Sığınağın tavanı bir kağıt gibi yırtılıp tepemize çöktüğünde, her yer toz ve Morvath hanedanının o lanetli mor dumanıyla doldu. Görüş mesafem sıfıra inmişti ama kulağımda yankılanan tek şey metalin metale çarpma sesiydi. Babasının "Acısızlar" dediği o gölge askerler, aramızda birer ölüm makinesi gibi dolaşıyordu.
"Elara, arkama geç!" diye bağırdım. Elara’nın gümüş aurası korkuyla çakıyor, etrafı anlık ışıklarla aydınlatıyordu.
Dumanın içinden Edward’ın boğuk sesini duydum. "Portal taşını bulamıyorum... Görüş alanı... %5'in altında!" Edward ilk kez paniğe kapılmıştı. Onun o kusursuz zihni, babasının yarattığı bu kaosun içinde boğuluyordu.
Mor dumanın içinden siyah bir gölge, Edward’ın savunmasız kaldığı o boşluğa sızdı. Bir muhafız, kılıcını Edward’ın boğazına indirmek için hamle yaptı. Edward taş kesilmişti; babasının gölgesi onu felç etmişti.
Ama Lena oradaydı.
Lena, bir gölge hızıyla araya girdi. Kılıcı karşılayacak bir silahı yoktu. Hiç tereddüt etmedi. Sol elini, aşağı doğru inen keskin çeliğin önüne bir kalkan gibi sürdü. Kılıç, Lena’nın avucunu boydan boya yarıp kemiğine dayandığında çıkan o tok ses sığınakta yankılandı.
Lena acıyla bağırmadı. Sadece dişlerini sıktı. Kanı, Edward’ın yüzüne ve gömleğine sıcak bir sağanak gibi sıçradı. Muhafızın bileğini diğer eliyle kavradı ve dizini muhafızın göğsüne sertçe indirdi.
Edward dehşet içinde Lena’ya, avucundan oluk oluk akan o kırmızıya bakıyordu. "Lena... Ne yaptın sen?"
Lena, kesilen elinden süzülen kanı bir bayrak gibi havada savurdu. Gözlerindeki o vahşi ve sarsılmaz aura, dumanı bile dağıtacak kadar keskindir. Edward’ın yakasına yapıştı ve onu kendine çekerek babasının ordusunun bile diz çökeceği o cümleyi fısıldadı:
"Senin denklemlerinde 'ölüm' olabilir Edward, ama benim olduğum hiçbir sahnede senin cenazen kalkamaz. Şimdi o portalı aç, yoksa babandan önce seni ben öldürürüm."
EDWARD MORVATH
Lena’nın kanı yüzümde sıcak ve metalik bir tat bırakmıştı. O an, beynimdeki babamın o "kusursuzluk" sesi sustu. Lena’nın bu vahşi sadakati, babamın tüm stratejilerinden daha güçlüydü.
Yerlerde sürünen portal taşını kaptım. Artık analiz yapmıyordum. Artık olasılıkları hesaplamıyordum. Sadece Lena’nın akan kanının intikamını almak istiyordum. Babamın bana asla kullanma dediği, Morvath kanının en karanlık büyüsünü fısıldadım.
"Hata payı bitti baba," diye mırıldandım.
ALİSA ASHEN
Sığınak, portalın içine çekilmeden hemen önce devasa bir ışık ve enerji dalgasıyla patladı. Morvath muhafızları ışığın içinde parçalanırken, biz karanlığın ve boşluğun içine doğru savrulduk.
Sığınağın tavanı üzerimize çökerken dünya başıma yıkılıyor gibiydi. Toz, duman ve Morvathların o zehirli mor sisi her yeri kaplamıştı. Göz gözü görmüyordu ama hissediyordum; babamın o ruhsuz "Acısızları" etrafımızda birer ölüm gölgesi gibi süzülüyordu.
"Edward! Portalı aç!" diye bağırdım ama sesim dumanın içinde boğuldu.
Tam o sırada Iris’i gördüm. Dumanın kalbinde, etrafına kutsal bir ışık saçarak yükseliyordu. Gözleri tamamen beyaza bürünmüş, damarları aurasının gücüyle parlıyordu. Havada uçuşan mermer parçalarını ve bize fırlatılan zehirli okları tek bir el hareketiyle boşlukta asılı bıraktı.
Iris, burnundan sızan kanı umursamadan o sarsılmaz sesiyle kadere hükmetti:
"Gelecek benim avucumda, sizinse vaktiniz doldu."
Iris zamanı yavaşlatırken, bir muhafızın Edward’ın boğazına kılıç indirdiğini gördüm. Lena fırtına gibi araya girdi. Silahı yoktu, sadece çıplak elleri ve vahşi sadakati vardı. Kılıcı avucuyla yakaladı. Metalin eti kestiği o korkunç ses sığınakta yankılanırken Lena’nın kanı Edward’ın yüzüne sıçradı.
Lena acıyı bir takı gibi taşıyordu. Yaralı elinden süzülen kanı muhafızın yüzüne savurup tek hamlede boğazını yardı. O an sığınaktaki tüm düşmanlar duraksadı. Lena, kana bulanmış yüzüyle sadece üç kelime fısıldadı:
"Kralınız bile diz çökecek."
Tylor, kalkanını önüme bir kale duvarı gibi dikti. Üzerimize yağan darbeleri çelik gibi göğüslüyordu. "Alisa, arkamdan ayrılma!" diye kükredi.
"Arka saf için yaratılmadım Tylor!" diyerek omzuna bastım ve havaya fırladım. Gri auram sığınağı sarsan bir patlamaya dönüştü. Yere indiğimde, ellerimden çıkan enerji dalgası kapıyı kuşatan birliği küle çevirdi. Gözlerimi karşıdaki karanlığa diktim ve kendi hükmümü verdim:
"Işığım, karanlığınızı yakmaya yeminli."
Edward, Lena’nın kanı yüzünde sıcakken portal taşını kaptı. Artık analiz yapmıyordu, artık hesaplamıyordu. Babasının ona asla dokunma dediği o yasaklı Morvath büyüsünü, damarlarındaki nefretle harmanladı. Portalın gümüş ışığı odayı yutarken, Edward babasının kapıdaki gölgesine bakıp son sözünü söyledi:
"Hata payın bendim baba,şimdi sonucuna katlan."
Portal bizi içine çekmek üzereyken, Elara’nın elimi tutacağını sandım. Ama o, beni portalın dışına, yıkılan sığınağın tam ortasına doğru sertçe itti.
"Elara! Ne yapıyorsun?!" diye haykırdım.
Elara’nın gümüş gözlerinde yaş yoktu, sadece buz gibi bir kararlılık vardı. Yanında aniden beliren Kaelis ile birlikte portalın enerjisini büktüler. Ekip portalın içinde kaybolurken, sığınak tamamen çöktü.
Toz bulutu dağıldığında, kendimi babam Alistair Morvath’ın ayaklarının dibinde buldum. Elara ve Kaelis, babamın arkasında birer heykel gibi duruyorlardı. Elara bana bakıp fısıldadı: "Sana borcum bitti Alisa. Şimdi sıra bende."
Ekip kurtulmuştu ama ben, baş düşmanımın ellerindeydim üstelik kardeşim tarafından teslim edilmiştim.


