Zindan katında soğuk, insanın tenine değip geçen bir hava değildi; taş duvarların içine işlemiş, yıllardır orada bekleyen bir şey gibiydi. Tavandan sızan suyun damlaları aralıklarla zemine düşüyor, her damla dar koridorda birkaç kez yankılanıyordu. Meşalelerin zayıf ışığı duvarlardaki nemli taşları parlatıyor, rutubet ve kül kokusu birbirine karışıyordu. Sorgu odasının ortasında duran kalın meşe sandalyede ise birkaç saat önce Sadre Dağı’ndaki tapınağın içinde bulduğumuz yabancı oturuyordu.
Bilekleri arkasından demir kelepçelerle bağlanmıştı. Buna rağmen oturuşunda, yakalanmış bir adamın doğal olarak taşıması beklenen o gerginlikten eser yoktu. Omuzları dikti; başını önüne eğmemiş, ellerinin bağlı oluşunu umursamıyormuş gibi bakışlarını odanın içinde gezdiriyordu. Taş duvarlara, tavandaki çatlaklara, kapının menteşelerine ve masanın üzerindeki meşaleye tek tek baktığını fark ettim. Bir şeyleri ezberliyor gibiydi.
İçeri girdiğimizde gözleri önce Douglas’a çevrildi. Komutanın omzundaki rütbe işaretlerinde kısa bir süre kaldıktan sonra kapının yanında duran bana baktı. Bakışları üzerimde bir an durdu; ne korku vardı içinde ne de meydan okuma. Daha çok, karşısındaki insanı anlamaya çalışan birinin dikkatli sessizliği vardı. Onun bu kadar sakin olması beni rahatsız etmişti. Belki de bir esirden beklediğim şey korku değildi, fakat en azından içinde bulunduğu durumun ağırlığını taşıdığına dair bir işaret görmek istiyordum.
Douglas bunu fark etmiş olacak ki masanın arkasındaki yerini aldı. Eldivenlerini çıkarıp masanın üzerine bıraktı ve iki elini ahşaba dayadı.
“Ben Valerost Muhafız Birliği Komutanı Douglas,” dedi. Sesi, odadaki soğuk havadan bile daha sertti. “Bu toprakların güvenliği benim sorumluluğumda. O yüzden sana aynı soruyu iki kez sormak istemiyorum. Sadre Dağı’ndaki tapınakta ne arıyordun?”
Adam cevap vermeden önce derin bir nefes aldı. Kelepçeler hafifçe şıngırdadı. Birkaç saniye boyunca Douglas’a baktıktan sonra, sanki sorunun kendisinden çok soruyu soran adamı tartıyormuş gibi başını hafifçe eğdi.
“Kimsin?”
Douglas’ın çenesinde belli belirsiz bir gerilim oluştu. Kaelen ise bunu fark etmiş görünmüyordu.
“Adım Kaelen.” Sesinde telaş yoktu. Kelimelerini seçerek, karşısındaki adamın öfkesini gereksiz yere üzerine çekmemeye dikkat ediyordu. “Size ya da kasabanıza zarar vermek gibi bir niyetim yoktu, Komutan. Güney sınırından geliyorum. Oakhaven tarafından.”
Douglas’ın gözleri daraldı. “Güneyden?”
“Öyle.”
Tek kelimelik cevabından sonra Kaelen’in yüzünde herhangi bir savunma ifadesi belirmedi. Ne kendini açıklama ihtiyacı duyuyor ne de söylediği şeyin yeterli olup olmadığını umursuyor gibiydi. Bu sakinlik, odadaki gerilimi azaltmak yerine daha da belirginleştiriyordu.
“Sadre Dağı’nın ayazında, yıllardır kullanılmayan bir tapınağa kadar tek başına çıkmış bir güneyli. Bunun için daha iyi bir açıklaman vardır umarım.”
Kaelen’in bakışları kısa bir anlığına bana kaydı. Neden bana baktığını anlayamadım. Ardından yeniden Douglas’a döndü.
