2-3 Yıl Sonra /Konstantiniyye
Konstantiniyye’nin o aşılmaz sanılan surları ardımızda kalmış, şanlı fetih müyesser olmuştu. Günlerdir şehrin sokaklarında at üstünde geziyor, korkuyla evlerine kapanan Bizans halkına can ve mal emniyeti vaat ederek yüreklerine su serpiyordum. Cihan değişiyordu, fethin gururu gökleri tırmalıyordu. Üstelik o sinsi düşman, Bizans'ın arkasına saklanan Şehzade Orhan da nihayet askerlerim tarafından kıskıvrak yakalanmıştı.
Günün yorgunluğuyla geçici divan odasında devlet ricaliyle meseleleri görüşürken, Lalam Zağanos Paşa acele adımlarla içeri girdi. Yüzünde, fethin getirdiği zafer sarhoşluğundan ziyade, çözülmesi güç bir muammanın şaşkınlığı vardı. Önümde eğilerek yaklaştı.
"Sultanım," dedi, sesini sadece benim duyabileceğim bir tona ayarlayarak. "Blachernae Sarayı’nın en kuytu, en korunaklı odalarından birinde bir kız çocuğu bulduk. İki buçuk, üç yaşlarında ya var ya yok..."
Kaşlarımı hafifçe çattım. "İmparator Konstantin’in bir evladı olmadığını bilirdik Zağanos. Kimin nesiymiş?"
"Biz de öyle bilirdik sultanım," diyerek devam etti Zağanos Paşa. "Zaten bu kız hiç Rumlara benzemez. Korkudan mıdır bilinmez, hiç konuşmaz da. Lakin siması, bakışları tıpkı bir Türk gibidir. Askerler odayı bastığında Bizanslı dadılar kızı gizlemeye çalışıyordu. Şehzade Orhan’ın da bir evladı olduğunu bilmezdik, lakin çocuk onun kaldığı kanadın hemen yakınındaydı."
Kafamı ağır ağır salladım. Zihnim fethin getirdiği binbir çeşit siyasi meseleyle doluydu. "Belki de," dedim, "buradaki asil prenseslerden birinin, saray ricalinin kızıdır. Bizans sarayı entrika yuvasıdır, gizlemişlerdir."
Zağanos Paşa tatmin olmamış bir ifadeyle başını iki yana salladı. "Sanmam sultanım. Çocuğun üzerinde, o odada öyle bir itina, öyle bir gizlilik vardı ki... Sıradan bir asilzade fidanına benzemez."
Derin bir nefes alıp masanın üzerindeki haritalara döndüm. İçimde henüz adını koyamadığım, yıllar önce Edirne’nin o fırtınalı gecesinde gömdüğüm bir sızıyı tetikleyen hafif bir ürperti hissettim lakin üzerinde durmadım.
"Tamam," dedim Zağanos’a bakarak. "Şimdilik himayeme alın, şefkat gösterin ve yakından ilgilenin. Saray darmadağındır, çocuk zayi olmasın. Dadılarını sorgulayın, elbet kim olduğunu çözersiniz. Bana tez vakitte net bir haber getirin."
Zağanos Paşa emir kulu olarak başını eğip odadan çıkarken, içimde sebebini bilmediğim gizemli bir merak uyanmıştı. O küçük kızın, 2,5 yıl önce kaybettiğim günahsız yavrumun acısıyla kavrulan yüreğime nasıl bir bağla bağlanacağından henüz tamamen habersizdim. Konstantiniyye’de günler günleri kovalamış, fethin o ilk büyük kargaşası yerini yavaş yavaş devletin vakur nizamına bırakmıştı. Şehirdeki asayiş sağlanmış, saray işleri de bir nebze olsun düzene girmişti.
Akşamın alacakaranlığında, Blachernae Sarayı'ndaki geçici has odamda yalnız başımaydım. Önümdeki devlet evraklarını incelerken, birden uzaklardan gelen incecik bir ses işittim. Dikkat kesildiğimde, bunun bir çocuk ağlaması olduğunu fark ettim. Kesilmeyen, hıçkırıklarla dolu, çok derin ve uzun süredir devam ettiği belli olan sarsıntılı bir ağlama sesiydi bu. Dakikalar geçmesine rağmen o masum feryat durmak bilmedi.
