Tabağımdaki zeytinlerle oynarken masada dönen konuşmaları takip etmeye çalışıyordum. Çalışıyordum diyorum çünkü zihnimi kurcalayan düşünceler etrafımdaki sesleri algılamamı zorlaştırıyordu. Sesler kimi zaman baş ağrıtacak düzeyde oluyordu kimi zaman fısıltı kadar sessiz. Son algılayabildiğim ses Vanessa'nın kahkahasıydı. Neye güldüğünü bilmiyordum. Sadece kulaklarımı sağır edebilecek eşikteki kahkahasını duymuştum.
"Bu akşam prensesler gecesi falan mı yapsak?" diye sordu az önce kahkahalara boğulan Vanessa. Hemen yanında oturan prenses pamuk şekerini andıran saçlarını zarif parmaklarıyla düzeltti. "Ben katılamam," işaret parmağını pembe saç tutamına doladı. "Hector'la planlarımız var."
Aldığı cevaptan tatmin olmayan Vanessa gözlerini devirdikten sonra sağındaki Dorothy'e döndü. "Senin planın var mı?" hafif çekik gözlü prenses olumsuz anlamda başını salladı ama sesli bir cevap vermedi. Vanessa'yla arkadaş olmasına rağmen bu kadar sessiz olması garibime gidiyordu.
Kızıl prenses tabağındaki peyniri dudaklarının arasına alırken bize döndü. "Siz de gelmek ister misiniz?" parıldayan gözleri benim üzerimdeydi. "Özellikle de sen Diane, bir türlü tanışamadık." tanışmamıştık ama adımı biliyordu. Çok garipsemedim. Sonuçta ben de onun adını biliyordum.
Onun ışık saçan gözlerine karşı baygın bakışlarımı ona sundum. Neden bilmiyordum ama uykumu almış olmama rağmen çok yorgun hissediyordum. Yanımdaki Amber'a kaçamak bir bakış attığımda onun da bana baktığını fark ettim. Benim cevabımı bekliyordu.
"Bilmiyorum," az önce oynadığım zeytini çatalıma batırdım. "Gelmeye çalışırım."
Neden yaptığını anlamadım ama çok sevinmiş gibi ellerini çırptı. Demek benimle tanışmaya bu kadar meraklıydı.
Kahvaltıdan sonra katılmam gereken tonlarca ders vardı. Dünkü dersimi de aksattığım için bugünkü grupla girmem gerekiyordu. Neyse ki o grupta Drake yoktu.
İlk iki ders tarihti. Her ne kadar sevsem de bugün hiçbir derse girmek istemiyordum. Uykum yoktu ama yorgundum. Yatağım varken sırada oturmak da hiç iç açıcı gelmiyordu. Keşke derse girmek zorunda olmasaydım da bütün gün çarşaflarım arasında kalıp kitap okuyabilseydim...
Kahvaltı faslı bittikten sonra istemeyerek de olsa merdivenleri indim. Bacaklarım bile ağrıyordu. Oysaki dün kendimi çok zorlamamıştım. Bütün vücudumun dökülmesine anlam veremiyordum. Belki de mental bir şeydi. Kendimi kötü hissettiğim için kötü olduğumu düşünüyordum. Ne demişler, iyi düşün iyi olsun.
Kalçamı rahatsız tahta sıraya yerleştirdim ve önümdeki sıraya yıldızlar çizmeye başladım. Bütün okul hayatım boyunca oturduğum sıralara kendi imzamı bırakırdım. Bazen yıldız, bazen melek kanadı, bazen kalp, bazen taç... O an ne çizmek istersem kalemimi çıkarır sırayı süslerdim. Bugün yıldız çizmek istiyordum. Herhangi bir nedeni yoktu.
Sınıf yavaşça dolarken kafamı kaldırıp gelenlere bakmadım. Ben sıramı yıldızlarla süslemekten memnundum. Dikkatimi dağıtmak istemiyordum. Hele ki Drake'i veya Eldon'ı görmeyi hiç!
Önümde bir hareketlilik olduğunu işittim. Birisi sırayı ileri geri çeker oturmaya çalışıyordu. Ben en arkaya oturmuştum. Normalde arkaya oturmayı pek sevmezdim ama bugün pek göze çarpmak istemiyordum. İstediğim tek şey odama çıkıp uyumak.
