İçeriğe geç

Küçük Güç

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Küçük Güç

Bölüm 2

BÖLÜM 2 ''Devletli Sultanımız Çok Yaşa''

Manisa Sarayı’nın kapıları ardına kadar açıldığında, vakit kaybetmek en büyük düşmanımdı. Babam koca Sultan Murad Han’ın vefat haberi yüreğimi ne kadar dağlasa da, devletin başsız kalacağı her bir saniye, taht üzerinde gözü olanların iştahını kabartmaya yetecekti. Devletiâlem ortada kalamazdı.

Haberciyi dinledikten hemen sonra yerimden doğruldum. Karşımda diz çökmüş muhafızlarıma baktım. Sesim, içimdeki acıyı bastıran sarsılmaz bir kararlılıkla yankılandı:

"Atları hazırlayın! Durmak, dinlenmek haramdır. Yolumuz Edirne’dir!"

Tehlike büyüktü, bunu çok iyi biliyordum. Konstantiniyye’de, Bizans İmparatoru’nun kanatları altında sinsi bir kurt gibi bekleyen Şehzade Orhan vardı. Bizans’ın, benim tahta geçişimdeki o ilk anlık boşluktan faydalanıp Orhan’ı üzerimize salması, taht mücadelesini kızıştırmak için onu öne sürmesi an meselesiydi. Eğer benden önce davranırlarsa, devlet büyük bir fitnenin içine sürüklenirdi.

Diğer yanda ise Edirne Sarayı’nda henüz yedi bahar görmüş küçük kardeşim Şehzade Ahmed vardı. Onun yaşının küçüklüğü ehemmiyetli değildi; zira etrafındaki bazı ihtiras sahibi paşaların ve saray erkanının, o masum sabiyi kendi emellerine alet ederek tahtı ele geçirmeye çalışacaklarını, onu bana karşı bir koz olarak kullanmak isteyeceklerini çok iyi seziyordum. Çandarlı Halil Paşa ve arkasındakilerin ne rüzgarlar estireceğini kestirmek zordu.

Gülbahar’ımı, karnındaki o kutsal emanetle birlikte şimdilik Manisa’nın güvenli duvarları arasında bırakmak mecburiyetindeydim. Bayezid’imi ve Mustafam’ı muhafızların en sadık olanlarına emanet ettim. Onların yüzüne son bir kez bakıp, kafamda fırtınalarla atıma atladım.

Geceyi gündüze katarak, atları çatlatırcasına Edirne’ye doğru sürmeye başladık. Rüzgar yüzüme vururken içimden tek bir şey geçiriyordum: O taht bana babamın mirası, Konstantiniyye ise ruhumun vaadiydi. Ne Orhan’ın sinsiliği ne de saraydaki entrikalar beni bu yoldan döndürebilirdi. Devleti de tahtı da kimseye kaptırmaya niyetim yoktu. Atımı daha da hızlandırdım, nalların taşa vuran sesleri gecenin karanlığında yankılanıyordu. Edirne’ye bir an evvel varmak, fitne ateşini büyümeden söndürmek mecburiyetindeydim. Ormanın derinliklerine doğru uzanan patikaya girdiğimizde, havadaki o tuhaf kasveti hissettim. Rüzgar aniden kesilmişti.

Gözlerim yoldaydı lakin tecrübeli bir askerin sezişiyle etrafı süzüyordum. Ağaçların dalları, yapraklar olması gerekenden farklı, adeta cansız ve yapay bir biçimde duruyordu. Doğanın o kendi halindeki ritmi bozulmuş, yerini sinsi bir bekleyişe bırakmıştı. Bir şeylerin ters gittiğini anladığım an dizginleri hafifçe sıktım.

Tam o sırada, karanlığın içinden gelen keskin bir ıslık sesi sessizliği bıçak gibi yırtıverdi. Hemen arkamda süren sadık akıncılardan birinin acı bir feryat kopardığını duydum. Göğsüne saplanan okla atından aşağı yuvarlandı.

"Pusu!" diye bağırdı solumdaki muhafız, kılıcını kınından sıyırarak. "Pusuya düştük, hünkarımı koruyun!"

