Sabahın ilk ışıkları Sadre Dağı’nın gövdesine çöken sisi dağıtmaya yetmemiş, vadiyi sadece ıslak, kurşuni bir soğuğa bürümüştü. Kulübemin birkaç yüz adım aşağısında, orman patikasının dik kayalıklarla kesiştiği gözetleme noktasında bekliyordum. Yanımda toprağı eşeleyen Onyx’in kulakları dikilmişti; dün geceki fırtınanın kokusu vadiden henüz silinmemişti ama dağın yüksek doruklarına dönük duruşunda her zamanki temkinli sakinliği vardı.
Aşağıdaki kıvrımlardan gelen nal sesleri ve taşlara çarpan zincir şıngırtısı sisin içinden yükseldi. Atlıyı gördüğümde omuzlarımı fark ettirmeden dikleştirdim.
Gelen Thomas’tı.
Dün geceki fırtınada karargâhta değildi; sınır devriyesindeydi. Thomas’la aramızdaki bağ, kışlanın sert hiyerarşisi içinde kolay kolay tarif edilemeyecek türdendi. İkimiz de bu garnizonun taş zemininde büyümüştük; acemi birliğindeki ilk talimlerden Sadre’nin kış pusularına kadar yan yana kılıç sallamıştık. Aramızda zaman zaman kışla disiplininin arasına sızan o flörtöz çekim, nöbet değişimlerinde yakalanan kaçamak tebessümler ya da imalı sataşmalar vardı elbet; ama hepsinin temelinde, sınırda sırtını birine yaslamanın getirdiği o köklü vefa ve alışkanlık yatardı. Thomas benim için bilinmez bir muamma değil, Sadre’nin ayazında arkamı kollayacağına emin olduğum tanıdık bir sığınaktı.
Atının terkisinde elleri önden zincirlenmiş Kaelen ile birlikte patikayı tırmandı.
Thomas önümde durup çevik bir hareketle eyerden indi. Deri zırhı sabah çiyiyle koyulaşmıştı. Çizmeleri çamura batarken bana doğru bir adım attı; yüzünde o tanıdık, hafif çarpık tebessümü belirdi.
"Dün gece devriyeden bir dönüyorum, karargâh çalkalanıyor," dedi sesini bilerek alçaltıp aramızdaki mesafeyi kendi lehine kapatmaya çalışarak. "Dağın tepesinden koca bir tutsak indirmişsin Vespera. Yokluğumda yalnız kalamadın sanırım?"
Aramızdaki bu tanıdık şakaya dudak büküp karşılık vermeyi düşündüm ama hemen arkasında, atın yanında kımıldamadan duran Kaelen’in varlığı dikkatimi diken üstünde tutuyordu. Kaelen geceyi taş hücrede geçirmemiş gibi dik duruyordu. Kıyafetleri çamur içindeydi ama üzerindeki kumaşın kesimi ve duruşundaki o ölçülü sükûnet, sıradan bir sınır çapulcusuna ait olamayacak kadar belirgindi. Thomas adamı baştan aşağı süzdü; gözlerindeki o rahatsızlık, açık bir erkeklik gururuyla gölgelendi.
"Fırtına lahidin mührünü sarstı Thomas," dedim mesafemi koruyarak. "Kumandan, Sadre’yi ve tapınak patikalarını benden iyi kimsenin bilmediğini bildiği için görevi bana verdi. Kitabedeki dili sökebilecek tek kişi de arkandaki adam."
Thomas zincirin ucunu bana doğru uzatırken geri çekmedi. Aksine, bakışlarındaki gevşek alay silindi, yerini korumacı ve kararlı bir ifade aldı.
"Bunu tek başına dağın tepesine çıkaracağını sanıyorsan yanılıyorsun Vespera," dedi. Göğsünü hafifçe öne çıkarıp Kaelen’e ters bir bakış fırlattı. "Kumandana durumu bizzat anlattım. Ne olduğu belirsiz, yabancı bir herifle seni o yıkık tapınakta tek başına bırakmaya niyetim olmadığını söyledim. Kumandan da onayladı; emri yeniledi. Bugün devriyemi değiştirdim, tapınağa seninle birlikte geliyorum."
Thomas’ın bu tavrındaki korumacı damarı, beni kışlanın içinde her zaman kollamaya çalışan o eski yoldaşlığı biliyordum. Yine de bu gereksiz refakat içimde hafif bir direnç yarattı ama kumandanın emrine karşı çıkacak değildim.
