İçeriğe geç

Küçük Güç

Bölüm 3 · 5 dk okuma

Küçük Güç

Bölüm 3

BÖLÜM 3 ''Bir Gülün Soluşu''

Sarayın büyük demir kapıları ardına kadar açılıp da atlıların avluya girdiğini gördüğümde, günlerdir omuzlarıma çöken o ağır devlet yükü bir anlığına hafifleyiverdi. Manisa’dan gelen menzil arabaları ve muhafız alayı, sağ salim Edirne Sarayı’na vasıl olmuştu. Vakit kaybetmeden has odaya geçip sabırsızlıkla onların içeri girmesini bekledim.

Çok geçmeden odanın ağır kapısı açıldı. Karşımda biriciğim Gülbahar’ımı, sadık hanımım Gülşah’ımı ve dünyalar güzeli evlatlarımı gördüğümde yüreğimdeki tüm fırtınalar dindi. Yaşadıkları o tehlikeli kuşatmanın ardından, birbirimize kavuşmanın verdiği şükür hissi yüzümdeki sert ifadeleri sildi süpürdü.

Daha ben onlara doğru bir adım atmıştım ki, kapı eşiğinde duran altı yaşındaki aslanım Bayezid, gözlerindeki o büyük özlem ve sevinçle ileriye atıldı.

"Baba!" diye haykırdı, sesi odanın yüksek tavanında yankılanarak.

O küçük yaşına rağmen büründüğü o ciddi şehzade vakarını bir kenara bırakmış, sadece babasına kavuşmak isteyen bir çocuk gibi hızla bana doğru koştu. Eğilip kollarımı açtım ve onu bağrıma bastım. Küçük kollarıyla boynuma sımsıkı sarıldığında, kokusunu içime çektim. O saray entrikalarının, pusuların ve taht kavgalarının ortasında, bir babanın sığınabileceği en hakiki, en masum liman işte bu kucaklaşmaydı.

"Aslanım, güzel oğlum..." diye fısıldadım saçlarını okşayarak. Başımı kaldırıp bana gururla ve sevgiyle bakan hatunlarıma ve kucaklarındaki küçük Mustafam'a baktım. Artık ailem yanımdaydı, arkam sarsılmaz bir kale gibi sağlamdı. Şimdi Konstantiniyye surlarına yürümek için önümde hiçbir mani kalmamıştı. Dışarıda şimşekler çakıyor, gökyüzü içimdeki kasveti yansıtır gibi gürlüyordu. Bahar gelmişti lakin Edirne’nin havası da devletiâlemin ahvali de pusa, karanlığa bürünmüştü. Gündüz vakti divanda Şehzade Orhan’ın bitmek bilmez fitnelerini, Bizans’ın sinsi oyunlarını konuşmaktan ruhum daralmıştı. Rahlemin başına geçmiş, haritaların ve kitapların arasında bir çıkış yolu ararken kalbimin bir köşesi de upuzun bir bekleyişteydi; Gülbahar’ımın doğum sancıları başlamıştı.

Tam o esnada has odanın ağır kapısı yavaşça aralandı. İçeriye giren Reyhan Ağa oldu. Lakin adımlarında her zamanki o tedbirli vakar yoktu; sanki ayakları geri geri gidiyor, omuzlarında taşınması imkansız bir yük taşıyor gibiydi. Başını yerden bir parra bile kaldırmadı, aksine daha da çok eğdi önümde.

"Sul... Sultanım..." dedi, sesi boğazında düğümlenerek.

İçime ani, buz gibi bir korku düştü. Rahlemin başından hızla doğruldum, aradaki mesafeyi birkaç büyük adımlarla kapatıp karşısına dikildim. "Reyhan!" dedim, sesimdeki telaşı gizleyemeyerek. "Söyle hele! Ne oldu, hatunum nasıldır?"

Reyhan Ağa, gözlerinden süzülen yaşları saklamak ister gibi başını daha da büktü ve o sarsıcı kelimeler döküldü dudaklarından:

"Sultanım... Gülbahar Hatun doğum yaptı. Bir kızınız olacaktı lakin... Cennet bağına uçtu. Dünyaya gözlerini açmadan, minik bir gül goncası olarak bu alemden göçmüş..."

O an odadaki şimşeklerin sesi de, pencerelere vuran yağmurun gürültüsü de bıçak gibi kesildi sanki. Koca bir imparatorluğu idare eden sultanlığım, Konstantiniyye’yi fethetmek isteyen o sarsılmaz iradem bir anda un ufak oldu. Yüreğime kor bir ateş düştü. Doğmasını, büyümesini, sarayın neşesi olmasını hayal ettiğim o nazlı kul, daha kokusunu bile içime çekemeden ellerimin arasından kayıp gitmişti. Gözlerim karardı, derin bir nefes alıp acımı içime gömmeye çalıştım; koca saray bir kez daha büyük bir mateme bürünmüştü. Gülbahar’ın odasının kapısına vardığımda, içeriden yükselen o sessiz ve derin hıçkırıklar koridorda yankılanıyordu. Kapıdaki cariyeler önümde saygıyla eğilip geri çekildiler. Ağır adımlarla içeri girdim, loş ışığın altında, yatağında bitkin ve darmadağın bir halde yatan Gülbahar’ımı gördüm. Gözleri ağlamaktan kızarmış, elleri boş kalan kundağa sarılmıştı.