En nihayetinde kalbimdeki bir tel sızladı; dayanamayıp ayağa kalktım. Oturduğum sedirden kalkarak ağır adımlarla odadan çıktım. Taş koridorda ilerledikçe ses daha da netleşiyordu. Sesin geldiği o kapının önüne vardığımda, karşımda duran Reyhan Ağa beni görünce telaşla ve mahcubiyetle öne atıldı.
"Bağışlayın sultanım," dedi başını korkuyla eğerek. "Ne yaptıysak susturamadık. Sizi de yatak odanızda rahatsız ettik, af buyurun..."
Elimi hafifçe kaldırıp "Tamam" işareti yaptım. Sesimi yükseltmeden, sadece net bir ifadeyle, "Aç kapıyı," dedim.
Reyhan Ağa endişeyle yüzüme baktı, "Sultanım..." diyerek itiraz edecek, çocuğun hırçınlığından ya da yabancılığından bahsedecek oldu.
Lakin sözünü kesip, bakışlarımı kapıya diktim ve tek bir kelimeyle kestirip attım:
"Aç!"
Kapı, ağır bir gıcırtıyla ardına kadar açıldı. İçerideki cariyeler beni karşılarında görünce ne yapacaklarını şaşırarak büyük bir telaşla önümde eğildiler. Odadaki gergin hava, benim adım atmamla birlikte buz kesti.
Gözlerimi cariyelerin üzerinde gezdirip, pürüzsüz ve emir telakki edilen bir sesle, "Çıkın," dedim.
Tek bir sözümle eteklerini toplayıp, başları önde hızla odayı terk ettiler. Kapı arkalarından kapandığında, koskoca odada derin ve sarsıcı bir sessizlik oldu. Az önce feryat figan ağlayan o ses kesilmiş, yerini ürkek nefes alışverişlere bırakmıştı.
İşte tam o an, odanın köşesinde onu gördüm.
Zaman durdu, dünya etrafımda yavaşladı. Karşımda, iki buçuk yaşlarında, minicik bir kız çocuğu duruyordu. Saçları düz ve kahverengiydi, omuzlarına dökülüyordu. Ağlamaktan kocaman, kahverengi gözleri kıpkırmızı olmuş, o yumul yumul yanakları kederden al al parlamıştı. Üzerinde bembeyaz, incecik bir elbise vardı; ayaklarında ise insanı hüzünle karışık bir şefkate boğan küçük beyaz çorapları...
Dudakları büzülmüş, çenesi hafifçe titriyordu; sanki dokunsam her an yeniden ağlayacakmış gibi hazır bekliyordu. Öyle güzel, öyle masumdu ki... Ucu hafifçe yukarı kalkık minicik burnu, beyaz ve kırmızının birbirine karıştığı o narin teni...
Adım atamadım, nefesim göğsümde tıkandı. Saray darmadağındı, dünya değişmişti lakin karşımda duran bu çocuk ne bir Rum'a ne de bir yabancıya benziyordu. Aynaya baktığımda gördüğüm o çehre, o keskin bakışların masum bir nüshası karşımdaydı. O küçük kız çocuğu, apaçık bir şekilde bana, benim kanıma benziyordu. Yıllar önce öldü bilip toprağa gömdüğüm, Edirne sarayında arkasından sessizce gözyaşı döktüğüm evladımın sızısı, bu küçük kızın suretinde tam karşımda duruyordu.
Ona doğru ağır, temkinli bir adım attım. Beni devasa cüssem ve sırtımdaki heybetli sultanlık kaftanıyla görünce ürktü; yatağın üzerinde geriye doğru çekildi. Çenesi yeniden titremeye başladı, gözleri doldu ve hıçkırarak ağlar gibi oldu.
Tam o sırada, odanın sessizliğini bozan o minicik, yumuşak sesi kulaklarıma ulaştı. Henüz kelimeleri tam telaffuz edemediği, yeni öğrenmeye çalıştığı yarım yamalak Yunanca lisanıyla, dudaklarından masum bir soru döküldü:
"Pú íne o babás? (Baba nerede?)"