Atlar huysuzlanıp şaha kalkarken, ormanın gölgelerinden kılıç sesleri ve ayak patırtıları yükselmeye başladı. Şehzade Orhan’ın adamları mıydı, yoksa tahtı kapmak isteyen diğer hainlerin tetikçileri mi, henüz bilmiyordum; lakin o an anladım ki Edirne’ye giden yol kanla sulanacaktı. Kılıcımı çektim, atımı düşmanın üzerine doğru sürerken gözlerim karanlığı delmeye çalışıyordu. Karanlığın içinden fırlayan adamların yüzlerindeki nefret ve ellerindeki nişanlar, onların Şehzade Orhan’ın satılık askerleri olduğunu ayan beyan gösteriyordu. Amaçları beni öldürmek değil, canlı ele geçirip taht pazarlığında etkisiz bir esir olarak kullanmaktı. Sağımızdan, solumuzdan yağmur gibi oklar yağıyor, atlarımızın çığlıkları ormanda yankılanıyordu. Muhafızlarımla birlikte kendimizi zorlukla iri bir kayanın arkasına attık; adeta kapana kısılmış, sıkışıp kalmıştık. Okların kayaya çarparak çıkardığı o tok sesler, ölümün ne kadar yakın olduğunu fısıldıyordu.

Tam ümidin tükendiği, çemberin daraldığı o anda, ormanın diğer ucundan yeri göğü inleten bir nâra yükseldi. Ağaçların arasından bir sel gibi akıp gelen atlıların başında onu gördüm: Sadık dostum, akıl hocam, Lalam Zağanos Paşa! Yanındaki yiğit birlikle beraber hainlerin üzerine bir yıldırım gibi düştüler. Zağanos’un kılıcı karanlıkta parıldarken, pusu kuranların safları bir anda dağılmaya, feryatları ormanı kaplamaya başladı.

Onların bu amansız hücumunu görmek içimizdeki ateşi yeniden körükledi. "Daha ölmedik!" diyerek doğrulduk kayanın arkasından. Kılıçlarımızı çektik, çelik sesleri feryatlara karışırken Zağanos Paşa’nın birliğiyle omuz omuza düşmanın üzerine atıldık. Edirne yolu hainlere mezar olacaktı. Karanlığın ve toz bulutunun arasından sıyrılıp kaçmaya çalışan o silueti fark ettim; Şehzade Orhan’ın ta kendisiydi. Muhafızlarının arkasına saklanıp kaçmayı planlıyordu. Vakit kaybetmeden atımın dizginlerini kavradım ve onu takip etmek üzere ileri atıldım. Arkamda kalan çelik sesleri, nâralar ve Lalam Zağanos Paşa’nın amansız mücadelesi yavaş yavaş fısıltıya dönüştü; tek odağım önümde hızla uzaklaşan haindi.

Yol boyunca önümü kesmeye çalışan, ona siper olmak isteyen adamlarını atımın üzerinde, tek bir an bile yavaşlamadan birer birer bertaraf ettim. Öfkem ve kararlılığım atımın nallarına güç katıyordu. Ağaçların bittiği yerde, nehrin kıyısına ulaştığımda nefes nefeseydim.

Fakat geç kalmıştım. Orhan, kendisini bekleyen küçük bir kayığa binmiş, küreklere asılan adamlarıyla birlikte karanlık suların ortasına doğru çoktan açılmıştı. Kıyafetleri sırılsıklam, yüzünde yakalanmamanın verdiği o korku dolu rahatlamayla arkasına dönüp bana baktı. Kıyıda, atımın üzerinde kalakaldım. Elimden kaçmıştı; lakin bu kaçışın ona nihai bir kurtuluş getirmeyeceğini, Konstantiniyye surlarının arkasına saklansa bile o hesabı bir gün kapatacağımı çok iyi biliyordum. Zağanos Paşa, atını hemen yanıma sürüp nefes nefese durdu; arkamızdaki pusu tamamen etkisiz hale getirilmiş, ormana yeniden bir sessizlik çökmüştü. Önce nehrin karanlık sularında gözden kaybolan kayığa, ardından bana baktı. Gözleri dirseğimin hemen altındaki yırtılan kumaşa ve sızan kana takılınca kaşları endişeyle çatıldı.

"Kolunuz sultanım..." dedi, sesi saygı ve telâş doluydu. "Yaralısınız. Bu hainlerin zehirli oklar kullanıp kullanmadığını bilemeyiz, hemen müdahale etmek gerekir."

Elimle yaranın mühim olmadığını işaret ederek atımın dizginlerini sıkıca kavradım. Acıyı hissetmiyordum bile; içimdeki öfke ve Edirne’ye varma arzusu her türlü sızıdan daha büyüktü.

"Hafif bir sıyrıktır Zağanos, duracak vaktimiz yok," dedim nehre doğru son bir kez bakarak. "Orhan elden kaçtı lakin taht bizi bekler. Saraydaki o küçük masumu kendi emellerine alet etmek isteyen akbabalara fırsat vermeden Edirne'ye girmeliyiz."

