İçeriğe geç

Kül Taht

Bölüm 13 · 5 dk okuma

Kül Taht

Bölüm 13

KANLI MİRAS

ALİSA ASHEN

Sığınağın içindeki hava, dışarıdaki kardan daha soğuktu. Gözlerimi karşımdaki iskemlede ruhsuz bir bebek gibi oturan Elara’dan çekemiyordum. Ona bir kase çorba uzattım; elleri titredi, gümüş gözlerindeki o hırçın bakış bir anlığına kırıldı. Onun kalbine giden yol, bir labirent gibi karmaşıktı. "Seni tanımak istiyorum," dedim fısıltıyla. Elara sadece sustu ama o sırada odanın diğer ucundaki o sessiz yıkımı fark ettim.

Edward, her zamanki kusursuzluğuyla cam kenarında oturuyordu ama bakışları o kadar uzaktaydı ki, bedeni burada, ruhu ise çoktan terk edilmiş bir çocuklukta kalmıştı. Onu kendi acısıyla baş başa bırakıp Elara’ya döndüm ama zihnim Edward’ın o sarsılmaz maskesinin ardındaki çatlaklara takılı kalmıştı.

EDWARD MORVATH

İnsanlar sadece Morvath hanedanının dahi varisini görürler. Jilet gibi ütülenmiş gömleklerimi, kusursuz analizlerimi ve duygusuz duruşumu... Ama kimse bu mükemmelliğin kaç kırbaç darbesiyle, kaç soğuk geceyle inşa edildiğini bilmez.

Zihin sarayımda dolaşırken, hep aynı odaya çıkıyorum. Yedi yaşındayım. Babamın o devasa, karanlık çalışma odası. Odanın her köşesi başarı kokuyor ama benim genzimi yakan tek şey korku. Önümde devasa bir parşömen, elimde titreyen bir hokka...

"Hata yapamazsın Edward," demişti babam. Sesi mermer kadar sertti.

Yorgunluktan gözlerim karardığında, tek bir formülde hata yaptım. Sadece bir rakam... Babamın o ağır, Morvath mühürlü altın yüzüğünü taşıyan eli yanağımda patladığında dünya tersine döndü. Masadaki mürekkep hokkası devrildi; siyah mürekkep, yanağımdan süzülen kanımla birleşip yere damladı.

"Morvathlar hata yapmaz!" diye kükremişti babam. "En iyisi olana kadar bu lekeyi temizleyeceksin!"

O geceyi, o buz gibi odada, yerdeki o kanlı mürekkebi kendi ellerimle ovalayarak geçirdiğimi kimse bilmez. Babam beni hiç sevmedi; o beni sadece Morvath adını zirveye taşıyacak bir proje olarak tasarladı. Şimdi ne zaman bir hesaplama yapsam, o yüzüğün izi yanağımda sızlar.

Saatin kapağını açıp kapatıyordum. Klik. Klik. Geçmişin yakamı bırakmadığı her saniye için bir imza gibi. Lena’nın yanıma yaklaştığını hissettim. Adımları bir kedi kadar sessizdi ama aurasındaki o hırçınlık odayı dolduruyordu. Başımı kaldırmadım.

"Gözlemlerime göre, Lena, şu an bana acıma oranınız %80’in üzerinde," dedim. Sesim, kendi kulaklarıma bile bir mezarın derinliklerinden geliyormuş gibi ruhsuz geliyordu.

"Kapa çeneni Dahi Çocuk," dedi Lena. Sesi her zamanki gibi sertti ama bu sefer o keskinliğin arkasında bir yumuşaklık vardı. Önümdeki sehpaya oturdu, hançerini tam önüme, hayali bir kan lekesinin üzerine sapladı. "O yüzde hesapların benim canımı sıkıyor Edward. Anlat artık. İçindeki o gürültüyü dışarı dök yoksa patlayacaksın."

Hançerin gümüş yüzeyindeki yansımama baktım. "Başarısız olursam... hiçbir anlamım kalmaz Lena," diye fısıldadım. "Benim hayatım boyunca tek bir görevim vardı: Kusursuz bir Morvath olmak. Babam bana bakarken bir oğul görmüyordu; sadece takdir bekleyen bir yatırım görüyordu. O mühürlü yüzük... Sadece yüzüme inmedi Lena. Ruhuma indi. Her formülde, her stratejide o yüzüğün ağırlığını hissediyorum. Eğer en iyisi olmazsam, o karanlık odadaki o çaresiz, kanayan çocuktan başka bir şey olmayacağım. Ve o çocuk olmaktan ölesiye korkuyorum."

Lena bir an sustu. Beklemediğim bir şey yapıp hafifçe sırıttı ve önüme bir elma attı. "Morvath beyefendisi meğerse disiplinli değil, doğrudan işkenceyle yoğrulmuş," dedi sesi bu sefer daha yakındı. "Bak Edward, eğer baban o yüzüğü hala takıyorsa söyle, o yüzüğü ve takılı olduğu parmağı senin için koleksiyonuma katabilirim. Arkadaş indirimi de yaparım, kargo benden."

Gözlüklerimin arkasındaki o hüzünlü pusun dağıldığını hissettim. İçimdeki o ağır taş ilk kez hafiflemişti. "İstatistiki olarak, Lena, bu şakanın komiklik oranı %1’in altında."

"Sıfır değil ama, değil mi?" Lena elmayı havada ikiye böldü ve bir parçasını bana uzattı. "Mükemmel olmana gerek yok Edward. Biz seni en iyi olduğun için değil, Edward olduğun için buraya aldık. Kırık dökük de olsan, sen bizim dâhimizsin."