"Biraz konuşabilir miyiz?" dedi, dün beni hayal kırıklığına uğratan ses. Cevap vermeden sıramı süslemeye devam ettim. Aslında kırık kalp çizsem daha iyi bir seçim olurdu ama olsun. Yıldızlar da güzeldi.
Bir süre sonra kalemi parmaklarımın arasında hissedemedim. Elimden çekip almıştı. Bakışlarımı sıradan çekerek prense çevirdim. Artık prensim değildi, prensti.
"Konuşacak bir şey yok," dedim, tek düze bir tonda. "Sen dün söyleyeceğini söyledin."
"Hayır, söylemedim." sesi benimkinden daha yüksek çıkıyordu. Bunu sınıfta konuşmak doğru muydu bilmiyordum ama artık doğru olan umrumda değildi. Zaten hiçbir şey de gitmesi gerektiği gibi gitmiyordu. Bizim herkesin olduğu bir ortamda konuşmamız mı yanlış olacaktı?
Bıkkın bir nefesi dışarı verdim. Sınıf gittikçe kalabalıklaşıyordu. Sanki her şey ve herkes üzerime geliyor gibi hissediyordum. Aslında kalabalık ortamlarda olmaktan hoşlanırdım. Neden böyle hissettiğimi anlayamıyordum.
"Konuşmak istemiyorum." diye kestirip attım ama Eldon konuşmak konusunda ısrarcıydı. Masanın üzerindeki elimi tutarak "Beni bir kere dinlesen," dedi ama devamını getirmedi. Getirmesine de ihtiyacım yoktu. Ben kararımı vermiştim. İntikamımı almak için her şeyden ve herkesten vaz geçeceğimi söylemiştim. Buna çocukluk aşkım olan Eldon da dahildi. İntikam duygusu diğer her şeyden daha güçlüydü. Damarlarımdaki kanlara bile işlemişti. Diane Riverburk intikam için yaşıyordu. Aptal duygularına kanarak dört yıllık planını çöpe atmayacaktı. İçindeki Polyanna'nın gün yüzüne çıkmasını istemiyordu. Onu yıllar önce de yaptığı gibi karanlık odalara kilitleyecekti. Ellerini ve ağzını bağlayacak hiç var olmadığını savunacaktı. İçimdeki vahşi Diane bunu yapmam gerektiğini söylüyordu. Hayır, söylemiyordu. Adeta çığlık atıyordu. O Polyanna tarafımdan nefret ediyordu, Polyanna tarafım ondan. Ben ise hepsinden. Onlardan kurtulmanın tek yolu ölmekti. Düşüncelerimden kurtulup huzura ermemin tek yolu ölümden geçiyordu. İntikamımı almadan huzura edebilir miydim? Sanmıyorum.
"Neden seni dinlemeliymişim?" dedim, alaycı bir tavırla. Gerçekten nedenini merak ediyordum. Beni bu kadar kötü hissettirdikten sonra hâlâ kendinde bu hakkı nasıl buluyordu? Gerçekten onu dinleyeceğime ihtimal veriyor muydu? "Benimle ilgili sorunlarını bile bana anlatmayan birini niye dinleyecekmişim?"
Prensin gözleri anlamadığını belli edercesine kısıldı. Belki anlamıştı da salağa yatıyordu. Umrumda değildi. Ona ne yaptığını anlatmayacaktım. Tıpkı onun sorunlarını bana anlatmaması gibi.
"Neyden bahsediyorsun?" elimin üzerindeki eli çeneme doğru hareket ettiği sırada geri çekildim. Sırtım sıranın tahta kısmına çarpmıştı. Acımamıştı ama yüzümü buruşturdum. İlk defa bana dokunmasını istemiyordum. Yıllar önce beni fark etsin diye kırk takla attığım prens şimdi bana dokunmaya çalışıyordu ve ben geri çekiliyordum. Hayat işte. Ne zaman ne olacağını kestiremiyorsun. En sevdiğin kişi en nefret ettiğin kişiye de dönüşebiliyor, en nefret ettiğin kişi en sevdiğin kişiye de.
