İçeriğe geç

Kül Muhafızı

Bölüm 7 · 13 dk okuma

Kül Muhafızı

Bölüm 7

Varyos Akademisi

Akşam çöktüğünde karargâhın tonozlu yemekhanesi her zamanki gibi kaynıyordu. Duvarlardaki döküm meşaleler bacalardan sızan rüzgârla titriyor; ahşap masalardan yükselen yahni buharı, arpa ekmeği ve ocak isinin kokusu taş kemerlerin altına ağır bir duman gibi siniyordu. Askerlerin kaba kahkahaları ve kaşık sesleri arasında, dün gece Sadre’nin doruklarında yaşanan fırtınanın, tapınaktaki o boğuk çatırtıların fısıltısı dalga dalga yayılıyordu.

Tabağıma mercimek ve kuru eti doldurup salonu süzdüm. Kaelen, en köşedeki kalın taş sütunun gölgesinde, önündeki kaba ahşap masada tek başına oturuyordu. Askerler onun etrafında görünmez bir çember bırakmıştı; kimse yanına yaklaşmıyor ama hemen her masadan ona doğru kaçamak, tedirgin bakışlar fırlatılıyordu. Kaelen ise kışla ekmeğini bölerken bu soğuk dikkati hiç üzerine alınmıyormuş gibi sakin görünüyordu.

Tabağımı alıp doğrudan masasına yürüdüm ve karşısındaki tabureye oturdum.

Kaelen başını kaldırdı. Açık renk gözlerindeki o ölçülü dikkat yüzüme kilitlendi. "Nöbetçileriniz beni bir kılıç darbesiyle devirmek ister gibi bakıyor muhafız. Masama oturmanız onların şüphesini dindirmez."

"Nöbetçilerin işi şüphelenmektir," dedim tahta kaşığımı çorbaya daldırırken. "Douglas seni bana zimmetledi. Gözümün önünde olman onların değil, benim meselem."

Tam o sırada masanın başında botların taş zemindeki tok sesleri durdu.

Başımı kaldırdığımda garnizonun kadın muhafızlarından Elenor ve Lyra’nın yanımıza geldiğini gördüm. Sınır birliklerinde kadınlar azınlıktaydı; bu yüzden kışlanın o kaba, erkek ağırlıklı gürültüsü içinde birbirimize karşı profesyonel bir mesafemiz olsa da tamamen kopuk sayılmazdık. Elenor tabağını masanın kenarına hafifçe bıraktı, dudaklarında hafif bir tebessüm vardı. Arkasındaki Lyra ise kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerini doğrudan Kaelen’e dikmişti.

"İyi akşamlar Vespera," dedi Elenor, taburelerden birine ilişerek. Gözleri hızla Kaelen’in üzerindeki gri kışla yeleğine, oradan da açıkta duran bileklerine kaydı. "Dağ devriyesinin bu kadar hareketli geçtiğini bilseydik kura çekiminde yerini almak isteyen çok olurdu."

Lyra öne doğru yarım adım attı. Bakışlarında kışlanın kaba piyadelerine hiç benzemeyen bu yabancıyı baştan aşağı tartan, pervasız ve açık bir merak vardı. Kaelen’in sakin duruşu, geniş omuzları ve yüzündeki o dingin ifade dikkatini çekmişti. Masaya doğru hafifçe eğildi.

"Demek dağdan indirilen güneyli araştırmacı sensin," dedi Lyra, sesindeki imalı tınıyı saklamadan. "Kışlada herkes tapınaktaki o lahidin parıldadığını, taşların çatladığını konuşuyor. Bize güneyden büyü hikâyeleri mi getirdin Mercer? Oralarda hala böyle şeylerle mi vakit öldürüyorsunuz?"

Kaelen kadehini masaya bıraktı. Kadınların bu doğrudan, lafı dolandırmayan yaklaşımına karşı ne tedirgin oldu ne de geri çekildi; son derece ölçülü ve pürüzsüz bir ses tonuyla cevap verdi:

"Sihir üç yüz yıl önce bitti muhafız. Güneyde de kuzeyde de geriye sadece taşlar ve onların ağırlığı kaldı. Ben sadece o taşların neden çatladığını anlamaya çalışıyorum."