“Eski yapılar üzerine araştırma yapıyorum. Özellikle unutulmuş diller ve erken dönem yazıtları.”
“Ve tesadüfen mi Sadre Dağı’na geldin?”
“Tam olarak tesadüf sayılmaz.”
Douglas’ın parmakları masanın üzerinde bir kez vurdu. O küçük hareketi Kaelen de duymuş olmalıydı; gözleri kısa bir an masaya indi, ardından yeniden komutana çevrildi.
“Tapınağın yaşına ilişkin bazı eski kayıtlara rastlamıştım. Birbirleriyle çelişen bilgiler vardı. Son günlerde kasabada duyulan uğultulardan ve geceleri görülen yıldırımlardan da söz edilince merak ettim. Yapının ne olduğunu kendi gözlerimle görmek istedim.”
“Merak,” dedi Douglas kuru bir sesle. “İnsanların dağın tepesinde ölmesine neden olan şey genellikle budur.”
Kaelen’in yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu. Gülümseme değildi; daha çok, beklemediği bir cümleyle karşılaşmış birinin ağzının kenarında beliren kısa bir kıpırtıydı.
“Çoğu araştırmanın başlangıcı da.”
Douglas birkaç saniye boyunca ona baktı. Kaelen bakışını kaçırmadı. Aralarındaki sessizlik uzadıkça odadaki su damlalarının sesi yeniden duyulmaya başladı.
Söze ben girdim. “Lahit.”
Kaelen’in gözleri doğrudan bana döndü. Sesinde hiçbir değişiklik olmadan, “Evet,” dedi.
“Seni bulduğumda kapağı aralıktı. İçerideydin.”
“Ben girdiğimde de aralıktı.” Cevabı o kadar hızlı vermişti ki üzerinde düşünmeden konuştuğunu düşündüm. Fakat hemen ardından bakışlarını yüzümden çekip masanın kenarına indirdi. Bu küçük hareket, söylediklerinden daha fazla dikkatimi çekti.
“Dokunmadın mı?”
“Hayır.” Kaelen’in cevabı gecikmedi. Başını hafifçe kaldırıp gözlerimin içine baktı, ardından bakışlarını yeniden önümdeki masaya indirdi. Sanki bu sorunun cevabını vermek onun için üzerinde durulması gereken bir mesele değildi.
“Lahidin yanında ne yapıyordun?”
“Üzerindeki yazıtları çözmeye çalışıyordum.” Bunu söylerken bakışları bir anlığına uzaklara kaydı. Sanki gözlerinin önünde hâlâ o taş yüzey duruyormuş gibi, parmaklarını gevşekçe birbirine geçirdi. Yüzündeki sakin ifade ilk kez biraz değişmişti; yazıtlardan söz ederken sesinde belli belirsiz bir dikkat yoğunluğu vardı. Tapınağa giden yol boyunca gördüğüm o kayıtsız adamdan farklı olarak, konu yazıtlara geldiğinde gerçekten orada bulunuyordu.
“Sonra?”
“Tapınak sarsıldı.” Bu kez cevap vermeden önce kısa bir süre sustu. Çenesindeki kasın hafifçe gerildiğini gördüm. “Dengemi kaybettim. Başımı taşa çarpmış olmalıyım. Sonrasını hatırlamıyorum.”
“Ta ki seni bulana kadar.”
Bakışları yeniden benimkine değdi. Bir an boyunca ne söylediğimi değil, neden söylediğimi anlamaya çalışıyormuş gibi durdu.
“Ta ki siz beni bulana kadar.”
Cümlesindeki vurgu çok hafifti. Belki yalnızca bana öyle gelmişti. Yine de birkaç saniye boyunca bakışlarımı ondan çekemedim. O gece yaşananların yorgunluğu hâlâ üzerimdeydi ve birkaç saatlik uykusuzluğun insanın zihnine ne kadar gereksiz şüphe doldurabildiğini biliyordum. Kendime bunu hatırlatmak istedim. Fakat Kaelen’in bana bakışında, tapınakta gözlerini açtığı andan beri çözemediğim bir şey vardı.