Bir süre yüzüme baktı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Ne düşündüğünü veya ne hissettiğini bilmiyordum. Kendimi suçlu hissediyordum. İntikam uğruna beş yıllık sevgilimi terk mi edecektim? Yıllar önce omzunda ağladığım prensi, prensimi terk mi edecektim. O zaman onu kullanmış olmaz mıydım? Yara bandı. Eldon benim için yara bandı mıydı? Bütün bu oyunlarım bittikten sonra beni affeder miydi? İçimdeki Polyanna kontrolleri eline almaya çalışıyordu. O içimdeki çocuğu yaşatmaya çalışıyordu. Hayatın gerçekleriyle karşılaşmamış o minik çocuk gibi davranmamı istiyordu. Bana yapmak istiyor musun diye sormuyordu. Bana kötü mü olmak istiyorsun iyi mi diye sormuyordu. Bunu ben bile kendime soramıyordum. Bir zamanlar nefret ettiğim o kötü karakterlere mi dönüşecektim? Benim masum prenses olmam gerekmiyor muydu? Masum, saf, temiz, iyi kalpli o prenses. Ben hiçbir zaman o olamamıştım. Sadece kendimi kandırmıştım. İyi olduğumu söyleyerek kendimi ikna etmeye çalışmıştım ve işe yaramış olmalı ki bazen gerçek kimliğimi unutuyordum. Ama Eldon kendini kandırmıyordu. O ne yaptığımızı hatırlıyordu. Bana her baktığında onu görüyordu. O geceyi hatırlıyordu ama susuyordu. Çünkü korkaktı, yüzleşmekten korkuyordu. Oysaki o gece hiç de korkuyor gibi bir hali yoktu. Planımı anlattığımda göz bebekleri büyümüştü ama korkudan değildi. Belki de ben öyle anlamıştım. Bilmiyordum. Bunu sormak için çok geç kalmıştım.
Yanımdaki sıralarda hareketlik olduğunu görünce gözlerimi Eldon'dan alarak etrafa bakındım. Varisler üzerlerine çeki düzen vermeye başlamıştı ve tek bir noktaya bakıyorlardı. Kısa kırmızı eteği yüzünden oturmakta zorlanan Profesör Catherine'a. Profesörü görmek nedenini anlamadığım bir şekilde ürpermeme sebep olmuştu. Onda hoşuma gitmeyen bir şeyler vardı. Bazı şeyler oturmuyordu.
"Günaydın!" dedi, en neşeli olduğunu düşündüğüm tonuyla. "İyi uyuyabildiniz mi?" varisler sessizce başlarını sallarken ben herhangi bir tepki vermedim. Eldon elinde tuttuğu kalemi yavaşça sırama bırakırken önüne döndü. Bana o gece yaptığımız şeyden sonra baktığı gibi bakmıştı. Bakışlarında hayal kırıklığı vardı ama umrumda değildi. Evet, o gece umrumdaydı ama şuan değildi. O gece suçlu olan bendim ama dün gece suçlu oydu.
Profesör Catherine'ın tarih dersine girdiğini bilmiyordum. Onun okul yönetiminden sorumlu olduğunu sanıyordum. Yine yanılmıştım.
En arkada oturduğum için kafamı sıraya koymakta sakınca görmedim. Bu kadar varis içinden beni fark etmesi pek olası değildi.
Başımı sıraya koymuştum ama Profesörü dinliyordum. En azından bir yere kadar dinlemiştim. Bir süre sonra sesi daha kısık gelmeye başladı. Sanki birisi radyonun sesini kısar gibi Profesörün sesini kısıyordu. Sesler yok denecek kadar az gelmeye başladığında aklım o geceye gitti. Eldon'la beni bağlayan o geceye. Artık istese de benden kopup gidemeyeceği geceye.
3 yıl önce
"Diane," diye fısıldadı başımı omzuna yasladığım prens. "Artık ağlama."
Elimde değildi. Düşündükçe ağlamak istiyordum. Düşündükçe deliriyordum. Neden o olmak zorundaydı? Neden ben değildim?
"Ağlamak istiyorum." dedim, nihayet hıçkırıklarımı bir kenara bırakarak konuşabilmiştim. "Ağlarsam rahatlarım."
