İçeriğe geç

Kül Muhafızı

Bölüm 6 · 6 dk okuma

Kül Muhafızı

Bölüm 6

Kadim Ayrım

Sadre Dağı’nın dik yamaçlarından karargâha inen patika, dün geceki fırtınanın devirdiği karaçam dalları, ufalanmış taşlar ve donmuş çamurla örtülüydü. Sis vadinin derin çanağına doğru katman katman çekildikçe dağın o kükürtlü, geniz yakan ayazı yavaşça kırıldı; yerini ocak dumanına, ıslak yün kokusuna ve demirhaneden yükselen kömür isinin o ağır, bildik ağırlığına bıraktı.

Vadinin düzlüğünde, birbirine revaklı geniş bir taş köprüyle bağlanan iki devasa yapı yükselirdi. Biri, Varyos Krallığı’nın kuzey sınırını tutan, sarp siperlikleri ve gözetleme kuleleriyle bir kalkanı andıran karargâhtı. Diğeri ise yüksek kemerli pencerelerinden sarı fener ışıkları sızan Sadre Akademisi’ydi.

Burası Varyos’un kanını, aklını ve hafızasını ayakta tutan ocaktı. Revirlerde yaraları dağlayıp şifalı otları damıtacak cerrahlar, krallığın sınır anlaşmazlıklarını ve kütük kayıtlarını tutacak adalet kâtipleri, saray elçileri ve Varyos ayazında kılıç sallayacak muhafızlar bu taş salonlarda yan yana ter dökerdi. Dört büyük fani krallık—Kuzeyde sert Varyos, güneyde nehir boylarında kurulu bereketli Solaria, doğuda rüzgârlı Telia ve batıda derin madenleriyle bilinen Brakor— kendi sınır şartlarına göre böylesi akademilere sahipti. Eğitimi bitirenler ya krallığın sınır kalelerine dağıtılır ya da fani krallıkların sınır nizamnameleri doğrultusunda diğer eyaletlerin kışlalarına gönderilirdi.

Bu topraklarda yaşayan herkes dünyanın eksik olduğunu bilerek büyürdü. Üç yüz yıl önce, ‘Kadim Ayrım’ dedikleri o büyük kırılmada iki dünya birbirinden koparılmıştı. Eski metinlerin fısıldadığına göre, o çağlarda iki diyar iç içeyken sihir fani dünyada saf bir lütuf olarak kalmamıştı. Büyüyü hoyratça kullanan, sınır tanımayan karanlık soylar, fani halkların zihnini ve saf yaşam gücünü doymak bilmez bir yakıt gibi tüketmeye, insanları köleleştirerek kendi güçlerini mutlaklaştırmaya kalkışmıştı.

Fakat bu doyumsuzluk sadece fanileri değil, sihrin kendi varlığını da yok oluşun eşiğine getirmişti. Büyü kontrolsüzce bölünüp kirleniyor, sihirli diyar kendi yarattığı o yıkıcı kudret fırtınasının altında ezilmeye başlıyordu. Eğer bu karanlık sömürü durdurulmazsa, sihir kendi kaynağını yakıp tüketecekti.

İşte bu yüzden, perdenin ardındaki kadim ve aklıselim hanedanlar fani dünyanın önderleriyle bir araya gelmiş; iki tarafın da varlığını kurtaracak o büyük paktı mühürlemişti. İki dünya birbirinden tamamen koparılacaktı. Faniler bir daha köleleştirilmeyecek, kanları büyüye yakıt yapılmayacaktı. Karşılığında ise sihirli dünya, karanlık güçlerin eline geçmemesi gereken ne ise fani dünyanın en kuytu yerlerine gömecekti.

Bu paktın kanunu katı ve kusursuzdu: Fani topraklara adım atan hiçbir varlık büyü kullanamazdı; bu toprağın havası sihri boğar, en kudretli büyücüyü bile çıplak bir fani gibi ete, kemiğe ve demire mahkûm ederdi. Fani bir insanın ise öte diyara geçmesi kesin bir ölümdü; saf büyüyle yıkanmış o havayı solumak fani bir bedenin anında küle dönmesi demekti.

