Gökyüzü bir kez daha yarıldı; sağanak yağmur Sadre Dağı’nın ayazıyla birleşip iğne gibi yüzüme çarpmaya başladı. Bu fırtınanın ortasında, açık arazide ne onu sorgulayabilirdim ne de dağın başında dikilebilirdim. Hava şartları giderek kötüleşiyordu; onu doğrudan Valerost Karargâhı'na götürmek zorundaydım.
Gözlerimi kısıp yabancıya döndüm:
"Ellerini uzat."
İtiraz etmedi. Bileğindeki o garip işlemeli metale dokunmamaya özen göstererek kemerimdeki sert deri bağı çıkardım ve bileklerini sıkıca düğümledim.
"Yürüyeceksin," dedim Onyx’in eyerine sıçrarken. "Patikadan önümden in."
Fakat daha iki adım atmamıştık ki fırtına koptu. Dağdan inen sert bir rüzgâr dalgası ağaçları neredeyse bükerken, patikadan aşağıya çamur ve taş parçaları akmaya başladı. Bu havada onu yürütmek intihardı; kayıp uçuruma yuvarlansa hesabını kimseye veremezdim. Lanet okuyarak atın dizginlerini çektim.
"Dur," dedim dişlerimin arasından. Boynumdaki yedek göz bağını çıkarıp gözlerinin üzerine sıkıca bağladım. "Arkama geç. Bir yanlış hareketini sezersem hançerimi nereye saplayacağımı çok iyi biliyorum."
Gözleri bağlı olmasına rağmen yüzünde sakin bir kabulleniş belirdi. Eyerin arkasına, sırtımın hemen gerisine yerleşti. Bağlı kollarını mecburen belimin çevresinden dolaştırdı; elleri ceketimin derisine tutundu. Sadre Dağı'nın dondurucu ayazında yaydığı sıcaklık pelerinimi delip geçerken sırtımda hissettiğim ritmik nefesiyle tüm duyularım sonuna kadar açıldı; bir avcı gibi tetikte kaldım.
Atı tırısa kaldırdığımda arkamdan o pürüzsüz ses yükseldi:
"Ağzımı kapatmadığın için teşekkür etmem lazım sanırım muhafız."
Peçemin altından soğuk bir nefes verdim:
"Seni peşim sıra çamurda sürüklemediğime dua et. Konuşmak yerine dengede durmaya odaklan."
Bu yakınlıktan doğrudan vücudunun sıcaklığı bana ulaşsa da yola döndüm. Onyx her zamankinden daha gergindi. Adımları savruktu, sanki sırtındaki ağırlıktan bir an önce kurtulmak istercesine hızlanıyor, kaygan taşlarda tökezleme tehlikesi yaratıyordu. Onu dizginlemekte zorlandığımı hissettiğim anda, arkamdaki adam başını hafifçe eğdi.
Ve dudaklarından bir mırıltı dökülmeye başladı.
Bu, bildiğim hiçbir dile benzemiyordu. Ne kasaba halkının lehçesi ne de resmi krallık metinleri. Derin, boğuk ve melodik bir tınıydı; taşların ve rüzgârın kendi şarkısı gibiydi.
O anda inanılmaz bir şey oldu: Onyx’in kaskatı kesilmiş boyun kasları yavaşça gevşedi. Adımları ritmini buldu, nefesi düzene girdi ve kaygan çamurun üzerinde su gibi akmaya başladı.
Nefesim kesildi. Başımı hafifçe geriye çevirip peçemin ardından fısıldadım:
"Ne söylüyorsun sen öyle?"
Adamın dudakları kulağımın hemen arkasında hafifçe kıvrıldı; göz bağına rağmen son derece sakin bir sesle cevap verdi:
"Sadece...çamurda sürüklemediğine dua ediyordum."
Dili çözememiştim ama o tekinsiz melodi zihnime kazındı. Yol boyunca tek kelime etmedik.
§
Fırtına, Sadre Marşı’nın merkezi sayılan Valerost Karargâhı'nın yüksek taş kapılarına vardığımızda hafiflemiş, yerini boğucu bir sise bırakmıştı. Nöbetçiler meşalelerin aydınlattığı avluda bizi karşıladı. Onyx’in arkasında, kolları bağlı yabancıyı gördüklerinde birkaç muhafız yaklaştı; bakışlarında gecenin bir yarısı dağdan inen bu yabancıya karşı bir şüphe vardı.
"Bu da kim Vespera? Dağda eşkıya mı avladın?" diye sordu kıdemlilerden biri, atın yanına gelerek.
"Eşkıyaya benzemiyor," dedim peçemi tek bir hareketle indirirken. "Tapınakta, açık lahidin yanında buldum. Bilinci kapalıydı. Kumandan nerede?"
"Üst katta, çalışma odasında. Kasabadan gelen şikayetlerle uğraşıyor."
Yabancıyı attan indirirlerken gözleri yüzümde takılı kaldı. O beni tararken, ben de doğrudan gözlerinin içine diktim bakışlarımı; tek kaşımı kaldırıp "Ne var?" dercesine başımı hafifçe salladım. Onu zindana doğru götürdüler, ben de üzerimdeki çamurlu pelerini çözüp avlunun kiriyle birlikte silkeledim ve ana kuleye çıkan taş merdivenlere yöneldim.
Kumandan Douglas’ın odasının kapısını iki kez tıklatıp içeri girdim.
Geniş masanın üzerinde Valerost ve Sadre Dağı’nın haritaları seriliydi. Şakaklarına kır düşmüş, yüzündeki her çizgide eski bir sınır çatışmasının izini taşıyan Kumandan Douglas, haritadan başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde resmi bir komutanın ciddiyeti vardı ama derinlerinde, beni yıllar önce o dağ patikasında bulup bu kışlanın içinde büyüten o adamın sıcaklığı saklıydı. Evli değildi; ömrünü bu sınırlarda çelik zırhın içinde tüketmişti ve beni bir kız gibi kışla disipliniyle yetiştirmişti. Aramızda resmiyet vardı ama aynı zamanda sarsılmaz bir güven bağı duruyordu.
"Geldin," dedi, sesindeki yorgunluk belirgindi. "Elliot notu ulaştırdı mı?"
"Ulaştırdı kumandanım," dedim masaya yaklaşarak. Bir muhafızın duruşunu korusam da ses tonumdaki güven belirgindi. "Tapınaktaydım. Durum sandığımızdan daha karışık."
Douglas kaşlarını çattı, elindeki tüy kalemi masaya bıraktı. "Olay ne?"
"Lahit açılmış. Üç gecedir süren gök gürültüleri sıradan bir fırtına değil. Ve en önemlisi... lahidin hemen dibinde bir adam buldum."
Douglas'ın gözleri kısıldı. "Kasabalı mı? Ya da sınır boylarından bir casus mu?"
"İkisi de değil," dedim başımı iki yana sallayarak. "Üzerindeki kumaş buralara ait değil. Bu eyalette görmediğim bir tarz.”
Douglas derin bir iç çekti, oturduğu deri koltuktan kalkıp pencereye doğru yürüdü. Dışarıdaki karanlık dağ silüetine baktı. "Üç gündür başkentten yanıt bekliyorum ama krallık sınır eyaletinin bu fısıltılarını önemsemiyor.” Bana döndü: "Sen iyi misin peki?"
Hafifçe başımı salladım. "İyiyim. Sadece... içimdeki bir his bu işin kolay kapanmayacağını söylüyor."
"Öyleyse inip şu misafirimizle tanışalım," dedi Douglas kılıcının kemerini düzelterek. "Bakalım bize neler anlatacak."
