İçeriğe geç

Küçük Güç

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Küçük Güç

Bölüm 1

BÖLÜM 1 ''Şehzade Mehmed'den Sultan Mehmed'e''

Ben Şehzade Mehmed. Babam Sultan Murad Han Hazretlerinin himayesinde, onun gölgesinde ve aynı zamanda onun çizdiği o muazzam kaderin eşiğinde bekleyen Şehzade Mehmed. Saray koridorlarının yankısında, devletin o ağır ve sessiz yükünü omuzlarımda hissederek büyüdüm. Bana "öksüz şehzade" dediler; validemin yokluğu, içimde her zaman kimsenin dolduramadığı bir boşluk, sarayın o ihtişamlı ama soğuk duvarları arasında hep tek başıma yürümeme sebep olan gizli bir yara oldu. Bu yüzden belki de, etrafımdaki kalabalığa rağmen ruhum hep bir parça yalnız, hep bir parça mesafeli kaldı dünyaya.

Fakat bu karanlığın ve yalnızlığın ortasında, bana bahşedilen en büyük teselli ehl-i beytim, kendi kurduğum yuvam oldu. Benim hatunum, gönlümün sultanı, biriciğim Gülbahar’ım... Onun gözlerindeki o dingin huzur, saray entrikalarının ve devlet meselelerinin yorucu kasvetinden kaçıp sığındığım yegane limandır. Ve ondan doğma, gözümün nuru, altı yaşındaki oğlum Bayezid’im. Onun her adımında, her bakışında geleceğin ağır yükünü taşımaya hazırlanan bir şehzadenin vakur duruşunu görmeye çalışıyorum. Henüz çocuktur ama damarlarındaki o asil kanı, gelecekte bu devleti omuzlayacak o ciddi ve sakin tabiatı şimdiden kendini belli eder.

Bir de Gülşah’ım var, ömrüme neşe katanım... Ve henüz iki bahar görmüş, masumiyetiyle içimdeki tüm savaşları unutturan küçük Mustafam. Küçük dünyasında hiçbir şeyden habersiz, saray bahçelerinde koştururken çıkardığı o şen sesler, taht mücadelelerinin ve yaklaşan fırtınaların ortasında bana nefes aldıran en kıymetli şeydir.

Babam Sultan Murad Han’ın idaresindeki bu koca dünyada, bir yanda tahtın ve devletin bana yüklediği o kaçınılmaz vizyon, Konstantiniyye’nin fethine dair içimde büyüyen o bitmek bilmez mukaddes yangın; diğer yanda ise canımdan aziz bildiğim hatunum ve evlatlarım durur. Her gece uykudan önce onların yüzüne bakarken, hem onlar için güvenli bir dünya kurmanın hem de adımı tarihin altın sayfalarına kazımanın o büyük, sarsıcı muhasebesini yaparım. Sultanımız, koca çınarımız yaşlanmıştı; her geçen gün o vakur omuzlarının biraz daha çöktüğünü, gözlerindeki o eski keskin ışığın yerini derin bir kederin aldığını görüyordum. Ağabeyim Şehzade Alaaddin’in zamansız ve ani ölümü, babam Sultan Murad Han’ın ciğerini kor bir ateş gibi yakmış, onu adeta canlı canlı eritmişti. Alaaddin onun en güvendiği, en gözde evlatlarındandı; devletin geleceğini onun omuzlarında hayal ederdi.

O acı haber saraya ulaştığı günden beri, koca imparatorluğu parmağında oynatan padişah gitmiş, yerine evlat acısıyla kavrulan mahzun bir baba gelmişti. Sarayın koridorlarında attığı her adım artık daha yavaş, aldığı her nefes daha feryat doluydu. Bu sarsıcı ölüm, sadece babamın yüreğini dağlamakla kalmadı, devletin ve saray halkının üzerine de simsiyah, kalkmak bilmez bir matem bulutu gibi çöktü.

