İçeriğe geç

Kül Rengi Bir Yanılgı

Bölüm 3 · 3 dk okuma

Kül Rengi Bir Yanılgı

Bölüm 3

3. Bölüm: Soğuk Sofralar ve Kilitli Çekmeceler

Sessizliğin en ağır hali, kelimelerin tükendiği değil, hiç başlamadığı yerdir.

Ben görünmezliği o tebeşir kokulu sınıfta öğrenmemiştim; görünmezlik bana babamdan miras kalmıştı. O akşam, yemek masasının etrafında toplanmış üç yabancı gibiydik. Çatal ve bıçakların porselen tabaklara çarparken çıkardığı o mekanik ses dışında evde hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Babam, gözlerini karşısındaki duvara dikmiş, yemeğini adeta bir zorunluluğu yerine getirir gibi çiğniyordu. Annem ise kendi zihninin derinliklerinde çoktan boğulmuş, yıllar önce bu evden ruhen taşınmış ama bedeni burada unutulmuş bir hayalet gibiydi.

Bana günümün nasıl geçtiğini sormadılar. Ben de onlara anlatmadım. Onlar için ben, odamdaki mobilyalardan farksızdım. Kendi evimde bir silüet olarak yaşamaya o kadar alışmıştım ki, Neva’nın bana "İçindeki o karanlığı görüyorum," demesi bu yüzden bütün savunma mekanizmalarımı yerle bir etmişti.

Gece boyunca gözüme uyku girmedi. Zihnim, ertesi gün kütüphanede Neva ile yapacağımız o konuşmanın provalarıyla dolup taşıyordu. O sahte baharın getirdiği cılız ümit, kanımı zehirlemeye başlamıştı bile.

Ertesi gün, okulun son zili çaldığında kalbim göğüs kafesimi kırıp dışarı fırlayacak gibi atıyordu. Kütüphaneye herkesten önce gittim. Aynı köşeye, kırık dökük masaya oturdum ve beklemeye başladım.

Dakikalar saatler gibi geliyordu. On beş dakika geçti. Yarım saat geçti. Kütüphane tamamen boşaldı.

İçimdeki o devasa yanılgı bana fısıldamaya başlamıştı: Seninle alay etti. Seni kandırdı. Sen kimsin ki o seninle buluşsun? Tam ayağa kalkıp o derin hiçliğime geri dönecekken, ağır ahşap kapı gıcırtıyla açıldı.

Neva içeri girdi.

Ama bu, dünkü Neva değildi. Adımları ağır, omuzları çökmüştü. Sınıftaki o kusursuz kızın maskesi tamamen paramparça olmuştu. Yanıma yaklaştığında nefesimi tuttum. Sol elmacık kemiğinin üzerinde, alelacele sürülmüş bir kapatıcıyla gizlenmeye çalışılmış ama inatla morarmaya yüz tutmuş bir iz vardı. Koyu kırmızı kurdelesi bu kez saçında değil, sağ bileğine sıkıca, adeta bir yara bandı gibi dolanmıştı.

Karşıma oturduğunda elleri titriyordu. "Geciktim," dedi fısıltıyla. "Özür dilerim."

Gözlerim yüzündeki ize kaydı. "Neva... Yüzüne ne oldu?"

Sorumla birlikte gözlerini kaçırdı. Dudakları acı bir tebessümle kıvrıldı. "Kusursuzluk, Ediz," dedi alaycı bir tonda. "Kusursuzluk çok pahalı bir vitrin. Ve o vitrinde en ufak bir toza tahammülü olmayan bir baban varsa, bazen temizlik... biraz sert olabiliyor."

Kanım dondu. Okuldaki herkesin imrendiği, o saygın ve varlıklı ailenin kızı Neva, aslında altın bir kafeste işkence görüyordu. Babasının, kasabanın en tanınmış avukatlarından biri olduğunu herkes bilirdi. O otoriter, soğuk adamın duvarları arasında neler yaşandığını kimse tahmin edemezdi.

"Benim evimde nefes almak bile bir kurallar silsilesine bağlı," diye devam etti, sesi şimdi daha çok titriyordu. "Eğer bir sınavdan tam puan almazsam, eğer o yemek masasında dik oturmazsam, eğer onun istediği o kusursuz porselen bebek olmazsam... Porseleni çatlatıyor."

Gözyaşları yanaklarından süzülürken ona dokunmak, onu o karanlıktan çekip çıkarmak istedim ama ellerim masaya çivilenmiş gibiydi. Neva, o kadar kırılgandı ki dokunsam dağılacakmış gibi duruyordu. Kendi ailemin görünmezliği ile onun ailesinin o boğucu, şiddet dolu görünürlüğü arasında ikimiz de kendi cehennemlerimizde yanıyorduk.

Birden toparlandı. Gözyaşlarını sildi ve etrafına tedirgin bir bakış attı. Sanki biri bizi izliyormuş gibi panik içindeydi.

"Neden bana anlatıyorsun bunları?" diye sordum, sesimdeki o çaresizlikle. "Neden ben, Neva?"

"Çünkü sen kilitli bir kutu gibisin Ediz," diyerek sırt çantasını kucağına aldı. Titreyen elleriyle çantanın en dibinden kalın, siyah deri kaplı bir defter çıkardı. Üzerinde küçük, paslı bir asma kilit vardı.

Defteri yavaşça masanın üzerinden bana doğru itti.

"Sana bir kez ümit verdim, biliyorum," dedi, gözlerini doğrudan gözlerime dikerek. "Ama benim dünyamda ümide yer yok. Sadece kurtuluşa yer var."

Deftere dokunduğum an, derinin o soğuk dokusu içimi ürpertti. "Bu nedir?"

Neva aniden ayağa kalktı. Yüzündeki o tüm keder silinmiş, yerini saf bir dehşet ve kararlılık almıştı. Bileğindeki kırmızı kurdeleyi çözdü ve masanın üzerine, defterin yanına bıraktı.

"Bana bir söz ver Ediz," diye fısıldadı. Sesi artık kütüphanenin sessizliğinde yankılanan bir veda gibiydi. "Bu gece ne duyarsan duy, ne görürsen gör, bu defteri kimseye verme. Ve en önemlisi..."

Duraksadı, kapıya doğru bir adım attı ve omzunun üzerinden bana son kez baktı:

"...Eğer yarın o sınıfın kapısından içeri girmezsem, ilk sayfayı aç. Çünkü o zaman, benim için her şey bitmiş demektir."

Cevap vermeme fırsat kalmadan kütüphaneden koşarak çıktı. Masada, elimde kilitli siyah bir defter, yanımda sahipsiz kırmızı bir kurdele ve damarlarımda dolaşan zehirli bir merakla öylece kalakaldım.

Ve o gece... o sağır edici silah sesi, tüm kasabanın sessizliğini bıçak gibi kesene kadar.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.