Douglas ceketinin iç cebine uzanıp küçük, yıpranmış bir parşömen çıkardı. Birliğin kütüphanesinden getirttiği bu parça, geçen yıl tapınağın girişinde bulunan yazıtlardan birinin kopyasıydı. Aylar boyunca farklı bilginler üzerinde çalışmış, fakat yalnızca birkaç kelimesi anlamlandırılabilmişti. Douglas parşömeni masanın üzerine bırakıp Kaelen’e doğru itti.
“Bunu okuyabiliyor musun, araştırmacı?”
Kaelen eğilip parşömene baktı. Parmaklarını masanın kenarına koydu ve yazıya biraz daha yaklaştı. Yüzündeki ifade değişmedi fakat gözlerinin yazıt üzerinde ilerleyişinde tereddüt yoktu.
Sonra başını kaldırdı.
“Eski Güney lehçesinin erken dönemine ait.”
Douglas’ın yüzünde hiçbir değişiklik olmadı. Ben ise farkında olmadan nefesimi tuttum. Kaelen’in bunu nasıl bu kadar çabuk anlayabildiğini düşünürken o yeniden parşömene baktı.
“‘Toprak göğü ağırladığında, mühür uykusundan uyanır.’”
Odadaki su damlasının sesi bir anda daha belirginleşti.
Kaelen parşömenden gözlerini kaldırmadan devam etti. “Bu bir mezar kitabesi değil, Komutan. Bir sınır uyarısı. Eğer tapınağın geri kalanındaki yazıtlar aynı dizilimi takip ediyorsa, dağdaki sarsıntılar rastgele değil. Taşların diziliminde bir kırılma olmuş.”
Douglas parşömeni masadan aldı. “Ne demek bu?”
Kaelen bu kez doğrudan ona baktı. “Bir şey yerinden oynamış olabilir.”
“Ne?” Kaelen’in bakışları bir an parşömene indi. Bu kez sessizlik daha uzundu. Sanki söyleyeceği kelimeleri değil, söylememesi gerekenleri seçiyordu.
“Bunu henüz bilmiyorum.”
İşte ilk kez, cevap vermek istemediğini düşündüm.
Bunu yüzünden anlayamamıştım. Sesinde de belirgin bir değişiklik yoktu. Fakat bazı insanlar yalan söylerken fazla konuşurdu; Kaelen ise tam tersini yapıyordu. Bilmediği şeylerle bildiklerini birbirinden ayırıyor, aradaki boşluğu özellikle koruyordu. Bunun dürüstlük mü yoksa ustaca saklanan bir şey mi olduğunu ayırt edemiyordum.
Douglas da bunu fark etmiş olmalıydı. Ancak üzerine gitmedi. Parşömeni katlayıp ceketine geri koydu ve kapıya doğru döndü.
“Nöbetçiler.”
İki asker içeri girdi. Kaelen ayağa kalkarken sandalye taş zeminde sürtündü. Bileklerindeki kelepçeler yeniden şıngırdadı. Adam, kendisini bekleyen muhafızlara bakarken en ufak bir itirazda bulunmadı. Bir esirden çok, geçici olarak başka bir yere gönderilen bir yolcu gibiydi.
Kapıya ulaştığında bana baktı. Kısa bir bakıştı.
Yine de gözlerimi kaçırmak için kendime neden ihtiyaç duyduğumu anlayamadım.
§
Gece yarısı çoktan geçmişti. Karargâhın üst katları sessizliğe gömülmüş, nöbet değişimlerinin ardından koridorlarda yalnızca arada bir yankılanan ayak sesleri kalmıştı.