Elmayı elinden alırken parmaklarımız birbirine değdi. Hayatımda ilk kez "en iyisi" olmak zorunda kalmadığım bir anın içindeydim. Morvath kalesinin surları ilk kez yıkılmıştı.

Elmanın ekşi tadı ağzımda dağılırken, Lena’nın hançerini masadan çekişini izledim. O her zamanki dik kafalı, kuralları hiçe sayan haliyle karşımda duruyordu. Ben ne kadar bir "düzen" esiriysem, o o kadar "kaosun" kızıydı.

"Biliyor musun Lena," dedim, bakışlarımı pencereden dışarıdaki fırtınaya çevirerek. "Babamın yanındayken nefes almak bile bir görevdi. Ciğerlerime giren oksijenin miktarını bile sanki onun rızasıyla alıyormuşum gibi hissederdim. Burada, bu döküntü sığınakta, hayatımda ilk kez... hata yapma ihtimalimin olduğu bir yerdeyim. Ve bu ihtimal, babamın sunduğu tüm o sahte mükemmelliklerden daha değerli."

Lena hafifçe arkasına yaslandı, gözlerinde o alışılmadık yumuşaklık hâlâ duruyordu. "Hata yapmak insanidir Edward. Bizim işimiz mükemmel olmak değil, hayatta kalmak. Ve hayatta kalmak için bazen o hesapladığın %100'lerden vazgeçmen gerekir."

Gülümsedim. Bu seferki sadece silik bir kıvrılma değildi; ruhumun derinliklerinden gelen bir kabullenişti. "Galiba haklısın. İstatistiki verilerime bir yeni değişken eklemem gerekecek: Lena Etkisi. Beklenmedik, ölçülemez ama kesinlikle etkili."

ALİSA ASHEN

Edward ve Lena’nın arasındaki o buzun eridiği anları uzaktan izlerken, içimdeki o gri ağırlığın bir nebze hafiflediğini hissettim. Ekibim, ailem... Onlar birbirlerine tutundukça, ben de Elara’yı bu karanlıktan çekip çıkaracak gücü kendimde buluyordum.

Elara hâlâ bana bakıyordu. Gümüş gözlerindeki o sertlik, Edward’ın anlattığı "Morvath" trajedisini duyduğundan beri biraz olsun yerini meraka bırakmıştı. Belki de bu sığınaktaki tek "kurbanın" kendisi olmadığını fark etmişti.

"O..." dedi Elara, Edward’ı işaret ederek. Sesi bu sefer daha az iğneleyiciydi. "Neden her şeyi bu kadar çok hesaplıyor? Babası onu sadece bir rakam olarak mı gördü?"

"Evet," dedim, onun yanına bir adım daha yaklaşarak. "Tıpkı Bianca’nın seni sadece bir gölge olarak görmesi gibi. Edward’ın da zincirleri var Elara, sadece onlar metalden değil, beklentilerden yapılmış. Biz hepimiz bir yerlerden yaralıyız. Kimse buraya kusursuz gelmedi."

Elara derin bir nefes aldı. İnce parmaklarıyla hırkasının ucunu çekiştirdi. "Bianca bana derdi ki; dünya bir av sahasıdır, ya avcısındır ya da av. Eğer ağlarsan, kan kaybedersin. Eğer güvenirsen, ölürsün."

"Bianca yanıldı," dedim kararlılıkla. "Dünya bir av sahası olabilir ama biz bir sürüyüz. Ve bir sürü, birbirinin yaralarını yalayarak iyileşir. Bak onlara..." Edward ve Lena’yı işaret ettim. "Birbirlerinden nefret ediyor gibi görünüyorlardı ama şimdi birbirlerinin sığınağı oldular."

Elara’nın bakışları Edward’a, sonra da bana döndü. İlk kez, ama gerçekten ilk kez, gümüş aurasi o hırçın, yakıcı halinden çıkıp sakin, ay ışığı gibi huzurlu bir renge büründü. Henüz bana sarılmamıştı, henüz bana "kız kardeşim" dememişti ama o sönmez sanılan buz dağı, dipten çatlamaya başlamıştı.

Sığınaktaki ateş yavaş yavaş közlenirken, herkes kendi iç dünyasına çekilmişti. Edward, Lena'nın yanında ilk kez huzurlu bir uykuya dalmak üzereydi. Valtor ve Tylor dışarıdaki soğuğun içinde birer heykel gibi nöbet tutuyor, kılıçlarının kabzasını sıkıca kavrıyorlardı.

Ancak sığınağın tam ortasında, Elara’nın yanında otururken bir şey hissettim. Tenimin altındaki o tanıdık karıncalanma... Hava aniden ağırlaştı, şöminedeki ateş bir anlığına mora çalıp söner gibi oldu.

Elara aniden ayağa kalktı, gözleri dehşetle büyümüştü. "O..." diye fısıldadı. "Bizi buldu."

Dışarıdaki rüzgarın uğultusu bir anda kesildi. Yerini, Gümüş Kale’den çok iyi tanıdığım o buz gibi, alaycı kahkahaya bıraktı. Bianca, sığınağın kapısının hemen ardındaydı. Ve bu sefer yalnız değildi; Morvath hanedanının o mühürlü sancaklarını taşıyan muhafızların ayak sesleri, karın üzerinde yankılanıyordu.

Edward gözlerini açtığında, babasının o mühürlü yüzüğünün parıltısını sanki zihninde hissetti. Savaş, kapımıza kadar gelmişti

Bölüm sonu

5 yorum