Zaman o an tamamen durdu. Koridorda bekleyen ordular, fethedilen koca Konstantiniyye, Bizans’ın oyunları, Şehzade Orhan’ın sinsi planları... Hepsi bir anda silinip gitti. Göğsüme sığmayan o büyük acı boynuma dolandı. Durdum. Nefesim kesildi, boğazımda devasa bir düğüm oluştu, yutkundum.
Koca cihanın sultanıydım lakin o an sadece hasretle yanan bir babaydım. Bakışlarımı o ürkek gözlerine diktim, sesimin titremesine mani olmaya çalışarak, onun bildiği o dilde cevap verdim:
"O babás íne edó... (Baba burada...)"
Evet, aynen böyle dedim. Yıllar önce öldü sanıp matemiyle kavrulduğum evladıma, Bizans sarayının soğuk bir odasında, onun hiç bilmediği bir babanın şefkatiyle elime uzattım.
O küçük, masum kızla göz göze geldiğimiz, zamanın ve mekânın unuttuğu o mukaddes anda kapı usulca aralandı. İçeriye nefes nefese, attığı adımdan hicap duyan ama getirdiği haberin ehemmiyetinden sebep duramayan Reyhan Ağa girdi.
Başını yere eğerek hızla yaklaştı, diz çöktü. Ellerinin üzerinde, Bizans sarayının gizli dehlizlerinden çıkarıldığı belli olan, üzeri mühürlü silindir bir muhafaza ve içinde sararmış bir parşömen parçası tutuyordu.
"Sultanım, bağışlayın..." dedi sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Lakin Zağanos Paşa’nın adamları Şehzade Orhan’ın saklandığı odanın zeminindeki gizli bölmeyi patlattılar. Orada, Bizans İmparatoru’na yazılmış lakin gönderilmeye vakit bulunamamış bu mektup bulunmuş. Üzerindeki mühür ve isimler... Sizin tez vakitte görmenizi icap ettirdi."
Gözlerimi yatağın köşesinde büzülmüş, bana ürkekçe bakan kızımdan ayırmadan elimi uzattım. "Ver," dedim, sesim adeta bir uçurum kadar derinden geliyordu.
Ağa mektubu titreyen ellerime bıraktı ve usulca geri çekildi. Parşömeni açtığımda, Şehzade Orhan’ın o sinsi ve hain el yazısı gözlerimin önüne serildi. Satırlar ilerledikçe Edirne’deki o fırtınalı gecenin, kucağımda ağlayan Gülbahar’ın ve "öldü" denilen o sabinin üzerindeki sır perdesi tek tek aralanıyordu. Mektup, koca bir hıyanetin vesikası olarak elimde duruyordu.
Mektupta yazan her bir satır, Şehzade Orhan’ın kalleşliğini ve Edirne’deki o fırtınalı gecede dönen oyunları bir bir önüme sermişti. Bakışlarımı kağıttan kaldırıp yeniden yatağın üzerindeki o masum çehreye çevirdim. Doğru bilmiştim... Kalbim beni yanıltmamıştı. O benim kanımdı, benim canımdı, öldü bilip matemiyle yandığım öz evladımdı.
Elimdeki mektubu, yanımda bekleyen Reyhan Ağa’ya doğru uzattım. "Al bunu," dedim buz gibi bir sesle. Ağa mektubu alıp başını eğerek sessizce odadan çıktı. Kapı kapandığında, odada yine sadece ikimiz kalmıştık.
Sırtımdaki o ağır sultanlık yükünü bir kenara bıraktım. Kızıma doğru birkaç adım daha yaklaştım, aramızdaki mesafeyi kısalttım. "Buraya gel," dedim bu defa kendi lisanımızla, Türkçe. Sesimi olabildiğince yumuşatarak, "Korkma..." diye fısıldadım.
Yatağın kenarına usulca oturdum. Elimi yan taraftaki boşluğa hafifçe vurarak, "Gel," diye tekrarladım ve ona doğru avucumu açtım.