Karargâh, dağın yamacına yaslanmış eski bir taş yapıydı. Alt katları doğrudan kayalığın içine oyulmuş zindanlardan ve erzak depolarından oluşuyor, üst katlara çıkıldıkça taş duvarların yerini kalın ahşap kirişler ve dar koridorlar alıyordu. Dışarıdan bakıldığında sade ve ağır görünürdü; yüksek duvarları, dar pencereleri ve demir kapılarıyla burası bir evden çok, uzun bir kuşatmaya hazırlanmış bir kale gibiydi. Kış aylarında rüzgârın duvar aralarından sızmasını engellemek için pencerelerin çoğu kalın kepenklerle kapatılır, geceleri koridorları yalnızca duvarlara asılı meşaleler aydınlatırdı.
Benim odam doğu kanadının sonundaydı. Küçük, kare bir odaydı; içindeki eşyalar da ihtiyaçtan fazlasını barındırmazdı. Pencerenin önünde dar bir masa, üzerinde birkaç kitap ve yarım kalmış bir mum; duvarın yanında sandığım ve yatağın hemen yanında çizmesini çıkarmadan oturabileceğim kadar boş bir alan vardı. Yatak ise kalın ahşap bir karyoladan ve üzerine serilmiş birkaç kat kaba yünden yapılmış battaniyeden ibaretti. Normalde sertliğine rağmen alıştığım bu yatak, o gece sırtımı dinlendirmek yerine beni daha da huzursuz etmişti.
Uyuyamamıştım.
Birkaç kez yatağa uzanmayı denemiş, gözlerimi kapattığım her seferinde zihnim Sadre Dağı’ndaki tapınağa geri dönmüştü. Taşların arasından yükselen o uğultuya, açılmış lahde ve gözlerini açtığında karşılaştığım yabancıya.
Bir süre tavandaki ahşap kirişleri izledim. Dışarıda rüzgâr, karargâhın taş duvarlarına çarpıp aşağıdaki uçuruma doğru dağılıyordu. Her zamanki seslerdi bunlar. Yıllardır aynı duvarların içinde uyumuş, aynı rüzgârın sesini dinlemiştim. Yine de o gece hiçbirini gerçekten duymuyordum.
Aklım hâlâ tapınaktaydı.
Özellikle de Kaelen’in gözlerini açtığı o anı düşündüğümde, içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk beliriyordu.
Sonunda battaniyeyi üzerimden attım. Daha fazla yatakta kalmanın bir anlamı olmadığını anlayınca doğrulup çizmelerimi giydim. Zırhımı çıkarmamıştım; yalnızca kemerimi ve silahımı yatağın kenarına bırakmıştım. Kılıcımı tekrar belime bağladım, kapının yanındaki meşaleyi alıp odadan çıktım.
Kendime bunun yalnızca görev olduğunu söyledim. Esirin durumunu kontrol etmek, nöbetçilerin işlerini düzgün yapıp yapmadığını görmek. Başka bir sebep aramaya gerek yoktu.
Alt zindan koridoruna vardığımda meşalelerin ışığı taş zemine uzun gölgeler düşürüyordu. Köşede durup hücrelere baktığım sırada nöbetçilerden biri Kaelen’in bulunduğu hücreye doğru ilerledi. Elinde tahta bir tepsi vardı. İçinde kuru ekmek, biraz peynir ve su dolu bir maşraba bulunuyordu.
Kaelen hücrenin köşesindeki taş sedire oturmuştu. Nöbetçi yiyecekleri içeri bıraktığında başını hafifçe eğerek teşekkür etti. Ardından ekmeği aldı ve yemeye başladı.
Hareketleri dikkat çekiciydi. Aç görünmesine rağmen acele etmiyordu. Ekmekten küçük parçalar koparıyor, yavaşça çiğniyor, arada bir hücrenin duvarlarına ve parmaklıklara bakıyordu. Sanki bulunduğu yeri incelemeye devam ediyordu. Kelepçelerden kurtulmak için bir yol arıyor gibi değildi; daha çok, bulunduğu yerin nasıl işlediğini anlamaya çalışıyordu.
Onu birkaç dakika izledim.
Bir esirin korkmasını, öfkelenmesini ya da en azından sabırsızlanmasını beklerdim. Kaelen’de bunların hiçbiri yoktu. Bu durumun beni neden bu kadar rahatsız ettiğini kendime açıklayamıyordum.