Lyra kaşlarını hafifçe kaldırdı, dudaklarında ince bir gülümseme belirdi. "Kelimeleri kılıçtan daha iyi kullandığın kesin."

Elenor ise bana doğru dönüp sesini biraz alçalttı; erkeklerin duymasını istemediği o kışla içi kadın dayanışmasıyla fısıldadı: "Yeni kışlık nöbet kıyafetleri ambara gelmiş Vespera. Kalın yün astarlılar, dikişleri de fena değil. Yarın sabah erkenden gidip almazsan piyadeler hepsini yağmalar, haberin olsun. Biz az önce baktık, bedenler hızla tükeniyor."

"Sağ ol Elenor, sabah erkenden uğrarım," dedim sesimi düz tutarak.

Elenor başıyla onaylayıp tabağını aldı. Lyra ise Kaelen’e son bir kez, yüzündeki o alaycı ve süzen ifadeyle baktıktan sonra arkadaşının peşinden ana masalara doğru uzaklaştı. İçimde tuhaf bir huzursuzluk kıpırdadı ama bunu yüzüme yansıtmadım.

Kaelen kadınların gidişini izlemedi bile; doğrudan bana döndü. Masanın üzerindeki gaz lambasının sarı ışığı ikimizin arasına düşüyor, yüzündeki keskin hatları belirginleştiriyordu.

"Bölgenin insanı taşlar kadar sert ama bir o kadar da tetikte," dedi Kaelen alçak sesle. "Peki yan taraftaki o geniş avlulu bina? Kulelerinden sürekli parşömen ve talaş kokusu geliyor."

"Varyos Akademisi," dedim kaşığımı masaya bırakarak. "Varyos'un aklı da kalkanı da oradan çıkar. Sadece muhafız yetiştirmez. Krallığın sınır kâtipleri, saray elçileri ve cerrahları da orada eğitilir. Dört krallık da kendi sınırındaki gençleri böyle toplar; kışla disipliniyle yetişmeyen adam Sadre’nin ayazında bir hafta kalamaz."

Kaelen kadehini yavaşça çevirdi. "Solaria’da da benzer meclisler var. Ancak orada hukuk ve arşiv çalışmaları saray kütüphanelerine kapanır; askerler ise yalnızca sur boylarında durur. Burada ikisinin iç içe geçmesi ilginç."

"Burada hayat ayrım kabul etmiyor, Kaelen." dedim ayağa kalkarak. "Yemeğin bittiyse kalk. Bu akşam akademinin birinci sınıf çıraklarına yakın dövüş talimim var. Benimle geliyorsun; kütüphaneyi de o sırada görürsün."

Dışarıdan bakıldığında Varyos Akademisi, dağın dik yamacına sırtını dayamış devasa granit blokları, harçla örülü kalın kuleleri ve kurşuni kemerleriyle soğuk bir kaleyi andırırdı. Fakat o kaba kapılardan içeri adımınızı attığınız anda, dışarıdaki ayaz ve demirin katılığı yerini bambaşka bir dünyanın sıcaklığına bırakırdı.

Ağır meşe kanatları araladığımızda yüzümüze çarpan ilk şey, kurutulmuş adaçayı, mehil mumu, taze rendelenmiş çam talaşı ve yüzlerce eski cildin o tanıdık, huzur veren kokusu oldu.

İçerisi inanılmaz bir canlılıkla kaynıyordu. Geniş avluya ve revaklı galerilere açılan yüksek tonozlu salon, Kuzey Krallığı’nın dört bir yanından—vadilerden, maden köylerinden, sınır kasabalarından—gelmiş yüzlerce gençle dolup taşıyordu. Varyos, sınırın çetinliğini bildiğinden hiçbir gencini harcamazdı; her birine yeteneğine göre bir yol çizerdi. Kimi revir kanadına giden koridorda kollarında şifalı ot sepetleri ve tentür şişeleriyle telaşla yürüyen cerrah adaylarıydı; kimi geniş vitraylı pencerelerin altına dizilmiş masalarda parşömenlere sınır haritaları çizen, arazi mühürlerini ezberleyen kâtiplerdi. Kütüphane galerisinden yükselen o hafif uğultu, taş sınıflardan gelen eğitmen sesleri ve ocakların başında toplanmış öğrencilerin bastırılmış kahkahaları, yüksek kemerlerin altında adeta yaşayan, nefes alan bir kovan yaratıyordu.