Bense bir yanda abimin yokluğunun verdiği derin sızıyla baş etmeye çalışıyor, diğer yanda babamın bu çöküşünü izlerken içimdeki o büyük sorumluluk duygusunun daha da ağırlaştığını hissediyordum. Kaderin rüzgarları bizim için artık çok daha sert esecekti, bunun farkındaydım. Ve yine öyle kasvetli, sarayın üzerindeki o matem havasının bir türlü dağılmadığı günlerden biriydi. Babamın kederi duvarlara sinmiş, sanki devletin nefesi kesilmiş gibi bir sessizlik hakimdi her yanda. İşte tam o karanlığın ortasında, hüzünle kavrulan yüreğime bir nebze olsun su serpecek, ömrüm boyunca alacağım en güzel, en müjdeli haberlerden biri çıkıp geldi: Gülbahar’ım, gönlümün sultanı gebeydi.

Bu haber, sarayın o soğuk ve kasvetli koridorlarında aniden açan bir bahar çiçeği gibiydi. İçimde dalgalanan o kara bulutlar, yerini tarifi imkansız bir sevince ve umuda bıraktı. Yeni bir can, damarlarımızdan akıp gidecek yepyeni bir neslin habercisiydi. Alâaddin ağabeyimin acısıyla sarsılan bu hanedana, belki de Rabbimin bir tesellisi, yeniden ayağa kalkmamız için gönderdiği gizli bir lütuftu.

Gülbahar’ımın gözlerindeki o mahzun sevinci gördüğümde, içimdeki Konstantiniyye yangını bile bir anlık duruldu; yerini doğacak evladıma duyduğum o derin, şefkatli sızıya bıraktı. Henüz dünyaya gelmemiş bu masum canın, gelecekte kaderimizi nasıl şekillendireceğinden, başımıza neler getireceğinden bihaberdik; ama o an, sadece şükrettim. Devleti sarmalayan bu kederin ortasında, benim küçük dünyama yepyeni bir güneş doğuyordu. Belki devletimizi ve soyumuzu uzak diyarlara taşıyacak, adı gibi cihanı bir araya getirecek azametli bir şehzade doğacaktı; belki de sarayın o sert, tavizsiz duvarlarını şefkatiyle yumuşatacak, hanedanın neşesi olacak nazlı bir sultan...

Gülbahar’ımın elini tutup karnına her baktığımda, o küçük canda geleceğin bilinmez ve muazzam kaderini görmeye çalışıyordum. Eğer bir şehzade olursa, abileri Bayezid ve Mustafa gibi onu da bu devletin sarsılmaz direklerinden biri kılmak, adaletle ve kılıçla büyütmek boynumun borcu olacaktı. Yok eğer bir kız çocuğu, nazlı bir sultan gelirse dünyaya; o vakit bu sarayın, bu dertli babamın ve benim en kıymetli haziremiz, gözümüzden sakındığımız en zarif sırrımız olacaktı.

Geceleri Konstantiniyye haritalarının başında sabahladığım o uzun, yorucu saatlerde, şimdi içimde sadece fetih ateşinin değil, doğacak evladımın da heyecanı yanıyordu. Günler günleri kovalıyor, sarayın derin sessizliği yerini içten içe büyüyen bir bekleyişe bırakıyordu. Fakat bu masum bekleyişin arkasında, kaderin bizim için hazırladığı o büyük, sarsıcı fırtınadan henüz hiçbirimizin haberi yoktu. Günlerden bir gün, güneş sarayın yüksek pencerelerinden süzülüp mermer zemin üzerinde altın sarısı çizgiler bırakırken, divan odasının ağır havasından sıyrılmış, ehl-i beytimin yanında nefes alıyordum. Küçük Mustafam kucağımda, dünyadan ve yaklaşan fırtınalardan bihaber, masumiyetle gözlerimin içine bakıyordu. Onun o minik ellerini tutarken, içimdeki tüm devlet yükü, o omuzlarımı ezen koca sorumluluk bir anlığına hafifler gibi oluyordu. Mustafa daha iki bahar görmüştü ama gözlerindeki o saf ışık, bu koca sarayın en karanlık dehlizlerini bile aydınlatmaya yetiyordu.