Küçük kız, yatağın köşesinde büzülmüş halde önce uzattığım elime, sonra da gözlerimin içine baktı. Dudakları yine büzüldü, gözleri doldu ve o masum çehresiyle bana ağlar gibi oldu. O ürkek halini görünce daha fazla dayanamadım; ona doğru biraz daha yanaşıp kollarımı uzattım. Onu minik koltuk altlarından kavrayıp incitmekten korkarak usulca havaya kaldırdım ve tam dizimin üstüne oturttum.
Gövdesi hafifçe titredi, yabancı bir kucağın sıcaklığıyla irkildi ama benden kaçmadı, geriye çekilmedi. Elimle o düz, kahverengi saçlarını şefkatle okşamaya başladım. Parmaklarımın dokunuşuyla birlikte o küçük kafasını yavaşça kaldırdı ve kocaman, nemli gözlerini doğrudan benim gözlerime dikti. Cihanı titreten koskoca hünkarın karşısında, şimdi sadece babasının kokusunu tanımaya çalışan günahsız bir can vardı.O minik kafasını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktıktan sonra, bakışları yavaşça yüzümden aşağıya, ona doğru uzanan ellerime indi. Cihanı sarsan ordulara yön veren, kaleler yıkan, fermanlar imzalayan o koca ellerim, onun küçük bedeni yanında ne kadar da devasa kalıyordu.
Bir an duraksadı. Ağlamaktan kızarmış o büyük, derin gözlerinde hâlâ bir parça ürperti vardı ama merakı ve o derin kan bağı korkusuna galip gelmişti. Minik, narin parmaklarını yavaşça havaya kaldırdı ve tereddütle elime doğru uzattı. Zaman, sanki o parmakların tenime değeceği anı bekliyormuş gibi yeniden yavaşladı.
Ve nihayet dokundu.
Küçücük, sıcacık eli, avucumun içine hafifçe yerleşti. Parmak uçlarıyla elimin üzerindeki sert deriye, savaşların ve kılıç kabzalarının bıraktığı nasırlara dokundu. Onun o kadife gibi yumuşak teni tenime değdiği an, içimde yıllardır buz tutmuş, yasla kararmış ne varsa eriyip gitti. Koskoca Bizans İmparatorluğu'nu diz çöktüren o fethin ihtişamı, şu minicik dokunuşun karşısında bir hiç kalırdı.
Elini çekmedi. Aksine, parmaklarımı kavramaya çalışırcasına elini avucuma biraz daha bastırdı. Dudaklarının kenarında, o ağlamaklı halinin arkasında beliren hafif bir şaşkınlık ifadesi vardı. Sanki o hiç bilmediği, ama ruhunun en derininde hasretini çektiği babasının güvenini o ilk dokunuşta hissetmişti. Gözlerini yeniden ellerimden kaldırıp yüzüme diktiğinde, bu defa korku yerini büyük bir emniyet duygusuna bırakıyordu. Canımdan bir parça, ait olduğu yerde, babasının kucağındaydi.O nemli gözleriyle yüzüme bakarken, içimden kopan o büyük şefkat seline daha fazla mani olamadım. Eğildim ve o düz, kahverengi saçlarının üzerine dudaklarımı usulca bastırdım. Kokusu, Edirne Sarayı'nın o kasvetli havasını da, Konstantiniyye'nin barut kokan sokaklarını da bir anda silip götürdü; geriye sadece cennetten bir rayiha kaldı.
Geri çekildiğimde, hiç beklemediğim bir şey oldu. Dudaklarımın saçlarının arasında bıraktığı o hafif gıdıklanma hissiyle mi, yoksa hissettiği o ani güvenle mi bilinmez, nedenini bilmediğim bir şekilde birden kıkırdadı.
O ana kadar dünyayı başına yıkılmış sanan, ağlamaktan yanakları kızarmış o küçük kızın dudaklarından, odayı çınlatan minik, masum bir gülüş döküldü. Gamzeleri belli belirsiz ortaya çıkarken, o kocaman kahverengi gözlerinin içi parladı. Koca sarayların, taht kavgalarının ve sinsi oyunların ortasında, o minicik kıkırdama sesi benim için zaferlerin en büyüğü, fethin en güzel mükafatı oldu. Yıllar süren o karanlık matem, yerini kızımın can cana gülüşüne bırakmıştı.