"Ağlarsan rahatlamazsın." dedi, uyarıcı bir tonda. Beni kabuslarımdan uyandırmak istiyordu. Tekrar eski Diane olmamı istiyordu. Kâbus değil, rüya gören Diane. Mutlu Diane...
"Ne yapayım?" dışarıya ürkek bir nefes verdim. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Kim olduğumu bilmiyordum. Kaybolmuştum. Uçsuz bucaksız bir ormanda kaybolmuştum ve sesimi kimseye duyuramıyordum. Çığlıklar atıyordum ama cevap gelmiyordu. Kimse yardım eli uzatmıyordu. "Geçecek," diyorlardı. "Her şey geçecek, iyi olacaksın." hiçbir şeyin iyi olduğu veya olacağı yoktu. Sadece beni kandırıyorlardı. Tekrardan masallara inanmamı istiyorlardı, mutlu sona... Artık inanmıyordum. Hiçbir şey iyi olmayacaktı, ben de iyi olmayacaktım.
"Ne yapmak istersin?" eliyle çenemi kavradı ve doğrudan yüzüme, ağlamaktan şişmiş gözlerime baktı. Beni bu halde görmesine izin verdiğim tek kişi Eldon'dı. Eldon beni yargılamazdı. O diğerleri gibi yapmazdı. Herkes giderdi ama Eldon gitmezdi. O beni bırakamazdı. Ben de onu.
"Bilmiyorum," dedim, gerçekten bilmiyordum. "Sadece bu kâbustan uyanmak istiyorum."
Dudakları yukarı kıvrıldı. Ona gülmek çok yakışıyordu. Onu hep gülerken görmek istiyordum ama prensimi hep üzüyordum. Bana üzülüyordu. Benim yüzümden gülümsemek yerine somurtuyordu. Kendi gülümsememi çaldığım gibi onunkini de çalmıştım. Bencildim ben. Hep bencil olmuştum ama yeni fark ediyordum. Hem bencil hem aptaldım.
"O zaman seni uyandıralım." dediğinde her ne kadar gülmek istesem de yapamadım. Dudaklarımın kenarları yukarı kalkmıyordu. Yalnızca aşağıya bakıyorlardı. Ne kadar emir verirsem vereyim onları yukarı kaldıramıyordum. Sanırım gülmenin bana yakışmadığını düşünüyorlardı. Yoksa niye bu kadar diretirlerdi ki?
"Nasıl olacakmış o?" diye sormama izin vermeden dudaklarını benimkilerle birleştirdi. Eli nazikçe çenemi kavrarken yanağımdan bir damla yaş süzüldü. Bu canım yandığı için döktüğüm gözyaşlarından değildi. Bu mutluluktandı. Bu ilk öpücüğümü almanın verdiği o his sonrası akan bir damla yaştı. Acı yoktu, pişmanlık yoktu. Kara bulutlar yoktu. Hepsi beni terk etmişti. Sadece Eldon ve ben vardık. Kötü düşünceler yoktu. Dediği gibi yapmıştı. Beni kâbusumdan uyandırmıştı. Prensim yine beni yalnız bırakmamıştı. O hep yanımdaydı.
♔♔♔
O hep yanımda mıydı? Beni öpen, bana ilk öpücüğümü veren Eldon'la şuan ki Eldon aynı mıydı yoksa o da benim gibi değişmiş miydi? Zaman herkesi değiştirirdi beni de değiştirmişti ama Eldon... O değişmesini istediğim son kişiydi. Beni bırakmayacağına emin olduğum prensi ben mi bırakacaktım? İntikam için bu kadar ileri gidebilir miydim? Atıp tutmak kolay oluyordu. Gerçekten gözlerine baka baka ayrılmak istediğimi söyleyebilir miydim? Kalbim bu kadar mı taşlaşmıştı? Oysaki hâlâ bir kalbim olduğuna inanıyordum.
Zil sesini andıran ses sınıfın içini doldurduğunda düşüncelerime ne kadar daldığımı fark ettim. Dersin başından beri sıraya uzanmış geçmişi düşünmüştüm, o geceyi düşünmüştüm ve bunu ne kadar uzun süre yaptığımı fark etmemiştim.
