İçeriğe geç

Kül Rengi Bir Yanılgı

Bölüm 1 · 2 dk okuma

Kül Rengi Bir Yanılgı

Bölüm 1

1. Bölüm: Toz, Tebeşir ve İlk Çatlak

Lise koridorlarının kendine has, geniz yakan o tebeşir ve nem kokusu, yıllar sonra bile zihnimin en tekinsiz köşesinde pusuda bekleyecekti. Sıraların üzerindeki karalanmış isimler, kırık cetveller ve camlara vuran amansız kasım yağmuru… Her şey fazlasıyla sıradan, fazlasıyla gürültülü ve griydi.

Ben o griliğin içinde, arka sıradaki yerimde, her şeyden ve herkesten uzakta bir toz bulutu gibi otururdum. Ta ki o, sınıfın kapısından içeri girene kadar.

O gün gökyüzü, ruhumun ilerleyen yıllarda bürüneceği o kül rengindeydi.

Gözlerini ilk gördüğüm anı, zihnimde bir porseleni dondurur gibi dondurdum. İçeri girdi, ıslanmış ceketini sırtından silkip attı ve öğretmen kürsüsünün yanındaki o ilk sıraya oturdu. Saçlarını topladığı o koyu kırmızı, solgun şerit kurdele, odadaki tek renkli şeydi. Ya da bana öyle gelmişti. Çünkü insan, kör olmaya karar verdiği an, dünyadaki tüm ışığı tek bir noktaya toplarmış.

Benimki bir aşk değildi. Bir yanılgıydı.

İlk haftalar sadece izlemekle geçti. Sayfaları çevirişini, kalemini parmaklarının arasında sabırsızca oynatışını, camdan dışarı bakarken dudaklarında beliren o hafif, umursamaz gülümsemeyi… O gülümsemenin muhatabı hiçbir zaman ben olmadım. O, sınıftaki herkesle konuşur, herkesin hikayesine bir şekilde dokunurdu. Benim dışımda. Ben onun için tahtadaki silinmemiş bir geometri formülünden ya da sıranın altına yapıştırılmış eski bir sakızdan daha görünür değildim.

"Hey," dedi bir salı günü. Sesi, tırnakların kara tahtada çıkardığı o ince sızı gibi içime işledi.

Arkamı döndüm, bana seslendiğini sanacak kadar aptaldım henüz. Oysa o, benim hemen arkamdaki sırada oturan çocuğa bakıyordu. Elindeki tarih notlarını uzattı. "Geçen hafta kaçırdığın dersin özetleri. İşine yarar belki."

O çocuk notları aldı, sıradan bir teşekkür etti. Bense o an, o iki saniyelik diyalog için ruhumun yarısını satmaya hazırdım. İçimdeki o kusursuz, pürüzsüz porselen ilk darbesini orada aldı. Göğsümün tam ortasında, sadece benim duyabildiğim incecik bir çıt sesi yankılandı. İlk çatlak oluşmuştu.

Zaman, karşılıksız bir acının kronometresi işlediğinde çok daha yavaş akar. Kış biterken, ben onun zihninde tek bir harf bile kaplayamadım. Onun gözleri başka bir dünyaya bakıyordu; parlak, benim asla ait olamayacağım, neşeli bir dünyaya. Bense her akşam odama döndüğümde, onun o solgun kırmızı kurdelesinin hayaliyle masama oturuyor, günlüğün sayfalarını kendimi yok edercesine karalıyordum.

Bir insanı uzaktan sevmek, kendi kendinizi acımasız bir laboratuvar faresine çevirmektir. Onun attığı her kahkahayı üzerime alınıyor, çatılan her kaşında suçluyu kendim ilan ediyordum. Bu, zihnimin bana oynadığı en büyük, en kanlı oyundu.

"Neyin var senin?" diye sordu bir gün kantin sırasında yanımda duran arkadaşım. "Bembeyaz olmuşsun. Sanki... sanki yavaş yavaş siliniyorsun gibi."

Aynaya baktığımda ne demek istediğini anladım. Gözlerimin altı çökmüş, tenim o sınıftaki tebeşir tozlarının rengini almıştı. Karşılıksız aşk, insanı içeriden kemiren gizli bir tüberküloz gibiydi. Kimse öksürdüğünü görmezdi ama sen her nefeste ciğerlerinden bir parçanın daha küle dönüştüğünü hissederdin.

O ise parıldamaya devam ediyordu. Sınıfın penceresinden bahçedeki çocuklara gülümseyerek bakarken, göğsümdeki çatlakların büyüdüğünü, porselen yüzümün parça parça dökülmeye başladığını hissediyordum.

O porselen tamamen un ufak olduğunda, geriye sadece rüzgarın savuracağı bir avuç kül kalacaktı. Ve o, rüzgarın nereden estiğini asla bilmeyecekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.