TYLOR ARVEN
Portalın o dengesiz, mor ışığı gözlerimi kör ederken ciğerlerime dolan tek şey Alisa’nın son saniyede tenime değen o sıcak aurasının kokusuydu. Sonra... Sonra o korkunç boşluk geldi. Kayalıkların üzerine savrulduğumuzda, ellerim hala onu tutuyormuşum gibi havada asılı kaldı. Ama parmaklarımın arasında sadece buz gibi bir rüzgar vardı.
"Alisa!"
İsmim kayalıklarda yankılandı, dalgalar onu yuttu ama o gümüş ses gelmedi. Dizlerimin üzerine çöktüm. Toprağı ellerimle kazıdım, tırnaklarımın arasına taşlar girip canımı yakana kadar yumrukladım yeri. Ama ruhumdaki o devasa delik kadar acımıyordu hiçbir şey. Kalbim... Göğüs kafesimi parçalayıp dışarı çıkmak isteyen vahşi bir hayvan gibi çarpıyordu.
"Tylor, dur! Yaralanacaksın!" Edward’ın sesini duydum. Elini omzuma koydu.
O an içimdeki o karanlık volkan patladı. Edward’ı öyle bir hırsla ittim ki, sırtı kayalıklara çarptı. Ayağa kalktığımda etrafımdaki hava, aşkımın ve öfkemizin hızıyla ısınmaya başlamıştı.
"Yaralanmak mı?!" diye haykırdım, sesim bir aslanın kükremesi kadar hırıltılıydı. "Siz ne anlarsınız? Sizin o denklemleriniz, o çok sevdiğiniz yüzdelik hesaplarınız Alisa’yı geri getiriyor mu? Ben onsuz nefes alamıyorum lan! Ciğerlerime giren hava bile ona ait, damarlarımda dolaşan kan onun için akıyor! Onsuz geçen her saniye, ruhumun binlerce parçaya bölünüp cehennem ateşinde pişmesi demek!"
Gözlerim kan çanağına dönmüştü. Edward’ın yakasına yapıştım, onu havaya kaldırdım. Gözlerimin içindeki o yıkıcı ateşi görsün istedim.
"Ben onsuz yapamam, anlıyor musun?" Sesim bu sefer bir fısıltı kadar derinden ama bir yemin kadar keskin çıktı. "O benim sadece ışığım değil, o benim yaşam sebebim. Eğer o yoksa, bu dünya sadece koca bir mezarlık. Ben onu o adamın ellerinde bırakıp burada 'strateji' kurmayacağım. Gerekirse o kaleyi ellerimle yıkarım, gerekirse o zindanları kanımla boğarım!"
Edward’ı yere bıraktım ve kılıcımı çektim. Çeliğin üzerindeki o parlama, Alisa’nın gözlerindeki umudu anımsattı bana. O an, Tylor olarak değil, sevdiği kadın için her şeyi yakmaya hazır bir iblis gibi hissediyordum.
"Eğer Alisa'nın saçının tek bir teline zarar gelirse; Lord Morvath'ı sadece tahtından indirmem, ona ölümü bir ödül gibi özletirim. Ben onun için dünyayı yakmaya gelmiştim, şimdi o ateşte her şeyi, herkesi kül edeceğim. Kalbim onun rehiniyse, ruhum da onun celladı olacak!"
ALİSA ASHEN
Gözlerimi açtığımda karşılaştığım ilk şey, taş duvarlardan sızan o ölümcül rutubetti. Bileklerimdeki gümüş kelepçeler sanki ruhumu emiyordu. Ama birden, kalbimde o tanıdık sızıyı hissettim. Uzaklarda bir yerde, çok uzaklarda biri ismimi haykırıyordu. Tylor... Onun öfkesini, onun acısını damarlarımda hissettim.
"Geliyor," diye fısıldadım, dudaklarımda hafif bir gülümseme belirdi.
Vaelor Morvath, parmağındaki o mühürlü yüzükle parmaklıkların arkasında belirdiğinde ona korkuyla değil, bir zafer edasıyla baktım.
"Neye gülüyorsun, Küçük Kraliçe?" dedi Vaelor, sesi buz gibiydi.