Kafamı kaldırıp önüme baktığım sırada Eldon'ın Rebecca'yla konuştuğunu gördüm. Rebecca'nın eli Eldon'ın omzundaydı. Bir zamanlar benim ağladığım omzunda.
"Üzgün görünüyorsun," dedi, Rebecca. Eli hâlâ Eldon'ın omzundaydı. "Bir şey mi oldu?"
Eldon sesli bir cevap vermeden başını salladı ama Rebecca ikna olmamış olacak ki sorusunu yeniledi. Artı olarak sinirden küplere binmeme neden olacak o cümleyi sıraladı. "Bir sorun varsa bana anlatabilirsin biliyorsun değil mi?"
Cümlesi biter bitmez ayağa kalkmam bir oldu. Önce Eldon'ın omzundaki elini çektim sonra prensese döndüm. Ne olduğuna anlam vermeye çalışırken yüzüme kocaman açtığı gözleriyle baktı. Tamam Eldon'la kavga etmiş olabilirdik -ki ona kavga bile denmez- ama o hâlâ benim sevgilimdi. Sorunlarını anlatması gereken kişi bendim. Rebecca, Amber veya bir başkası değil.
"Sevgilisi varken niye sana anlatsın ki?" az önce onun elini koyduğu omzunu bu sefer ben tuttum. Rebecca hakkındaki şüphelerim hiçbir zaman sıfırlanmamıştı. Zaten ona karşı iyi hisler besleniyorken bu da üstüne bal kaymak olmuştu.
Prenses benim üzerimdeki bakışlarını Eldon'a çevirirken boştaki elimi göz hizasında salladım. "Ben orada değilim." sesimde hiçbir duygu yoktu. Yüzümde de aynı şekilde. "Seninle konuşurken bana bak."
Gözleri tekrardan beni buldu ama tek kelime etmedi. Ne diyeceğini bilemiyor olmalıydı. Haklıydı. Onun yerinde ben olsam yerin dibine girmek isterdim.
"Diane," dedi, omzunu tuttuğum prens. "Biraz konuşalım mı?"
Kaşlarım havaya kalktı. Bakıyordum da konuyu dağıtmaya pek meraklıydı. Ne yazık ki benim niyetim yoktu.
"Birazdan konuşuruz sevgilim. Ben biraz Rebecca'yla muhabbet etmek istiyorum." elalarımı Eldon'dan çekerek önümde dikilen prensese çevirdim. "Ee, Rebecca, kendine bir prens bulabildin mi?"
"Diane," dedi, Eldon uyarıcı bir tonda. Onun ne dediği umrumda değildi. Ben Rebecca'yla ilgileniyordum. Tabiki sıra ona da gelecekti. Hazır Rebecca karşımdayken onu kaçırmak istemezdim.
Gözlerimi Rebecca'dan ayırmadan Eldon'a karşılık verdim. "Eldon," dedim, en tatlı tonumda. "Bizi biraz yalnız bırakmaya ne dersin?"
"Benimle konuşmayı bu kadar istiyor musun?" sonunda bana cevap verebilmişti. Sessizliğine biraz daha devam etse duvarla konuştuğumu sanacaktım.
"Evet," dedim, gözlerimi kırpıştırırken. "Seninle konuşmayı çok istiyorum." ve ekledim. "Hayal bile edemezsin."
"Hım, Eldon'dan bile mi çok?"
Gözlerim yanımdaki Eldon'ı buldu. Bana bakmıyordu. Rebecca'ya bakmıyordu. Elaları sırasının üzerindeki kalemdeydi. Konuşmaya dahil olmamak için başka şeylerle meşgul gibi gözükmeye çalışıyordu ama ben yemezdim.
"Eldon," dedim, sakin bir sesle ama ben sakin değildim. "Rebecca ne demek istiyor açıklamak ister misin?"
"Açıklayacağım," derin bir nefes aldı. "Yalnız kaldığımızda."
"Yalnız kaldığımızda?" onun cümlesini tekrarladım ama tonlamam farklı olduğu için anlamı değişmişti. "Ben şimdi dinlemek istiyorum."
"Diane," dedi, bir kez daha. Adımı ondan duymak her ne kadar hoşuma gitse de şuan gitmiyordu. Beni ertelemeyi ne zaman bırakacaktı. "Anlatacağım dedim, zorlama."
