Gümüş Oda’nın içindeki hava, Bianca’nın kristal hançerinden yayılan o zehirli enerjiyle iğne gibi tenime batıyordu. Karşımda, benimle aynı yüze sahip olan ama ruhu bir kış gecesi kadar ıssız duran Elara vardı. Adını yeni öğrendiğim, varlığından nefesim kesilerek haberdar olduğum kardeşim...
"Seçimini yap Alisa," diye tısladı Bianca. "Zaman daralıyor. Tylor’un nabzı, Kaelis’in kılıcının ucunda atıyor."
Odanın hemen girişinde, Kaelis’in siyah gölgesinin altında diz çökmüş olan Tylor, gözlerimin içine baktı. Bakışlarında korku yoktu; sadece benim için duyduğu o sonsuz sadakat vardı.
"Alisa, sakın!" diye bağırdı Tylor. Sesindeki o yakıcı aura, odadaki soğuk havayı bir anlığına kırdı. "Kardeşini kurban etme! Eğer beni kurtarmak için onu öldürürsen, ben o Tylor olmam. Biz bu değiliz!"
Valtor, yanındaki üç büyücünün baskısına rağmen yavaşça başını kaldırdı. Gözlerindeki o fırtına grisi aura, vücudundan dışarı taşan siyah dumanlarla birleşiyordu. Zincirleri gerildiğinde çıkan ses, metalin bile onun iradesi karşısında korktuğunun kanıtıydı. "Kaelis..." dedi Valtor, sesi derin bir uçurumdan geliyormuş gibi hırıltılıydı. "Eskiden bir şerefin vardı. Şimdi ise bir kadının aynasındaki tozsun. Beni öldür ama Alisa’ya o lekeyi sürdürme."
Sarayın alt katlarında ise durum bambaşkaydı. Edward, Gümüş Kale’nin büyü mekanizmalarını çözmek için bir dahi gibi hareket ediyordu. Üzerindeki o çekici soğukkanlılıkla, elindeki kimyasal tüpleri kalenin ana kolonuna yerleştiriyordu.
"Hızlanmamız lazım," dedi Edward, gözlüğünü tek parmağıyla düzelterek. Omuzlarının üzerinden bakışları, karanlıkta bile keskin bir jilet gibi parlıyordu. "Bianca’nın aurası tüm kaleyi bir koza gibi sarmış durumda. Eğer bu mühürleri bozamazsak, Alisa o odadan canlı çıkamaz."
Lena, Edward’ın hemen yanında, iki hançerini parmaklarının arasında birer pervane gibi döndürüyordu. Gözlerindeki o vahşi ve havalı parıltı, Bianca’nın muhafızlarını uzaktan izlerken daha da belirginleşti. "Sen hesaplamanı yap dahi çocuk," dedi Lena, dudaklarında o meşhur tehlikeli gülümsemeyle. "Benim auram kan kokusuna aç. Kimse Alisa’ya ulaşamayacak." Lena, bir gölge hızıyla duvarda yürümeye başladığında, arkasında sadece mor bir ışık izi bırakıyordu.
Iris, kalenin dış surlarında, kadim bir ay taşının başında duruyordu. Elleri havada, aurası bembeyaz bir ışık süzmesi gibi gökyüzüne uzanıyordu. O, bu savaşın beyniydi. "Alisa, duy beni!" diye fısıldadı zihnimin derinliklerine. "Elara’nın içindeki gümüş güç aslında bir kilit. Onu açarsan Bianca’yı içeriden yok edebilirsin. Kendine güven!"
Bianca hançerini Elara’nın kalbine indirmek üzereyken, içimdeki o gri aura fışkırdı. Ama bu sefer yıkıcı değil, birleştiriciydi. Elara’nın zincirlerine doğru atıldım.
"Onu öldürmeyeceğim!" diye haykırdım. "Ve Tylor’u da vermeyeceğim!"
Elim Elara’nın eline değdiği an, odada devasa bir gümüş ve gri ışık patlaması yaşandı. Elara, adını bile bilmediği kardeşinden gelen bu sıcaklıkla irkildi. O gümüş gözlerindeki buz, benim sıcaklığımla erimeye başladı. İkimizin ortak aurası, Bianca’yı odanın duvarına fırlatacak kadar güçlüydü.
Kaelis, patlamanın etkisiyle gerilediğinde Tylor ve Valtor serbest kaldı. O an, kalenin altından Edward’ın yerleştirdiği düzeneklerin patlama sesi geldi. Kale sarsılmaya, aynalar birer birer patlamaya başladı.
"Gidiyoruz!" diye bağırdı Valtor, kılıcını Bianca’nın muhafızlarına savurarak.
Tylor yanıma ulaştı, beni ve hala şokta olan Elara’yı kollarıyla sardı. Edward ve Lena, portalın başında bizi bekliyorlardı. Iris’in ışığı bize qyolu gösteriyordu.