Burası sadece taş bir okul değildi; geleceğini kendi tırnaklarıyla kazıyan çocukların sığınağıydı. Benim sığınağımdı.

Taş koridorda ilerlerken mavi yün pelerinli iki genç kız önümüzden telaşla geçti; kucaklarındaki ağır anatomik çizim ciltlerini düşürmemek için yarışıyorlardı. Beni fark ettiklerinde adımlarını yavaşlatıp tebessümle başlarını eğdiler:

"İyi akşamlar Bayan Ashveil! Yarınki açık alan iz sürme dersi fırtına dinmezse iptal mi?"

Dudaklarıma kendiliğinden sıcak bir tebessüm yerleşti. Dağdaki o buz gibi muhafız maskem, bu çocukların gözlerindeki ışığı gördüğüm an kendiliğinden eriyip giderdi.

"Dağ fırtınada iptal olmuyor Lily." dedim sesimi yumuşak ama cesaret veren bir tonda tutarak. "Pelerinlerinizi çift kat giyin, revirden de okaliptüs yağını alın. Yarın iz sürmeyi öğrenmezseniz kışın yolunuzu bulamazsınız."

"Anlaşıldı hocam!" deyip gülüşerek revir basamaklarına koştular.

Hemen yanındaki sütun dibinde tahta hançerinin dengesini tutturmaya çalışan genç bir oğlan mahcupça bana baktı. Yanından geçerken eğilip bileğini hafifçe yukarı kaldırdım, duruşunu düzelttim: "Ağırlığını sol topuğuna ver Rowan, hançer kolunla değil kalçanla döner. Aferin, aynen böyle."

Çocuğun yüzü gururla aydınlandı. Onların her birinde kendi çocukluğumu, o kimsesiz, yönünü arayan halimi görüyordum. Benim çocukken bir mucize arayarak kaybettiğim o zamanı, onların kendi ellerindeki gücü keşfederek kazanmalarını istiyordum. Bu çocukların hayatta kalması, sınırda harcanıp gitmemesi benim en büyük borcumdu.

Kaelen yanımda sessizce yürüyordu ama bakışlarının üzerimdeki ağırlığını hissedebiliyordum. Karargâhta kılıcına sarılan, lahidin başında buz kesilen o sınır bekçisinin burada bambaşka birine dönüşmesini, sesimin yumuşaklığını ve çocukların gözlerindeki o katıksız güveni şaşkınlıkla tartıyordu.

"Kalede kılıç çeken bir gölge bekliyordum," dedi Kaelen usulca. Sesi kütüphane koridorunun kubbesinde yankılandı. "Fakat burada bir ordu değil, neredeyse bir yuva kurmuşsunuz."

"Evet, burası bir yuvadır." dedim kütüphane kapısına doğru dönerken.Kaelen gözlerini kısmadan bana baktı. Dudaklarında alaydan tamamen arınmış, derin bir kavrayışın izi belirdi. Göğsümün ortasında tanıdık bir yerin hafifçe ısındığını hissettim.

Akademinin devasa kütüphanesine geçtiğimizde bizi akşam saatlerinde bile canlı haliyle karşıladı. Yüksek vitraylı pencerelerin altına kurulmuş uzun meşe masalarda cerrah çırakları kurutulmuş dağ otlarını tasnif ediyor, genç kâtipler sınır kütüklerini temize çekiyordu.