Beni gördüğünde gözlerindeki yaşlar daha da hızlandı, dudaklarından acı bir feryat döküldü. Yanına vardım, yatağın kenarına oturup o titreyen ellerini avuçlarımın içine aldım. Koca cihanın sultanı olsam da, o an sadece evladını kaybetmiş yaralı bir babaydım.

"Gülbahar'ım..." dedim, sesim sarsılarak.

Onu göğsüme doğru çektim, başını omzuma yasladı. Hıçkırıkları kıyafetimi ıslatırken, ben de dişlerimi sıktım, gözlerimden süzülmek isteyen yaşları içime akıttım. "Veren de o, alan de o... İsyan etmeyiz lakin acımız dağlar kadardır," diye fısıldadım kulağına. Birbirimize tutunarak, fırtınalı Edirne gecesinde evladımızın sessiz matemini paylaştık. Devlet dışarıda bekliyordu, lakin o an sadece birbirimizin tesellisiydik. Gülbahar, nihayet o tarifsiz acının ve yorgunluğun ağırlığına dayanamayarak derin, sarsıntılı bir uykuya daldı. Odadaki cariyeleri ve hizmetlileri bir işaretle dışarı çıkardım; koskoca odada sadece o, ben ve odanın köşesinde sönmeye yüz tutmuş kandilin cılız ışığı kaldık.

Yatağın kenarında, başım öne eğik öylece kalakaldım. Dışarıda hükmettiğim o koca ordular, buyruğumla titreyen divanlar, diz çöken elçiler... Hiçbirinin bu odanın duvarları arasında bir hükmü yoktu. Kucağımda can bulan devlet, yatağımda canından can kopan hatunum ve minicik bir gül goncası gibi doğmadan solan evladım vardı.

Kimsenin görmesine müsaade etmediğim, devletin vakarına gölge düşürür diye hep içime akıttığım o yaşlar, bu defa saklanmadı. Gözlerimden süzülüp sakallarıma, oradan da birbirine kenetlenmiş ellerimin üzerine damladı. Bir hünkar olarak değil, ciğeri yanmış bir baba olarak ağlıyordum. Gece yarısı çakan şimşeklerin aydınlığı odayı her terk ettiğinde, karanlıkta sadece benim sessiz hıçkırıklarım ve uykusunda bile acıyla sayıklayan Gülbahar'ın nefesi yankılanıyordu. Kendimi hiç bu kadar güçlü ve aynı zamanda hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim. Gözlerimdeki yaşları silip doğrulduğumda, şafak söküyor, Edirne’nin puslu sabahı odayı yavaşça aydınlatıyordu. Gülbahar’ın üzerine örtüyü usulca çektim, onun uykudaki kederli yüzüne son bir kez bakıp içimdeki babayı o odada bıraktım. Artık sırtımda sultanlık kaftanı, kalbimde ise taştan bir irade vardı. Gece yarısı evladını toprağa veren o yaralı adam gitmiş, yerine devletiâlemin başı gelmişti.

Has odadan çıkarken Reyhan Ağa’ya döndüm. Sesim gecenin tüm izlerinden arınmış, buz gibi bir kararlılıkla donanmıştı: "Hatunuma mukayyet olun. Divan beni bekler."

Sarayın uzun, mermer koridorlarında yürürken adımlarım her zamankinden daha sert, daha vakurdu. Muhafızlar ve saray erkanı önümde saygıyla eğilirken, yüzümdeki sarsılmaz ifadeden gece kopan fırtınalara dair tek bir iz bile okuyamıyorlardı. Herkes yeni hünkarın gücünü ve azmini görüyordu; lakin içimdeki matemi sadece fırtınalı gökyüzü biliyordu.

Büyük divan kapıları ardına kadar açıldı. Çandarlı Halil Paşa, Lalam Zağanos Paşa ve tüm vüzerâ ayakta icazet bekliyordu. Başımı dik tutarak tahtıma doğru yürüdüm ve oturdum. Gözlerimi divan üyelerinin üzerinde gezdirdim.

"Oturun," dedim, sesim salonda yankılanarak. "Şehzade Orhan haini Konstantiniyye surlarının arkasına saklanıp devletimize kastetmeye yeltenir. Bizans bu ateşi körükler. Söyleyin paşalar, bu hadsizliğe cevabımız ne olacaktır? Divan başlasın!"

Hiçbir şey olmamış, canımdan bir parça kopmamış gibi, devletin geleceğini ve Konstantiniyye’nin fethini konuşmak üzere koca cihanın yükünü yeniden omuzlarıma aldım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.