."

Kaelis, portalın içine girmeden önce son kez bize baktı. Bakışları özellikle Edward üzerinde durdu, sanki onun zihnindeki o küçük umudu bile ezmek istiyormuş gibi. "Görüşeceğiz, Morvath’ın mirası. Ama bir dahaki sefere, bu kadar şanslı olmayacaksınız."

Kaelis ve Elara, portalın o zifiri karanlığına karışıp yok olduklarında, gökyüzü kan kırmızısına büründü. Şafak vakti gelmişti ama bu bir umut şafağı değildi; Bianca ve sağ kolu Kaelis’in dünyayı karanlığa boğacağı o büyük savaşın ilk perdesiydi.

Tylor elimi tuttu. Eli sıcaktı ama içimdeki o üşümeyi dindirmeye yetmiyordu. "Alisa," dedi Tylor, sesi her zamankinden daha sertti. "Düşman artık belli. Ve Kaelis... Onun cezasını bizzat ben keseceğim."

Bölüm sonu

2 yorum