Ayrım gerçekleştiğinde geçitler kapandı. Sihirliler kendi diyarlarında kendi dengeleriyle baş başa kalıp fani dünyayı birer gölge gibi izlemekle yetindiler. Faniler ise büyüyü unuttu; demire, kılıca, sabana ve tarladaki mahsule sarıldı.

Kapıdaki nöbetçiler at nallarının sesini duyunca ağır meşe kanatları gıcırtıyla araladı. Avluya adım attığımızda askerlerin ve sabah talimine çıkan çırakların yılgın bakışları üzerimize döndü.

Thomas atından inerken Kaelen’in zincirlerini tutan elini gevşetmedi; askeri intizamını koruyarak bana döndü: "Komutan Douglas bekliyor. Durumu bizzat rapor edeceğim. Sen burada bekle Vespera."

Cevap vermedim. İkisi idari kanada çıkan taş merdivenlere yönelirken ben kuyu başına yürüdüm. Onyx ise avlunun çamurlu eşiğinde durmuş, ıslak yelesini silkerek başını hafifçe eğmiş, beni izliyordu.

Buz gibi suyu teneke maşrapayla yüzüme çarptım. Avuçlarımdan dökülen damlalar teknenin yosunlu taşlarına çarparken kukuletamı geriye ittim. Yüzümün solgun aksine bakarken parmaklarım zırhımın yakasındaki soğuk tokaya gitti.

Ben bu karargâhta büyümüştüm. Beni bulan bizzat Komutan Douglas’tı. Ne zaman çocuk aklımla nereden geldiğimi, beni kimin bıraktığını sorsam koca avucunu omzuma koyar, hep aynı şeyleri söylerdi: "Sert bir kış günüydü kızım, dağın ayazında buldum seni. Kundak bezinde sadece tek bir kelime işliydi: Vespera. Başka ne bir isim vardı ne bir mektup." Soyadım olan ‘Ashveil’i de bizzat Douglas vermişti. Karargâhta komutanın kızı gibi görünüp ayrıcalık tanıdığı düşünülmesin, diğer askerlerin kıskançlığı üzerime çekilmesin diye kendi soyadını vermemişti. "Karların arasındaki o kül rengi fırtınadan sağ çıktın," derdi her seferinde. "Küllerin örtüsünden doğdun sen Vespera; soyadın Ashveil olsun ki kaderin seni saklasın."

Onyx ise hayatıma çok sonra, tam da sınır devriyelerine çıkacak yaşa geldiğimde girmişti. Sadre’nin sarp kayalıklarında kimsenin eyer vuramadığı, kışlanın deneyimli seyislerinin bile yanına yaklaşamadığı yabani, simsiyah bir tay olarak dağda dolanır dururdu. Ta ki ben ilk kılıcımı kuşanıp kışla kapısından tek başıma çıktığım o güne kadar. O günden beri Sadre’nin fırtınalarında sırtımı dayadığım tek yoldaşım oydu. Ne bir gün sendelemişti ne de dağın dondurucu ayazı onun o dumanlı nefesini kesebilmişti.

Kuyu başından ayrılıp adımlarımı idari binaya çevirdim. Bu mesele sadece Thomas’ın kaba kışla aklına bırakılamazdı. Merdivenleri çıkıp Douglas’ın odasının ağır meşe kapısını araladım.

İçerideki kalın döküm soba çıtırdıyor, çam reçinesi ile mürekkep kokusu odayı dolduruyordu. Masanın ardında Komutan Douglas oturuyordu; geniş omuzları, kır sakalları ve göğsündeki eski kılıç iziyle her zamanki gibi sarsılmaz görünüyordu. Masanın sağında Thomas dikiliyordu. Kaelen ise elleri zincirli halde odanın ortasındaydı.

İçeri girdiğimde Douglas başını kaldırıp bana baktı; beni dışarı göndermedi, masanın kenarını işaret ederek durmamı onayladı.