Masalardan birinin yanından geçerken, açık duran ağır bir tıp cildinin başında saçlarını çekiştiren genç bir kız beni fark etti. Gözleri parıldayarak yerinden doğruldu; sesini kütüphanenin nizamına uydurup fısıldadı:

"Bayan Ashveil... Dağ karabiberinin damıtılmış tentürü donuk yaralarda doğrudan mı sürülüyordu, yoksa ardıç yağıyla seyreltmek mi gerekiyordu? Cerrah Aldous yarınki sınavda soracak, notlarım birbirine girdi."

Adımlarımı yavaşlatıp masaya doğru eğildim. Parmak uçlarımı parşömendeki el yazısının üzerinde hafifçe gezdirdim. Sesim fısıltıdan farksız ama netti:

"Doğrudan sürersen deriyi yakar Elia. Ayaz zaten dokuyu kurutur. Her zaman bir ölçü ardıç yağı, iki damla tentür. Yoksa askerin yarasını iyileştireyim derken elini sakatlarsın. Notunu şuraya kenar çizgisiyle düş."

Kızın yüzündeki o gergin ifade hemen dağıldı, gözlerinde içten bir minnet belirdi. "Çok teşekkür ederim hocam, iyi ki buradasınız."

Başımı hafifçe eğip tebessüm ettim. Kaelen birkaç adım gerimde durmuş, kütüphanedeki öğrencilerin bana yaklaşırken takındığı o katıksız hürmeti ve güveni dikkatle izliyordu. Bakışlarında, kalede kılıç çeken o soğuk nöbetçinin burada nasıl bir ağırlık taşıdığını tartan, ölçülü bir sessizlik vardı.

Koridorun en kuytu köşesine, Kadim Ayrım öncesi tarihine ayrılmış tozlu rafların arasına girdik. Rafların gölgesi ikimizin üzerine düştüğünde kütüphanenin genel uğultusu tamamen kesildi.

Kaelen parmaklarını sırtındaki yazıları aşınmış koyu renk bir cildin üzerinde gezdirdi. Başını bana doğru hafifçe eğerek fısıltıyla konuştu:

"Peki ya çocukken burada Kadim Ayrım’a dair ne okudun?"

Kollarımı göğsümde kavuşturdum, bakışlarımı lamba ışığında titreyen toz zerrelerine çevirdim. "Herkesin bildiği sınır metinlerini. İki diyarın birbirini tüketmemesi için perdenin çekildiğini. Büyünün sınır tanımaz hırsının fani bedenleri yakıp kavurduğunu, insanların o güç karşısında köleleşmekten son anda kurtulduğunu."

Kaelen sözlerimi dinlerken tek bir kasını bile oynatmadı. Açık renk gözlerindeki o sakin, pürüzsüz perde derinleşti; anlattıklarımın satır aralarını tartar gibi başını çok hafifçe eğdi ama ne bir itirazda bulundu ne de alaycı bir yorum yaptı. Yalnızca fısıltımın meşe raflar arasında kaybolmasına izin verdi.

Ardından sessizce raflara doğru döndü.

Kütüphanenin bu en dip koridorunda hava daha soğuk, asırlık kâğıtların ve kurumuş deri ciltlerin kokusu daha yoğundu. Uzaktaki masalardan gelen tüy kalem hışırtıları ve fısıltılar buraya ancak boğuk bir su sesi gibi ulaşıyordu. Kaelen acele etmeden, bir nöbetçiyi kışkırtmayacak kadar yavaş ve ölçülü hareketlerle parmaklarını kitap sırtlarında gezdirmeye başladı.

Kollarımı göğsümde kavuşturup sırtımı karşıdaki masif ahşap dikmeye yasladım. Gözlerimi bir an bile üzerinden ayırmıyordum.

Önce genel krallık vakayinamelerini tamamen es geçti. Sadre’nin sınır tahkimatlarını veya kışla lojistiğini anlatan kalın ciltlere dönüp bakmadı bile. Parmakları doğrudan Kadim Ayrım’ın hemen ertesine tarihlenmiş, kenarları güve yeniği harita tomarlarına ve dağ jeolojisine dair eski manastır kayıtlarına kaydı. Bir cildi hafifçe öne çekiyor, omurgasındaki silik damgaya bakıyor, aradığı işaret yoksa aynı sükûnetle yerine itiyordu.