Zağanos Paşa başını vakurca salladı ve birliğe dönerek gür sesiyle emir verdi. Saray hekimine haber uçurulmasını buyurduktan sonra atını önüme kırdı. Yarama alelacele sarılan temiz bir bezle birlikte, gecenin karanlığını yararak Edirne’ye doğru yeniden hızla ilerlemeye başladık. Yolumuz hala tehlikelerle doluydu ama artık yalnız değildim. Edirne’nin girişine yaklaştığımızda, atlarımızın nalları altındaki toprak adeta sarsılıyor, hızımız bizi hedefe doğru fırlatıyordu. Fakat şehrin sınırında, yolun tam ortasında bekleyen bir kalabalık gördük. Başlarında Çandarlı Halil Paşa, yanında devlet erkanıyla birlikte ayakta duruyordu. Yüzündeki o sarsılmış, donuk ifadeyi görünce içime kara bir şüphe düştü. Dizginleri asılıp atları durdurduk.

Çandarlı, atımın yanına kadar gelip başını öne eğdi. "Sultanım..." dedi, sesi titriyordu. "Şehzade Ahmed..."

İçimdeki endişe bir anda hiddete dönüştü. Vakit kaybetmeden atımdan indim, Çandarlı’nın tam karşısına dikildim. "Ne olmuş gardaşıma? Söyle, ne geldi küçük Ahmed'in başına?" dedim, gözlerimi gözlerine dikerek.

Çandarlı yutkundu, saraydaki o büyük karmaşayı anlatırken kelimeler boğazına düğümleniyor gibiydi. "Sultanım, siz henüz Manisa'dayken sarayda büyük bir fitne baş gösterdi. Sizin gelişinizi engellemek ve devleti karıştırmak isteyen bazı odaklar, yeniçerileri arkalarına alarak isyan başlattılar. Yeniçeriler, size ve iradenize rağmen küçük şehzadeyi zorla tahta geçirmek, onu kendi emellerine alet etmek için saray odasına dayandılar. Durum kontrolden çıktı, saray bir anda savaş alanına döndü. İsyanı bastırmak ve tahtın meşruiyetini korumak için hamle yapan Evrenesoğlu, o kargaşanın ortasında, isyancıların elindeki şehzadeyi... devletin bekası adına acı bir kararla öldürmek zorunda kaldı."

Duyduklarım karşısında Edirne yolları başıma yıkılır gibi oldu. Henüz yedi yaşındaki masum bir sabinin, taht ihtirasları uğruna feda edilmesi içimi kor bir ateş gibi yaktı. Kardeş acısı ve saray entrikalarının vahşeti, daha tahta adımımı atmadan devletin o kanlı yüzünü bana bir kez daha göstermişti. Gözlerim karardı, yumruklarımı sıktım; Edirne Sarayı artık sadece bir yönetim merkezi değil, hesabı sorulacak büyük bir intikamın da yeriydi. Edirne’nin girişine yaklaştığımızda, atlarımızın nalları altındaki toprak adeta sarsılıyor, hızımız bizi hedefe doğru fırlatıyordu. Fakat şehrin sınırında, yolun tam ortasında bekleyen bir kalabalık gördük. Başlarında Çandarlı Halil Paşa, yanında devlet erkanıyla birlikte ayakta duruyordu. Yüzündeki o sarsılmış, donuk ifadeyi görünce içime kara bir şüphe düştü. Dizginleri asılıp atları durdurduk.

Çandarlı, atımın yanına kadar gelip başını öne eğdi. "Sultanım..." dedi, sesi titriyordu. "Şehzade Ahmed..."

İçimdeki endişe bir anda hiddete dönüştü. Vakit kaybetmeden atımdan indim, Çandarlı’nın tam karşısına dikildim. "Ne olmuş gardaşıma? Söyle, ne geldi küçük Ahmed'in başına?" dedim, gözlerimi gözlerine dikerek.

Çandarlı yutkundu, saraydaki o büyük karmaşayı anlatırken kelimeler boğazına düğümleniyor gibiydi. "Sultanım, siz henüz Manisa'dayken sarayda büyük bir fitne baş gösterdi. Sizin gelişinizi engellemek ve devleti karıştırmak isteyen bazı odaklar, yeniçerileri arkalarına alarak isyan başlattılar. Yeniçeriler, size ve iradenize rağmen küçük şehzadeyi zorla tahta geçirmek, onu kendi emellerine alet etmek için saray odasına dayandılar. Durum kontrolden çıktı, saray bir anda savaş alanına döndü. İsyanı bastırmak ve tahtın meşruiyetini korumak için hamle yapan Evrenesoğlu, o kargaşanın ortasında, isyancıların elindeki şehzadeyi... devletin bekası adına acı bir kararla öldürmek zorunda kaldı."