Zorlama. Ben bu kelimeyi sindirmeye çalışırken Rebecca'nın kıkırdayışı dikkatimden kaçmadı.
"Tam olarak neyi komik buldun?" diye sordum. Sinirlerim gittikçe geriliyordu.
"Sizi iyi anlaşan bir çift sanıyordum." tekrar kıkırdadı. Biraz daha şu şekilde gülmeye devam ederse bir daha gülememesi için elimden geleni yapacaktım. Tıpkı yıllar önce kendime yaptığım gibi. "Berbatmışsınız." dedi ve sınırı aştı.
"Berbatmışız öyle mi? Bunu sevgilisi olan biriyle kütüphanelerde buluşan sen mi söylüyorsun?" ona doğru bir adım attım. "Sana bir soru sormuştum ama hâlâ cevabını alamadım." alaycı bir tavırla dudaklarımı büzdüm. "Hangi prensle sevgiliyim demiştin?" sustum ve cevap vermesini bekledim. Tam da tahmin ettiğim gibi sustu. Şimdi ipler benim elimdeydi. "Daha bir ilişkin bile yok ama bizim ilişkimizi yargılıyorsun öyle mi? Belki de bu yüzden yalnızsındır Rebecca. İnsanları saçma sıtandartlarına göre yargıladığın için." gülümsedim. Bu kendimi zorladığım gülümsemelerdendi. "Yada ikinci kadın olmayı seviyorsundur."
"Diane," diye sözümü kesti Eldon. Niye benim yerime onu koruyordu bilmiyordum. Ama şüphelerimde haklı çıkmıştım. Bundan sonra ne yaparsa yapsın beni durduramazdı.
"Kes sesini!" dedim, daha doğrusu bağırdım. "Beni daha ne kadar böleceksin? Çeneni kapatıp dinlemeyeceksen," işaret parmağımla kapıyı gösterdim. O sırada sınıfta üçümüzün dışında kimse olmadığını fark ettim. "Kapı orada. Siktir olup git."
Rebecca sanki hayatında ilk defa küfür duymuş gibi şaşırırken Eldon bunu gerçekten söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu. Evet, söylemiştim. Eldon'a küfretmişim. Bana ilk defa küfrederken şahit olmuştu. Bu onun için ilkti ama ben hep böyleydim. Sadece yerine göre davranıyordum. Artık bunun da zamanı gelmişti. Eldon gerçekten hayatımdan siktir olup gitmeliydi.
"İlk defa mı küfreden prenses duydun?" dedim, Rebecca'ya itafen. Eldon'ı tamamen görmezden gelmeyi tercih etmiştim.
"Gerçekten bununla mı sevgilisin?" gözleri arkamdaki Eldon'ı buldu. "Beni bunun için mi reddettin?"
O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Kaybolduğum ormandan beni çıkarabileceğini düşündüğüm tek kişi beni yüz üstü bırakmıştı. Belki de hiç benimle olmamıştı. Çığlıklarımı hiç duymamıştı. Gözyaşlarımı kendi istediği için silmemişti.
"Rebecca!" diye bağırdı Eldon. Nefes almakta zorlanıyordum. Sınıf dar geliyordu. Her şey üstüme üstüme geliyordu.
"Senin tek vasfın isimlerimizi söylemek mi?" diye çıkıştı Rebecca. "Sevgilin bir açıklama bekliyor."
Açıklama. Neyi açıklayacaktı? Beni nasıl kandırdığını mı? Yüzüme baka baka nasıl güldüğünü, nasıl dalga geçtiğini mi?
"Sana zamanı geldiğinde söyleyeceğimi demiştim. Niye kafana göre hareket ediyorsun?"
"Sıkıldım artık!" artık bağıran Rebecca'ydı. Kendinde bu hakkı nasıl buluyordu bilmiyordum ama bağırıyordu. "Bana ikinci kadınsın dedi. Ne yapsaydım? Sevgilin üzülmesin diye sussa mıydım?"
"Sussaydın!" bu sefer Eldon bağırıyordu. Sesi midemde kusma isteği uyandırsa da direndim. "Zaten bilmiyor muydun ikinci kadın olduğunu? Ne diye gurur yapıyorsun?"