Zihnimde adımlarını tek tek fişliyordum: Üçüncü raf, dördüncü bölme; Ayrım sonrası ilk sınır çizimlerini içeren paftalar. Bir diğerinde ise eski bir maden kütüğünü araladı; sayfaları çevirirken parmak uçları sadece dağın derin su damarlarını ve fay çatlaklarını gösteren kırmızı mürekkepli şemalarda oyalandı.

Rastgele bir araştırmacı gibi bakınmıyordu. Neyin nerede olabileceğini, bu kütüphanenin nizamını önceden biliyormuşçasına hedefe yönelikti. İncelediği her başlık, Sadre Dağı'nın kabuğundan ziyade altındaki o derin, ulaşılamaz temele işaret ediyordu.

Sonunda kalın, meşin kaplı bir ciltte durdu. Cildin kapağında hiçbir yazı yoktu; sadece taş oymacılarının kullandığı eski bir nivo sembolü basılmıştı. Kaelen kitabı açmadı, yalnızca parmak boğumlarını kapağın üzerindeki o geometrik izin üzerinde gezdirdi. Bakışlarında bir avcının iz üstünde duraksaması gibi tekinsiz bir donukluk belirdi.

İncelediği her üç rafı, kapağına dokunup açmadığı o imzasız cildi ve özellikle dağın taban sularını gösteren o harita rulosunu hafızama kazıdım. Bu adam sınırın üstünü değil, altındaki o görünmez boşlukları arıyordu.

Koridorun sonundaki büyük sarkaçlı duvar saati boğuk bir çınlamayla akşamın yedinci saatini vurdu. Metalik ses, kütüphanenin ahşap kemerlerinde yankılanıp rafların arasına süzüldü.

Kaelen parmağını kitaptan yavaşça çekti. Arkasını dönmeden, saatin vuruşunu dinler gibi bir an durakladı; ardından bana doğru dönüp ellerini iki yanına bıraktı. Yüzünde ne suçüstü yakalanmış birinin telaşı vardı ne de aradığını bulmuş olmanın kibri. Yalnızca sınırları bilen bir yabancının ölçülü sükûnetiyle fısıldadı:

"Vaktimiz doldu sanırım, muhafız."

"Doldu," dedim sesimi kütüphane nizamına uygun bir fısıltıda tutarak. Doğruldum, kollarımı çözüp koridora doğru bir adım attım. "Gördüklerin bu akşamlık yeter. Şimdi talim meydanına geçiyoruz. Çıraklar avluda toplanmıştır."

Kaelen başıyla hafifçe onaylayıp önüme geçti. Kütüphanenin yüksek kemerli kapısından geçip talim avlusuna açılan geniş taş balkona çıktık. Burası akademinin kalbiydi. Dört tarafı meşalelerle aydınlatılmış revaklarla çevrili, ortasında kalın kum ve ahşap talaşı dökülmüş devasa bir meydandı. Karargâhın o vahşi ringlerine hiç benzemiyordu; onlarca öğrenci nizam içinde dizilmiş, kimi yay gerişi çalışıyor, kimi tahta kılıçlarla savunma bloklarını pratik ediyordu. Diğer kıdemli muhafız hocalar da alanın farklı köşelerinde öğrencilerin formlarını düzeltiyordu.

"Sen burada bekle," dedim Kaelen’e, onu balkonun taş korkuluğunun yanına, revakların korunaklı gölgesine alarak. "Gözüm üzerinde olacak ama kimseyle gereksiz diyaloğa girme."

Kaelen ellerini arkasında birleştirip sütuna yaslandı. "Merak etmeyin, dersinizi bölmem muhafız."

Ağır yün pelerinimi çözüp korkuluğa astım. Kavisli hançerimi kenardaki kilitli sehpaya bırakıp talim kılıçlarının olduğu standa yürüdüm. Beni gören birinci sınıf öğrencileri—kızlar ve erkekler karışık, yaklaşık yirmi genç—hemen toparlanıp yarım ay şeklinde dizildiler. Yüzlerinde bir şeyler öğrenecek olmanın getirdiği o hevesli, diri dikkat parıldıyordu.