"Pekala," dedim zinciri kavrayarak. "Madem emir öyle, yürüyelim. Vakit kaybetmeyelim."
Kaelen aramızdaki bu konuşmayı sessizce dinlemişti. Yüzünde ne bir itiraz ne de bir alay vardı; karşısındaki iki askerin konuşmasını, nerede durması gerektiğini çok iyi bilen bir tutsağın temkiniyle izliyordu.
Thomas atını yol kenarındaki bodur çamlardan birine bağladıktan sonra kılıcını kalçasında düzeltti. Kaelen’in omzuna kasti bir sertlikle çarpıp önüne geçti.
"Yürü bakalım yabancı," dedi Thomas sesindeki o iğneleyici tonu saklamadan. "Adımlarına dikkat et, taşlar kaygandır. Hele bir yanlış adım at, kılıcımı kınından çıkarmam yarım saniyemi almaz."
Kaelen bu kabalığa karşılık vermedi. Boyun eğmekten ziyade durumu tartan keskin bir zekânın izleri vardı.
Patikayı tırmanmaya başladık. Önde Kaelen, hemen arkasında kılıcının kabzasını tutarak ona adım adım nefes aldırmayan Thomas, en arkada ise zincirin kontrolünü elinde tutan ben vardım. Onyx bir gölge gibi yanımızdan ilerliyordu.
Tırmanış boyunca Thomas her fırsatta Kaelen’in adımlarını sorguladı, taşların üzerinden atlarken zinciri kasten gererek adamı sendeletmeye çalıştı. Kaelen ise dengesini ustalıkla koruyor, tek bir şikâyet kırıntısı bile göstermiyordu. Birkaç kez sarp kayalıkları tırmanırken omzunun üzerinden geriye doğru baktı. Gözlerimiz her kesiştiğinde, o mesafeli ve dikkatli bakışlarında tuhaf bir derinlik yakaladım. Sıradan bir esirin paniği yoktu onda; Sadre Dağı’nın dik yamaçlarını, rüzgârın yönünü ve benim her adımımı sessizce hafızasına kazıyordu. Bu ölçülü ağırlığı, onu sadece bir muhafız refleksiyle değil, içten içe çözülmesi gereken tehlikeli bir denklem gibi görmeme neden oluyordu.
Sonunda tapınak arazisine vardık.
Dün geceki fırtınanın bıraktığı tahribat burada çok daha belirgindi. Girişteki devasa sütunların üzerindeki eski harçlar dökülmüş, havaya yanık kükürt ve nem kokusu sinmişti. Tapınağın loş ana salonuna, devasa lahidin bulunduğu odaya girdik.
Kaelen lahidin birkaç adım uzağında durdu; izin almadan tek bir adım dahi atmadı. Ellerini göğsünün hizasında birleştirip bana döndü.
"Muhafız," dedi Kaelen, sesi tapınağın kubbesinde sakin bir tınıyla yankılandı. "Taşın üzerindeki oymaları incelemem için biraz daha yaklaşmama müsaade eder misiniz?"
Saygılıydı, bir askerin sınırlarını zorlamayacak kadar dikkatliydi.
"Yaklaşabilirsin," dedim zinciri biraz serbest bırakarak. "Ama ellerin sadece taşa değecek. Başka hiçbir yere değil."
Thomas hemen araya girip kollarını kavuşturdu; sırtını salonun girişindeki sağlam sütunlardan birine dayadı. "Fazla oyalanma yabancı. Ne okuyacaksan oku da şu buzluktan karargâha dönelim. Senin gibi ne idüğü belirsiz heriflerin lafıyla lahit bekleyecek değiliz."
Kaelen Thomas’ın bu sataşmasını tamamen duymazdan geldi; doğrudan lahidin başına geçti. Parmak uçlarını dikkatle taşın üzerindeki oyma sembollere değdirdi. Soğuk taşla temas ettiği an gözlerinin kısıldığını, derin bir nefes alıp taşın altındaki görünmez nabzı dinlemeye çalıştığını fark ettim.
Birkaç adım arkasında durdum. "Ne yazıyor Kaelen?"
Kaelen parmaklarını sembollerin üzerinden çekmeden başını hafifçe yana çevirdi. Bakışlarında kışladaki askerlerin anlayamayacağı türden, ağır bir ciddiyet vardı.