Küçük parmakları avucumun içindeki yerini sağlamlaştırırken, dudaklarının arasından bu kez incecik, kesik kesik heceler dökülmeye başladı. Kendi kendine, henüz lisanın sınırlarını çözememiş o çocuksu edasıyla anlamsız birtakım sesler mırıldandı; sanki bana o iki buçuk yıllık ömrünün fırtınalarını, saray dehlizlerinde saklanarak geçen kayıp günlerini kendi dilince anlatmak istiyordu. Ardından, sanki kendi dediklerini çok komik bulmuş ya da çıkardığı seslerin bendeki yankısını sevmiş gibi, o tatlı hışırtılı seslerin peşine bir kez daha o şen kıkırdamasını ekledi.
Yüzündeki o safiyet, o korkusuzca açan tebessüm, benim gibi ömrü seferlerde, kılıç şakırtıları ve devlet-i âliyye’nin ağır yükleri arasında geçmiş bir hünkarın çehresini bile tamamen değiştirdi. Gözlerimdeki o sert, tavizsiz bakışlar yerini ilk defa bir babanın hudutsuz merhametine bıraktı.
Dudaklarımda uzun yıllardır kimsenin göremediği kadar samimi, içten bir tebessüm belirdi. Eğildim, yüzümü onun o al al olmuş sıcak yanağına biraz daha yaklaştırarak usulca fısıldadım:
"Ne gülersin?" dedim gülümseyerek. "O küçük aklından ne geçer de böyle cihanı unutturacak kadar şen kahkahalar atarsın, söyle bakayım bana?"
Benim sesimin o bas ve gür tonu bu kez onu ürkütmemiş, aksine kucağında oturduğu bu devasa adamın ona zarar vermeyeceğini tamamen tescillemişti. Soruma karşılık yine o minik burnunu havaya dikip, gözlerini gözlerime kilitleyerek o paha biçilemez kıkırdamasıyla odayı doldurmaya devam etti. Koca Konstantiniyye fetholunmuştu lakin benim en büyük fethim, canımdan olan bu küçük kızın kalbini kazanmak, onun korkusunu bir tebessümle dağıtmak olmuştu.
Gözlerinin içine bakarak, belki de o küçük dimağının henüz tam manasıyla idrak edemeyeceğini bilerek usulca sordum: "Adın nedir?"
Sarayın o yüksek tavanlı odasında sorum yankılandı lakin elbette bir cevap gelmedi. Dudaklarını büzdü, o anlamsız ama dünyalara bedel hecelerinden başka bir ses çıkarmadı. Kim bilir, Şehzade Orhan ve yanındaki Bizanslılar ona ne isim vermişti, onu hangi yabancı kelimelerle çağırmışlardı...
Elini tuttuğum avucumu yavaşça çektim ve kendi göğsüme, tam kalbimin üzerine koydum. O an, koca bir hakanın göğüs kafesinde sakladığı o kalbin ne kadar hızlı, ne kadar deli gibi attığını hissettim. Heyecanla, hasretle ve fethin getirdiği o devasa duygu seliyle göğsüm adeta daralıyordu.
Başımı usulca yukarı kaldırdım, pencerelerin ardında uzanan Konstantiniyye’nin o fetihten sonraki ilk hür gökyüzüne baktım. İçimden kopan o ilahi ilhamla, dudaklarımdan o isim döküldü:
"Dilara..." dedim.
Sesim odanın duvarlarında adeta kutsal bir yemin gibi çınladı. Bakışlarımı yeniden kucağımda bana bakan o masum çehreye çevirdim.
"Gönül alan... Gönül fetheden... Ay gibi güzel..." diye fısıldadım, saçlarını bir kez daha okşayarak. "Senin adın bu olsun. Bu koca şehri fetheden babanın gönlünü asıl fetheden sensin. Bundan gayrı adın Dilara'dır."