"İyi akşamlar çocuklar," dedim, küt uçlu tahta kılıcı avucumda hafifçe tartarak. "Dün geceki fırtınayı hepiniz duydunuz. Dağ bize zeminimizin her an kayabileceğini hatırlattı. Şimdi söyleyin bakalım; zemin kaydığında neye güvenirsiniz?"

Ön sıradan kısa siyah saçlı bir kız hemen atıldı: "Kılıcın ağırlığına değil, nefesimize ve ayak parmaklarımıza!"

"Güzel, Alice." dedim gülümseyerek. "Kılıç yalnızca kolunun bir uzantısıdır. Asıl kuvvet dengededir. Şimdi eşleşin, üçlü savuşturma serisini adım adım alıyoruz. Kimse acele etmesin, birbirinizi hissedeceksiniz."

Öğrenciler ikili gruplara ayrılıp tahta kılıçlarını birbirine çarpmaya başladığında aralarında dolaştım. Fakat tam o sıralarda çırakların bakışlarında hafif bir dalgalanma oldu. Sıranın hizasını kontrol eden birkaç öğrencinin gözleri benden sıyrılıp istemsizce revakların altına, gölgelerin bittiği taş korkuluğa kayıyordu.

Kaelen orada, kollarını göğsünde kavuşturmuş, sırtını masif sütuna dayamış duruyordu.

Kışlanın o kaba saba, çamur içindeki piyadelerine hiç benzemiyordu. Üzerindeki gri yün yeleğin altından belli olan yapılı omuzları, düzgün taranmış koyu saçları ve yüzündeki o sakin, soylu sükûnet, Sadre’nin bu kaba taş avlusunda ister istemez bir göze çarpıyordu. Çırak kızlardan ikisi tahta kılıçlarını tokuştururken hafifçe kıkırdayıp revaklara doğru kaçamak bir bakış fırlattı; erkek çıraklar ise bir yabancının onları böyle tepeden, pürüzsüz bir dikkatle süzüşünü anlamaya çalışır gibi kaşlarını çatıp göğüslerini kabartarak hamlelerini daha sert yapmaya giriştiler.

Kaelen’in varlığı avlunun havasını bir anda değiştirmişti ama disiplini elden bırakmaya niyetim yoktu. Ses tonumu hafifçe yükselterek araya girdim:

"Gözleriniz revaklarda değil, karşınızdakinin kılıcında olsun!"

Uyarım hemen karşılık buldu. Kızlar toparlanıp kıkırdamayı kesti, erkekler ise bakışlarını yeniden gardlarına kilitledi. Yine de göz ucuyla baktığımda, o hevesli gençlerin hocaları kadar arkadaki bu yabancı adamı da merakla tarttıklarını hissedebiliyordum.

Birinin dirseğini düzelttim, bir diğerine darbeyi karşılarken nasıl eğilmesi gerektiğini gösterdim. Onlara öğretirken içimdeki o gerginlik tamamen silinip gidiyordu.

Sonunda bir öğrencinin hamlesini göstermek için kılıcımı kaldırdım. İki hızlı adımda çocuğun gardını bozmadan kılıcını yana kaydırdım, yumuşak bir manevrayla sırtına geçip tahta kılıcın yassı tarafını hafifçe omzuna dokundurdum. Çocuk gülerek teslim oldu.Alnımdaki teri kolumun tersiyle silip nefeslenirken gayriihtiyari başımı revaklara doğru kaldırdım.

Kaelen korkuluğa yaslanmış, gözlerini bir an bile ayırmadan beni izliyordu.

Bakışlarında az önceki o mesafeli araştırmacıdan eser yoktu, yoğun ve neredeyse nefes kesici bir dikkat vardı.

Tam o anda revakların gölgesinden bir siluet ayrıldı.

Lyra.