"Bu lahit bir mezar değil demiştik... Ama buradaki kitabe sadece bir uyarı da değil," dedi, sesi son derece kontrollüydü. "Bu taşlar iki taraf arasındaki dengeyi tutan bir kilidin parçaları. Mühür zorlanmış. Dağdaki bu sarsıntılar, mührün altındaki çatlağın genişlemesinden kaynaklanıyor."
Thomas alaycı bir homurtu çıkardı. "Uydur bakalım. Dağ bu, kışın sarsılır, baharda çözülür. Yıllardır buradayız, bir kilidin açıldığını görmedik. Bize masal anlatma."
Kaelen Thomas’a dönmedi ama sözlerini doğrudan bana hitap ederek sürdürdü; gözlerini yüzüme diktiğinde sesindeki o temkinli saygının ardında örtük bir sorgulama belirdi:
"Sadre Dağı'nda yüzyıllardır bu tapınağı koruyorsunuz... Ama bir sınır muhafızı olarak, dağın altındaki bu titreşimin sadece kış fırtınalarıyla ilgili olmadığını siz de fark etmiş olmalısınız, değil mi Vespera?"
İçimde bir yer kaskatı kesildi. Kaelen zeki bir adamdı; haddini aşmadan, bir esir olarak sınırlarını koruyarak konuşuyordu ama sözcükleri son haftalarda kulübemin ahşap tabanında duyduğum o boğuk uğultuların tam üzerine basıyordu. Yine de gardımı düşürmedim.
"Ben soru sormam Kaelen, sınırımı beklerim," dedim sesimi düz ve mesafeli tutarak. "Sen güney eyaletlerinden geldiğini iddia ediyorsun. Oysa güneydeki mühürlerin diliyle Sadre’nin kadim kitabeleri aynı değildir. Sıradan bir güneylinin bu dili sökmesi pek olağan sayılmaz. Şimdi bana o çatlağın nasıl kapanacağını söyle."
Kaelen gözlerini kısmadan bana baktı. Birbirimizin arkasındaki boşluğu yokladığımızı, ne onun bana güneydeki gerçek kimliğini açacağını ne de benim ona dağın sırlarını vereceğimi çok iyi biliyordu. İkimiz de sınırları biliyor, birbirimizi çözmeye çalışırken açık vermiyorduk.
"Geldiğim yerde bu mühürler şehirlerin temellerine gömülüdür," dedi Kaelen usulca, ses tonunu bir muhafıza bilgi veren bir tutsağın çizgisinde tutarak. "Kapanması için... eksik parçanın uyanması gerek. Ve o parça sandığımızdan çok daha yakınımızda olabilir."
Thomas sabırsızca bir adım öne çıktı. "Eksik parça da ne demekmiş? Lafı dolandırmayı kes de açık konuş!"
Sözlerinin yankısı kubbede dağılmadan, tapınağın zemininden derinden gelen boğuk bir çatırtı koptu.
Tavandan dökülen kireç tozları aramızda uçuşurken Kaelen gayriihtiyari taşı kavradı. Ben kavisli bıçağımın kabzasını kavrarken Thomas da bir küfür savurarak kılıcını kınından yarıya kadar sıyırdı.
Tam o anda, lahidin üzerindeki ince çatlakların dibinde kül rengi, donuk bir ışık çok hafifçe parıldayıp söndü. Bir göz kırpması kadar kısa, bir nefes kadar tekinsiz bir andı.
Kaelen başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. Bu kez yüzünde ne temkin ne de saygı maskesi vardı; ikimizin de aynı şeyi gördüğünü biliyordu.
"Gördünüz mü muhafız?" diye fısıldadı.
Bakışlarımı taştan ayırmadan fısıltısına karşılık verdim: "Gördüm."
Ana salonun loşluğu eskisinden daha ağır bir sessizliğe büründü. Havaya yayılan kükürt kokusuna, asırlardır mermerin altında kilitli kalmış bayat, buz gibi bir esinti karıştı.
Thomas kılıcını kınından tamamen sıyırdı; çeliğin yankısı kubbede kuru ve saldırgan bir ses bıraktı. İki sert adımla lahidin yanına vardı, kılıcın ucunu Kaelen’in göğsüne doğru uzattı.
"Ne yapıyorsun sen?" dedi Thomas, çenesi hiddetle kilitlenmişti. "Sen mi yaptın bunu? Büyü mü bu, neydi o ışık?"
