İçeriğe geç

Kül Rengi Bir Yanılgı

Bölüm 2 · 3 dk okuma

Kül Rengi Bir Yanılgı

Bölüm 2

2. Bölüm: Porselenin Soğukluğu ve Sahte Baharlar

İnsanın ruhundaki çatlaklar, dışarıdan bakıldığında görünmez. Ta ki biri gelip o çatlakların üzerine parmak uçlarıyla dokunana kadar. O saniyeden sonra acı, sızdırmaz sandığınız her duvardan taşmaya başlar.

Kasım ayı yerini aralık ayının o dondurucu, kuru soğuğuna bırakırken, koridorlardaki tebeşir kokusuna ıslak paltoların ağır kokusu eklenmişti. Benim adım Ediz. Sınıf listesinde sıradan bir numara, yoklama defterinde alelade bir imza, kalabalıklar içinde ise sadece etraftaki nesnelerin gölgesiyle beslenen melankolik bir çocuktum.

Onun adı ise Neva’ydı. Zihnimde yarattığım o kusursuz, pürüzsüz heykelin ete kemiğe bürünmüş hali.

Ancak o çarşamba günü, Neva’nın o pürüzsüz porselen maskesinin arkasında başka bir karanlık olduğunu ilk kez fark ettim. Okul kütüphanesinin en arkasındaki, kimsenin uğramadığı kırık dökük masada oturuyordu. Saçındaki o koyu kırmızı kurdele bu sefer sıkıca bağlanmamıştı; gevşemiş, omuzlarına doğru sarkmıştı. Başını ellerinin arasına almış, önündeki boş sayfaya bakıyordu.

Uzaktan izledim. Gözlerindeki o her zamanki parıltı sönmüş, yerini derin, dipsiz bir boşluğa bırakmıştı. Ağlamıyordu ama omuzlarının titreyişinden, içindeki bir şeylerin amansızca yıkıldığını görebiliyordum. Neva, o sınıfa neşe saçan kız, kendi içsel bunalımlarının girdabında boğuluyordu. Dünyanın en güzel çiçeğinin bile kökünden çürümesi gibi bir şeydi bu. İçimdeki melankoli, onun bu çaresizliğiyle beslendi. Onu mutlu görmek beni ne kadar eritiyorsa, acı çektiğini görmek ruhumu o kadar kendi karanlığına çekiyordu.

Tam arkamı dönüp o sessiz gölgeme geri çekilecekken, elindeki kurşun kalem parmaklarının arasından kayıp yere düştü ve benim botlarımın ucuna kadar yuvarlandı.

Ses çıkartmamaya çalışarak kalemi aldım. Başını kaldırdı. Göz altları morarmıştı, bakışlarında yorgun bir isyan vardı. Beni gördüğünde şaşırmadı. Aksine, sanki günlerdir orada durmamı bekliyormuş gibi tuhaf, bitkin bir tebessüm belirdi dudaklarında.

"Ediz, değil mi?" dedi. Sesi o kadar pürüzlü ve kırılgandı ki, içimdeki tüm fay hatları aynı anda sarsıldı. İsmini benden duymak, celladın kurbanına adıyla hitap etmesi gibiydi.

"Evet," diyebildim sadece. Sesim bir fısıltıdan farksızdı. Kalemi ona uzattım.

Kalemi alırken parmakları parmaklarıma değdi. Teninin soğukluğu, kalbimin buz tutmuş odalarını yaktı geçti. "Teşekkür ederim," dedi ve derin bir iç çekti. "Biliyor musun Ediz... Bu sınıfta herkes benimle sadece gülmek, eğlenmek istiyor. Kimse arkamdaki o koca enkazı görmek istemiyor. Ama sen..."

Durdu. Bakışlarını doğrudan gözlerimin içine dikti. O an zaman durdu, kütüphanenin pencerelerine vuran yağmur damlaları havada asılı kaldı.

"Sen bana baktığında, sanki içimdeki o karanlığı görüyormuşsun gibi hissediyorum," dedi, sesine bilerek ya da bilmeyerek büyük bir ümit üfleyerek. "Sanki beni bu dünyada gerçekten anlayan tek kişi sen olabilirmişsin gibi."

O cümle, göğsümün ortasına saplanan en tatlı, en zehirli iğneydi. Bir an için onun da bana karşı boş olmadığını, zihnimdeki o devasa yanılgının aslında bir gerçeğe dönüşebileceğini sandım. Kalbim, göğüs kafesimi parçalamak istercesine çarpmaya başladı. Kız, ruhundaki o ağır bunalımın çaresizliğiyle bana tutunmaya çalışıyor gibiydi; ya da ben, beni uçurumdan aşağı itecek o sahte el her uzandığında olduğu gibi, bunu bir kurtuluş vaadi olarak görüyordum.

"Seni her zaman dinlerim, Neva," dedim. Kelimeler dudaklarımdan dökülürken içimdeki melankolinin tonu daha da koyulaşmıştı. "Ben zaten sadece senin sesini duymak için buradayım."

Hafifçe gülümsedi. O gevşek kırmızı kurdelesini eliyle düzeltti, gözlerimin içine son bir kez umut dolu, gizemli bir bakış attı ve ayağa kalktı. "Bunu bilmek güzel. Yarın çıkışta kütüphanede buluşalım mı? Anlatacak çok şeyim var."

Cevap vermeme fırsat kalmadan, çantasını alıp hızlı adımlarla kütüphaneden çıktı. Arkasında tebeşir tozu, yağmur kokusu ve tamiri imkansız bir kırılma noktası bıraktı.

O gittikten sonra masaya çöktüm. Parmaklarımın ucunda hala onun teninin soğukluğu vardı. Neva bana bir ümit vermişti ama bu ümit, bir idam mahkumuna son arzusunu sormaktan farksızdı. İçimdeki o porselen heykel şimdi daha büyük çatlaklarla sarsılıyordu. Çünkü biliyordum; bir yanılgıya inanmak kolaydı, ama o yanılgının gerçek olabilme ihtimali insanı çok daha hızlı ölüme götürürdü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.