"Neye mi?" dedim, gözlerimi onun soğuk gözlerine dikerek. "Dışarıdaki fırtınayı hissetmiyor musun Lord Morvath? Kalbimi çaldığın adam yolda. Ve o geldiğinde, senin o taş kalelerin aşkımızın karşısında sadece kumdan bir kule gibi dağılacak."
Tam o anda, zindanın en derininden gelen o devasa patlama sesini duyduk. Tylor gelmişti. Kapıları değil, dünyayı yıkarak geliyordu.
TYLOR ARVEN
Zindanın koridorlarında yankılanan her adımım, Lord Morvath’ın mezarına çakılan bir çivi gibiydi. Kılıcım kanla ağırlaşmıştı ama ben yorgunluk hissetmiyordum. Karşıma çıkan her muhafız, bir Prens’in gazabının ne demek olduğunu o an anlıyordu. Ben sadece bir savaşçı değildim; ben, Alisa için krallığını yakmış bir hükümdardım.
Zindanın en derinindeki o ağır kapıyı omuzlayıp içeri daldığımda, Vaelor Morvath o iğrenç, küçümseyici gülümsemesiyle karşımdaydı.
"Bir Prens..." dedi Vaelor, sesi zehirli bir sarmaşık gibiydi. "Kendi halkını, tacını ve tahtını bir kadın için mi terk ettin? Ne acınası bir son."
Kılıcımı havaya kaldırdım, aurası odadaki tüm meşaleleri söndürecek kadar parlaktı. "Taçlar devrilir, tahtlar çöker Morvath!" diye kükredim. "Ama benim Alisa’ya olan bağım, senin hayal bile edemeyeceğin bir krallık kurdu kalbimde. O krallığın tek yasası var: Onu kimse benden alamaz!"
Vaelor ateş duvarını yükselttiğinde bir an bile duraksamadım. Bir Prens gibi dimdik, ateşin içinden geçtim. Zırhım kor gibi yanarken Vaelor’un boğazına yapıştım ve onu duvara çiviledim.
"Şimdi bak bana," dedim, gözlerimdeki o kraliyet ateşini görmesini sağlayarak. "Karşında eğilecek bir tebaa yok. Karşında, sevdiği kadın için cehennemi fethedecek bir Prens var. Çöz o kelepçeleri!"
ALİSA ASHEN
Kurtulmuştuk. Morvath’ın kalesi arkamızda bir yangın denizi gibi kalırken, kendimizi uçurumun kenarında bulduk. Tylor beni yere bıraktığında, ellerindeki kanı umursamadan yüzümü avuçlarının arasına aldı. O an karşımda sadece sevdiğim adam değil, benim önümde diz çökmüş bir Prens vardı.
"Tylor..." dedim, sesim hıçkırıklarla boğulmuştu. "Her şeyi feda ettin. Krallığını, geleceğini..."
Tylor durdu. Gözlerindeki o derin, asil hüzün yerini sonsuz bir bağlılığa bıraktı. Elimi kalbinin üzerine koydu.
"Alisa," dedi sesi titreyerek. "Benim gerçek krallığım senin kalbin. Eğer sen yoksan ben altın saraylarda yaşayan bir köleyim; ama sen varsan,bu ıssız kayalıklarda bile dünyanın en güçlü hükümdarıyım. Tacımı ayaklarının altına bıraktım çünkü senin bir tek gülüşün, bin tane imparatorluktan daha değerli benim için.Ben seni sadece bir erkek olarak değil,tüm ruhumla, tümgeçmişimle ve geleceğimle bir prens gibi değil, senin kölen gibi seviyorum."
Gözlerimden süzülen yaşları sildi ve dudaklarından o efsanevi sözler döküldü:
"Seni sevmek benim en büyük zaferim, Alisa. Dünya üzerinde tüm tahtlar yıkılsa, tüm krallar siz çökse bile; ben senin aşkının sancağını ruhunun en yüksek burcuna dikeceğim. Sen benim sadece kraliçem değil, nefes alma sebebimsin. Ve yemin ederim; bir gün dünya biterse, Tanrı'nın karşısına "Ben bir Prenstim" diye değil, 'Ben Alisa'yı her şeyden çok sevdim' diye çıkacağım."