Üzerindeki talim yeleğini çıkarmış, ince keten gömleği ve omuzlarına dökülen kumral saçlarıyla doğrudan Kaelen’in durduğu sütuna doğru adımladı. Kaelen’in hemen bir adım yanında durup sırtını korkuluğa yasladı; başını Kaelen’e doğru eğip dudaklarında o bildik, alaycı ve cilveli tebessümle konuşmaya başladı. Kaelen başını hafifçe ona çevirdi, dudaklarında nezaketen bir kıpırdanma oldu ama gözleri hâlâ meydandaydı.

Meydandaki çıraklardan biri kılıcını savurduğunda, gözüm revaktaki o yakınlaşmaya takıldı.

Dikkatin dağılması bir eğitmen için bile hataydı. Tahta kılıcın ucu omzuma hafifçe çarptı. Canım yanmadı ama zihnimdeki o ani karmaşa beni sarsmaya yetti. Öğrenci panikle geri çekildi: "Ö-özür dilerim Bayan Ashveil, dengenizi bozmak istemedim!"

"Sorun yok Rowan, harika bir hamleydi," dedim sesimi hemen toparlayarak, elimi çocuğun omzuna koydum. "Benim boşluğuma geldi. Aferin, boşluk affedilmez."

Çocuk rahatlayıp yerine dönerken gözlerim yeniden revaklara kaydı. Lyra Kaelen’e bir şeyler fısıldıyor, elini hafifçe adamın durduğu ahşap korkuluğa doğru kaydırıyordu. Kaelen ise o soğukkanlı, zarif mesafesini koruyarak sadece dinliyordu. Bu adam gözetimim altındaki bir araştırmacıydı, hepsi bu; kışladaki herhangi biriyle konuşması beni zerre kadar ilgilendirmemeliydi. Kendime bunu defalarca söyledim ama dişlerimi birbirine bastırmama engel olamadım.

"Bu akşamlık bu kadar!" dedim, sesim avluda yankılanırken istemsizce sertleşti. Kılıcımı standa yerleştirirken öğrencilere döndüm: "Yarın sabah revir arkasındaki parkurda buluşuyoruz. Kaslarınızı sıcak tutun, iyi geceler."

Öğrenciler neşeyle toparlanıp revaklara dağılırken pelerinimi hışımla üzerime geçirdim. Adımlarımı sertleştirerek balkona, Kaelen’in durduğu yere yürüdüm.

Çizmelerimin taş zemindeki tok sesini duyan Lyra doğruldu. Bana doğru dönüp dudaklarının kenarındaki o muzaffer, imalı gülümsemeyle göz kırptı:

"Çok etkileyici bir dersti muhafız. Ama misafirin burada epey üşüdü... Belki de ona içeride, daha sıcak bir yerlerde akademiyi gezdirmelisin." Cevap vermedim. Sadece gözlerimi gözlerine diktim. Lyra o sınır çizgisini hissetmiş olacak ki daha fazla üstelemedi, hafifçe omuz silkip koridora doğru uzaklaştı.

Kaelen ile baş başa kaldık. Gece ayazı balkonun kemerlerinden içeri doluyordu ama ikimizin arasındaki hava kordan farksızdı.

"Dersiniz bitti sanırım," dedi Kaelen, sesi her zamanki gibi pürüzsüzdü ama bakışlarında az önce olanları tarttığını gösteren ince bir merak tütüyordu.

"Bitti," dedim sesimi buz gibi tutmaya çalışarak, aramızdaki mesafeyi kapatıp doğrudan gözlerinin içine baktım. "Ve senin de gezin bitti Mercer. Kütüphane kapandı, avlu boşaldı. Şimdi kuleye dönüyorsun."

Kaelen geri çekilmedi. Aksine, bana doğru yarım adım eğildi; kokusu, o fırtına sonrası dağ ayazı ve taze kağıt kokusu bir anlığına nefesimi kesti.

"Nasıl emrederseniz, muhafız," dedi fısıltıyla. "Sizi izlemek... bu akşamki en eğitici dersti."

Sözleri göğsümdeki o tuhaf yangını daha da körüklerken arkamı dönüp merdivenlere yöneldim; kalbimin duvarları tehlikeli bir çatlakla sarsılıyordu.

Bölüm sonu

1 yorum