Duyduklarım karşısında Edirne yolları başıma yıkılır gibi oldu. Henüz yedi yaşındaki masum bir sabinin, taht ihtirasları uğruna feda edilmesi içimi kor bir ateş gibi yaktı. Kardeş acısı ve saray entrikalarının vahşeti, daha tahta adımımı atmadan devletin o kanlı yüzünü bana bir kez daha göstermişti. Gözlerim karardı, yumruklarımı sıktım; Edirne Sarayı artık sadece bir yönetim merkezi değil, hesabı sorulacak büyük bir intikamın da yeriydi. Büyük cülus töreni için hazırlıklar tamamlandığında, Edirne Sarayı’nın geniş avlusu adeta insan seline dönmüştü. Taht odasının ağır kapıları açıldı ve üzerimde sultanlık kaftanı, başımda babamın vakur sarığıyla meydana doğru ilerledim. Adımımı attığım an, yüzlerce yeniçerinin, ulemanın ve devlet erkanının bakışları üzerime kilitlendi.

Meydanın ortasına kurulan muazzam tahta doğru yürürken, her adımımda omuzlarımdaki cihan yükünü daha da derinden hissediyordum. Çandarlı Halil Paşa, Lalam Zağanos Paşa ve diğer vüzerâ iki yanımda saf tutmuşlardı. Tahta çıkıp oturduğumda, saray hatibi gür sesiyle biat duasını okumaya başladı.

Duânın ardından, az önce isyanın eşiğinden dönen yeniçeri ağaları ve sipahiler sırayla öne çıkarak önümde diz çöktüler ve sadakatle etek öptüler. Cülus bahşişlerinin dağıtılmasıyla birlikte meydandan yükselen "Devletli hünkarımız çok yaşa!" nâraları Edirne semalarını titretiyordu.

Gözlerim kalabalığın üzerinde gezinirken, bu törenin sadece bir başlangıç olduğunu biliyordum. Askeri ve devlet ricalini sarsılmaz bir otoriteyle kendime bağlamıştım. Artık ne saraydaki eski itirazların ne de dışarıdaki düşmanların hükmü kalmıştı; şimdi bütün zihnimle ve gücümle tek bir amaca kilitlenmiştim: Konstantiniyye. Cülus töreninin sarsıcı ihtişamı ve askerlerin nâraları henüz saray avlusunda yankılanırken, Zağanos Paşa acele adımlarla taht kürsüsüne doğru yaklaştı. Elindeki mühürlü haberi sunarken yüzünde hem bir gerginlik hem de büyük bir rahatlama vardı. Eğilip kulağıma doğru fısıldadı.

Manisa’dan tez haber gelmişti. Şehzade Orhan’ın sinsi planı sadece Edirne yolundaki pusuyla kalmamış, eşzamanlı olarak Manisa’daki sarayıma da uzanmıştı. Hainin askerleri, arkamda bıraktığım ehl-i beytimi ele geçirmek, evlatlarımı bana karşı birer rehine olarak kullanmak üzere saray surlarına dayanmışlardı.

Lakin muvaffak olamamışlardı. Manisa’da bıraktığım sadık muhafızlarım ve kalenin çetin savunması, o alçakları daha kapıda darmadağın etmiş, niyetlerini kursaklarında bırakmıştı. Yüreğime oturan o korku dolu sızı, yerini derin bir şükre bıraktı.

Haberin devamında ise en kıymetlilerimin artık yolda olduğu yazılıydı. Hatunum Gülbahar’ım, karnındaki o masum canla birlikte; dert ortağım Gülşah’ım ve gözümün nurları, aslanlarım Bayezid ile Mustafa, muhafız alayının sarsılmaz koruması altında Edirne’ye doğru yola çıkmışlardı.

Gözlerimi karşıdaki kalabalığa diktim. Düşmanlarım aileme kadar el uzatacak kadar gözünü kararttıysa, benim de bu cihanı onların başına yıkacak kadar büyük bir öfkem vardı. Şimdi en büyük arzum, ailemin Edirne Sarayı’nın güvenli duvarları arasına sağ salim varması ve bu yeni devrin sancağını onlarla birlikte dalgalandırmaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.