"Tekrar et bakalım yabancı," dedi Douglas, sesi odanın taş kemerlerinde yankılandı. "Adım Kaelen dedin. Peki hanen neresi? Solaria Krallığı'nda her başıboşun arkasında bir kütük vardır."

Kaelen duruşunu bozmadan, zincirlerinin şıngırdamasını engelleyerek konuştu:

"Kaelen Mercer. Solaria Krallığı Arşiv Meclisi'ne bağlı çalışan bağımsız bir araştırmacıyım komutanım. Belirli bir soylu haneye bağlı değilim; krallık kütüphanesinin eski yazıtları inceleme yetkisiyle hareket ederim."

"Bağımsız araştırmacı..." Douglas bıyık altından şüpheyle homurdandı, masadaki boş parşömene tüy kalemle not aldı. "Bizim buralarda sınırdan izinsiz sızanlara araştırmacı demezler Kaelen Mercer. Ya kaçakçı derler ya da sınır casusu. Güneyin saray arşivcisi Sadre’nin kadim dilini nereden bilir? Buradaki rahiplerin bile sökemediği o kitabeleri nasıl okuyorsun?"

"Solaria kütüphanelerinde Kadim Ayrım öncesine ait kopyalar mevcuttur komutanım," dedi Kaelen, bakışlarını Douglas’tan ayırmadan. "Sadre Dağı'nın önemli olduğunu düşündüğüm ve dağın son zamanlardaki sarsıntılarını incelemek istediğim için geldim."

"Komutanım," diye araya girdi Thomas, kaşlarını çatarak. "Fırtına gecesi lahidin dibindeydi. Mührü zorlayan bu herif olabilir."

"Mührü dışarıdan zorlayamazsın Thomas," dedim araya girerek. Sesim odadaki gerilimi kesti. Douglas’a doğru bir adım attım. "Komutanım, lahidin altındaki çatlak dağın tabanından geliyor. Taşın yarığında kül rengi bir ışık belirdi. Kaelen taşa sadece dokunuyordu; basıncın aşağıdan geldiğini ikimiz de gördük."

Douglas derin bir iç çekip arkasına yaslandı. Gözlerini Kaelen’in üzerinde gezdirdi. Bir sınır kurdunun aldatılamaz şüpheciliğiyle konuştu:

"Kaelen Mercer... İsmin kütüphane kütüğüne uyar mı bakacağız. Solaria sınır valisine bu akşam mühürlü bir kurye atlısı çıkarıyorum. Güney Arşiv Meclisi'nde senin gibi bir araştırmacının kaydı var mı, sorgulatacağım. Kuryenin cevabı bu kaleye ulaşana kadar, yani en az iki hafta boyunca Sadre’nin sınırları senin için kapalıdır."

Kaelen başını hafifçe eğdi. "Makul bir tedbir komutanım."

"Dur bakalım, bitmedi," dedi Douglas, sesini sertleştirerek. Parmağıyla beni işaret etti. "Bileklerindeki demirler çıkacak. Araştırmacı adamın eli bağlıyken iş yapamayacağını bilirim. Doğu kulesindeki eski harita odasını sana açıyorum. Ama attığın her adımda, eline aldığın her kâğıtta Vespera yanı başında olacak. Şüpheli tek bir hareketinde kuryenin cevabını beklemez, seni o lahidin içine gömerim. Anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı komutanım."

Douglas başıyla kapıyı işaret etti: "Thomas, demirlerini çöz. Harita odasının anahtarını Vespera’ya ver ve devriyene dön."

Thomas dişlerini sıkarak belindeki ağır pirinç anahtarı çözüp avucuma bıraktı. Soğuk metal tenime değdiğinde bakışlarım Kaelen’e kaydı. Zincirlerin şakırtısıyla serbest kalan bileklerini ovuştururken yüzünde ne bir minnet ne de bir yenilgi vardı; sadece Sadre’nin ayazı kadar tekinsiz, dingin bir bekleyiş duruyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.