Kaelen ellerini taştan yavaşça ayırdı ama göğsüne doğrultulan çeliğe bakmadı bile. Başını kaldırıp Thomas’ın öfkeli gözlerine baktığında yüzünde ne bir suçluluk ne de bir panik kırıntısı vardı; sadece gereksiz yere bağıran birini süzen o serinkanlı dikkatle duruyordu. Bağlı bileklerini hafifçe öne uzattı, demir halkalar donuk bir sesle şıngırdadı.
"Ben bir şey yapmadım muhafız," dedi Kaelen, sesi kışlanın talim taşları kadar pürüzsüzdü. Bakışları Thomas’tan bana kaydı, "Sadre Dağı'nın misafirperverliği hep böyle demir halkalarla mı karşılanır? Güneyden gelen bağımsız bir araştırmacının bilgisinden faydalanmaya çalışırken bile bu demirlerle tutulmam, Valeros kanunlarının bir parçası sanırım. Bu haldeyken ne yapabilirim?"
Thomas ters bir homurtuyla kılıcını bir parmak daha yaklaştırdı. "Haddini bil güneyli! Fırtına gecesi lahit kurcalarken yakalandın. Ne malum bu çatlağı dün gece senin açmadığın?"
"Thomas, kılıcını indir," dedim, aralarındaki mesafeyi iki adımla kapatıp zinciri gererek.
Thomas şaşkınlıkla omzunun üzerinden bana baktı ama sesimdeki o tartışma götürmez nöbetçi tonunu duyunca dişlerini sıkıp kılıcını kınına kilitledi.
Kaelen’e döndüm. Zincirin ucunu tutan elimi hafifçe aşağı indirdim ama mesafemi korudum. Bakışlarımı doğrudan gözlerine diktim; bir tutsağın sınırlarını hatırlatırken, gördüğümüz o ışığın ağırlığını inkâr etmeyen bir tondaydım.
"Dün gece fırtınada tam da bu lahidin başında yakalandın Kaelen," dedim, sesim tapınağın serinliğinde net bir şekilde yankılandı. "Ona istinaden böyle bir gözetim altındasın. Dağda ne olduğunu bilmeden, tapınağa zarar verilmediğinden emin olmadan komutanın seni serbest bırakması beklenemezdi."
Kaelen itiraz etmedi, başını hafifçe eğerek durumu tarttı. Haklı olduğumu, bu şüphenin askeri bir zorunluluktan doğduğunu biliyordu.
Bakışlarımı taştaki oymaların dibinde kalan son kül izlerine çevirdim. İçimde kabaran o tekinsiz hissi bastırarak Thomas’a döndüm:
"Bugün burada daha fazla kalmayacağız. Bu lahidin ve dağın altındakilerin artık gerçekten çözülmesi lazım, bu sarsıntılar da parıltı da rastgele değil. Karargâha iniyoruz. Komutana buradaki gelişmeleri bizzat aktaracağız. Hem..." Gözlerimi yeniden Kaelen’in zincirli ellerine çevirdim. "...senin bir araştırmacı olarak bu taşlara dair bilginin nasıl kullanılacağını, bu zincirleme durumunun nasıl ilerleyeceğini de masaya yatırır, konuşuruz."
Kaelen’in dudaklarının kenarında belli belirsiz bir onay kıvrımı belirdi. Karargâhta durumunun değişeceğini, bir tutsaktan ziyade bir uzman olarak dinleneceğini o da anlamıştı.
"Dönelim," dedi Thomas, hâlâ huzursuzdu ama durumu kabullenmişti. "Şu buzluktan bir an önce çıkalım."
Zinciri kavrayıp Kaelen’i kapıya doğru yönelttim. Tapınağın loş ana salonundan, çatlak sütunların arasından geçerek dökülen taşların üzerinden dışarıya, sabahın soğuk ayazına adım attık.
Sis vadinin üzerine iyice çökmüştü. Tam eşikten patikaya indiğimiz anda, kayalıkların başında bekleyen Onyx birden ayağa fırladı. Kulakları dikilmiş, bakışları aşağıdaki orman yoluna kilitlenmişti; önce boğuk bir ses çıkardı, ardından dağın yamacını çınlatan huzursuz, uzun bir hırıltıyla kişnercesine bir ses bırakıp patikanın kenarına doğru atıldı.
Üçümüz de adımlarımızı hızlandırıp Onyx’in yanına, kayalıkların ucuna doğru yürüdük; vadiden yükselen rüzgâr, dağın artık eski sükûnetine asla dönmeyeceğini yüzümüze çarpar gibiydi.