Sonra başını kaldırdı. Doğrudan bana baktı.
Bir an olduğum yerde kaldım. Beni görmüş olmasına şaşırmamıştı. Sanki başından beri orada olduğumu biliyormuş gibi sakindi.
“Bir sorun mu var, muhafız?” Sesi alçaktı.
“Yok.” Kelime ağzımdan beklediğimden daha hızlı çıktı ve sonundaki sesim hafifçe çatallaştı. Boğazımı temizleyip yüzümdeki ifadeyi toparlamaya çalıştım.
Kaelen elindeki ekmeği masanın kenarına bıraktı. “Öyleyse neden buradasın?”
Soru basitti. Cevabı değildi.
“Emirleri kontrol ediyorum.”
Kaelen’in gözlerinde belli belirsiz bir değişim oldu. Başını hafifçe yana eğdi; söylediklerimi tartıyor gibiydi. Gülümsediğini söyleyemezdim. Yalnızca inanmadığını anlamamı sağlayacak kadar uzun baktı.
“Elbette.”
Tek kelimeydi. Fakat sesindeki o sakin kabulleniş, itirazdan daha rahatsız ediciydi. Sanki yalan söylediğimi yüzüme vurmak yerine bunu kendime bırakıyordu.
Başımı çevirdim.
Kendime kızdım.
Bir yabancının iki kelimesinin beni bu kadar huzursuz etmesi için hiçbir neden yoktu.
§
Douglas’ın odasının kapısını çaldığımda içeriden hemen ses geldi.
“Gel.”
Odaya girdiğimde masanın üzerinde açılmış tarih tomarları, tapınak haritaları ve eski yazıtların kopyaları vardı. Mumların çoğu yarıya kadar erimişti. Douglas başını kaldırıp bana baktı.
“Gözlemledin mi?”
“Birkaç saattir.”
“Ve?”
Sandalyelerden birine oturdum. “Panik yapmıyor. Muhafızlara karşı gelmedi. Kaçmaya çalışmadı. Bir casustan çok, neyle karşı karşıya olduğunu anlamaya çalışan birine benziyor.” Bunu söylerken Kaelen’in hücredeki sakinliğini yeniden hatırladım. Sözcükler ağzımdan çıktıkça, onu savunuyormuşum gibi anlaşılmasından rahatsız olduğum için sesimi istemeden biraz sertleştirdim.
Douglas’ın bakışları masadaki parşömene kaydı. “Parşömeni tek seferde okudu.”
“Evet.” Başımı hafifçe salladım. Gözümün önüne, yazıya yalnızca birkaç saniye baktıktan sonra verdiği cevap geldi.
“O dili gerçekten biliyor olabilir.”
“Olabilir.” Omuzlarımı hafifçe geriye çektim. Kesin bir cevap vermekten kaçınırken kendi sesimdeki tereddüdü de fark ettim. Kaelen’in söylediklerine inanmakla ona güvenmek arasındaki fark, zihnimde giderek daha belirgin bir çizgiye dönüşüyordu.
Douglas başını kaldırdı. “Sen inanmıyorsun.” Sesinde suçlayıcı bir ton yoktu, fakat gözlerini üzerimden çekmeyişi cevabımı zaten bildiğini düşündürüyordu.
“İnanmak başka, güvenmek başka.” Bunu söylerken ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Kaelen’in hücredeki sakinliği gözümün önüne geldi; ne kadar uğraşırsam uğraşayım, o adamın gerçekten ne düşündüğünü anlamak mümkün değildi.
Cevabımdan sonra Douglas bir süre konuşmadı. Yüzündeki ifadeden, söylediklerimi tarttığını anlayabiliyordum. Sonunda arkasına yaslandı.
“Dağdaki uğultular artıyor. Kasabadan gelen raporlar da kötüleşiyor. İnsanlar korkuyor. Eğer tapınaktaki yazıtların ne anlattığını çözemezsek, neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmeden beklemiş olacağız.” Konuşurken parmak uçlarıyla masanın üzerindeki eski haritanın kenarına dokunuyor, gözlerini dağın işaretlendiği bölgeden ayırmıyordu.