Tam o sırada odanın ağır, nakışlı kapısı yavaşça aralandı. İçeriye vakur ve kendinden emin adımlarla altı yaşındaki oğlum Bayezid girdi. Yaşı henüz küçük olmasına rağmen, duruşunda ve yürüyüşünde geleceğin sarsılmaz, ağırbaşlı şehzadesinin izleri şimdiden okunuyordu. O odaya girer girmez, küçük Mustafa kucağımda kıpırdandı, abisinin ayak seslerini tanımış gibi neşeyle aguladı.

Bayezid’in o ciddi ama bana bakarken şefkatle yumuşayan gözlerini görünce içim gururla doldu. Yüzümde nadiren beliren o sıcak tebessümlerden biri yayıldı. Kucağımdaki Mustafa’yı biraz daha dikleştirip, kapı eşiğinde durup icazet bekleyen büyük oğluma doğru elimi uzattım.

"Gel," dedim sesimi tüm odaya ulaştırarak ama bir o kadar da babacan bir tonla. "Gel Bayezid’im, beri gel... Gel de gardaşının gözleri aslan bir abi görsün."

Bayezid, bu sözlerim üzerine başını hafifçe eğip saygıyla bana doğru yaklaştı. Her adımında damarlarındaki asil kanın, o ağırbaşlı terbiyenin hakkını veriyordu. Yanımıza vardığında, dizlerimin dibine çöktü ve önce benim elimi öpüp alnına koydu, ardından sevgi dolu gözlerle küçük kardeşine baktı. Mustafa ise abisinin bu vakur duruşuna karşılık minik ellerini ona doğru uzatıyor, onun pelerin çuhasını yakalamaya çalışıyordu.

O an ikisine birden bakarken, içimden "İşte," dedim, "bu devletin sarsılmaz direkleri, benden sonra sancağı taşıyacak olan aslanlarım." Bir yanda geleceğin o sakin ve derin şehzadesi Bayezid, diğer yanda ise kucağımda neşeyle çırpınan küçük Mustafam... Alâaddin ağabeyimin acısıyla kavrulan bu sarayda, onların bu sarsılmaz bağını izlemek, yüreğimdeki yangına en serin pınarlardan su taşımak gibiydi. Onlar birbirlerine omuz verdikçe, bu hanedanın ve bu devletin sırtı yere gelmeyecekti. Haberci odaya girdiğinde odadaki tüm hava bir anda ağırlaştı, zaman adeta durdu. Soluk soluğa kalmış, yüzü kederin en koyu rengine boyanmış vaziyette karşımda duruyordu. Ona baktım, içimde beliren o sarsıcı hissi bastırmaya çalışarak kaşlarımı çattım. Sarayın o derin sessizliğini babamın gidişi bozacaktı, bunu kelimeler dökülmeden önce hissetmiştim.

"Şehzadem..." dedi haberci, sesi titreyerek. Başını öne eğdi. "Babanız, koca Sultan Murad Han... Bu dünyadan diğerine göçmüştür. Devletiâlem ve de taht siz devletli sultanımızındır."

O kelimeler odanın taş duvarlarında yankılandı. Haberci önümde diz çöktü. Yanımdaki muhafızlar, yıllardır kılıç sallayan o koca adamlar, birer birer yere kapandı. Koca bir çınar devrilmiş, koca bir devir kapanmıştı. Ciğerimi yakan o ilk sızı, yerini omuzlarıma binen cihan yüküne bıraktı.

Altı yaşındaki oğlum Bayezid, olan biteni anlamaya çalışan ama içine düşen o büyük ciddiyetle gözlerimin içine baktı; babasındaki o ani değişimi seziyordu. Kucağımdaki küçük Mustafa ise sanki havadaki o ağır matemi hissetmiş gibi aniden sessizleşti, agulamayı kesti. Artık sadece bir şehzade değil, koca bir imparatorluğun yükünü sırtlayan sultandım; ama içimde, babasını kaybetmiş o öksüz şehzadenin derin ve sessiz feryadı yankılanıyordu.

Bölüm sonu

3 yorum