Bakışları sonunda doğrudan bana çevrildi.
“Bu yüzden Kaelen’i kullanacağız.” Sözcükleri söylerken sesindeki kararlılık, bunun artık üzerinde tartışılacak bir mesele olmadığını açıkça belli ediyordu.
“Nasıl?”
“Yarın tapınağa gidecek.” Douglas bunu söylerken haritayı kendine doğru çekti ve parmağını dağın eteğindeki gözetim noktasına koydu.
“Serbest mi bırakılacak?” Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Hayır.” Cevabı o kadar kesin geldi ki devamını sormama gerek kalmadı.
“Hücrede kalacak. Fakat gün boyunca dışarı çıkarılacak.” Haritanın üzerinde parmağını yavaşça ilerletti. “Sabah bir nöbetçi onu zindandan çıkaracak ve gözetim noktasına getirecek. Oradan onu sen alacaksın. Tapınağa kadar eşlik edeceksin. Lahdi, duvarlardaki yazıtları ve bulduğu her şeyi incelemesine izin vereceksin.”
“Ve sonra?”
“Gün batımında tekrar karargâha döneceksiniz.” Douglas bu kez gözlerini kaldırıp doğrudan bana baktı. “Onu bizzat hücresine götürecek ve kapıyı sen kilitleyeceksin.”
Kararın mantığını tarttım. Karargâhın içine sokulmayacaktı. Kasabaya indirilmeyecekti. Dağın dışında hiçbir yere erişimi olmayacaktı. Kontrol benim elimde olacaktı. Yine de içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı.
Belki de bunun nedeni Kaelen’in tapınağa yeniden girecek olması değildi. Benim de onunla birlikte girecek olmamdı.
Douglas bir süre beni izledi. Ardından sandalyesinde hafifçe öne eğildi. “Bir şeyi unutma, Vespera. Bu adamın ne kadar sakin göründüğüne aldanma.” Bunu söylerken sesi alçalmıştı; sanki yalnızca Kaelen’den değil, benim onun yanında geçireceğim saatlerden de söz ediyordu.
Başımı kaldırdım.
“En ufak bir kaçma girişimi, şüpheli bir hareket veya hıyanet emaresi görürsen beklemeyeceksin.” Douglas’ın yüzündeki ifade sertleşti. Cümlesinin devamını söylemeden önce kısa bir an durdu; gözlerini üzerimde tutarak vereceği emrin ağırlığını anlamamı bekledi. “İnfaz yetkin var.”
Elimi göğsüme götürürken sesimin sakin çıkmasına dikkat ettim. İçimdeki huzursuzluğun yüzüme yansımasına izin vermek istemiyordum.
“Emredersiniz, Kumandan.” Başımı eğdim ve ayağa kalktım. Douglas cevap vermedi; yalnızca birkaç saniye daha beni izledi.
Kapıya doğru yürüdüm.
“Yarın gün doğumunda,” dedi Douglas arkamdan. Sesi bu kez daha sakindi. Kapının koluna uzanmışken durduğumu görünce devam etti. “Tapınakta olacaksınız.”
Başımı hafifçe çevirdim. Douglas çoktan yeniden haritanın üzerine eğilmişti; sanki az önce verdiği emirle birlikte düşünceleri de çoktan dağa dönmüştü.
“Anlaşıldı.” Kapıyı kapatıp koridora çıktım. Bir süre hareketsiz kaldım. Sonra zindana inen merdivenlere baktım.
Kaelen birkaç kat aşağıda, demir parmaklıkların arkasında uyuyor ya da uyumaya çalışıyor olmalıydı. Ben ise birkaç saat sonra onu Sadre Dağı’nın yamacına çıkaracaktım. Gün boyunca yanında olacaktım. Sonra akşam olduğunda onu tekrar hücresine kapatacaktım.
Emir basitti.
Sorun, nedense bu kadar basit hissettirmemesiydi.