"Senin olmayan kalbini sikeyim!" Rebecca ağız dolusu küfürlerini sıralarken anca kendime gelebildim. Hangisi daha iğrençti bilmiyordum. Kalbinin sadece bana ait olduğunu söyleyerek beni yalanlarıyla avutan Eldon mı, ikinci kadın olmayı göze alarak Eldon'la ilişki yaşayan Rebecca mı?
"İğrençsiniz," dedim, kısık bir sesle. Beni duyup duymadıklarından emin değildim. "Beni kandırdın." dedim, Eldon'a dönerek. Bir zamanlar bakınca öpesim gelen yüzüne şimdi tükürmemek için zor duruyordum. "Gözümün içine baka baka yalan söyledin!" şimdi ben bağırmaya başlamıştım ve beni susturmaları imkansızdı.
"Sana o gece sordum." kalbim acıyordu. Tamam her şeyi hak etmiş olabilirdim ama aldatılmayı asla. Nixie haklıydı. Ben de ablamın kaderini yaşıyordum ve bu umarım bugün son bulurdu. Umarım bugün ruhum serbest kalırdı. İntikamımı almadan ölmek istemiyordum ama artık yaşamak da istemiyorum. "Bana dürüst olabilirdin. Bana yalan söylemeyi bitirebilirdin ama yapmadın. Çünkü korkaksın. Sen her zaman korkaktın. O gece de korkudan tir tir titriyordun ama bir sikim belli etmedin. Çünkü o çok sevdiğin, laf ettirmediğin erkekliğine zarar gelsin istemiyordun." cümleleri nefes almadan ardı ardına sıraladım. Ne olacağı umrumda değildi. Suçlu ben değildim. Suçlu karşımdaki iki varisti. Ben sessiz kalmayacaktım. Bağıracak, çağıracaktım. Onlar susacaktı. Beni dinleyeceklerdi.
"Biliyor musun Eldon, annen haklıymış. Senden adam falan olmaz." bütün nefretimi üzerine kusarken bir dakika bile tereddüt etmemiştim. Hak ediyordu.
"Diane," dedi ama bu beni durdurmak için yeterli değildi. "Sınırını aşıyorsun."
"Aşarsam ne olur? Beni bir daha mı aldatırsın? Bu sefer kiminle?" dudaklarım yukarı kıvrıldı ama bunun için doğru bir zaman mıydı bilmiyordum. "Dur sana bir tavsiye vereyim. Eğer canımı daha çok yakmak istiyorsan sevdiğim biriyle seviş."
Rebecca neye uğradığını şaşırmış bir halde Eldon'ın yanında dikilirken ben durmadım. Duramazdım da zaten.
"Hatırlıyor musun, okuldayken kavga ettiğin arkadaşların sana orospu çocuğu dediği için alınmıştın. Hatta benim omzumda ağlamıştın." işaret parmağımla sağ omzumu gösterdim. "O kadar haklılarmış ki. Sen karaktersiz bir orospu çocuğusun!"
"Kes sesini!" diye bağırdı bana. Demek bana bağırma hakkını kendinde buluyordu. Orospu çocuğu derken haklıydım. Hatta bunun yanına az bile kalırdı.
"Yediğin haltlar ortaya çıktı diye bağırarak üste çıkmaya mı çalışıyorsun?" dudaklarımı büzdüm. "Hadi ama Eldon, sen bundan çok daha iyisini yapabilirsin. Mesela annenin seni dövdüğü gibi sen de beni dövsene. Hem belki sonra özür dilersin ben de seni affederim."
"Sus dedim!" başını ellerinin arasına almış sesimi bastırmaya çalışıyordu. Buna benzer bir şeyi ben de yaşamıştım. Ama o zaman kafasını elleri arasına alan bendim. Şimdi bağırıp çağıran taraf olmak hoşuma gitmişti. Ona daha da acı çektirmeliydim. Beni aldattığı, bana yalan söylediği her gün için pişman etmeliydim onu. Diane Riverburk'u aldatmak neydi görmeliydi.
"Susmazsam ne olur, yine omzumda ağlar mısın?" Ah çok pardon artık Rebecca'nın omuz var dimi? Biraz onda ağlarsın sonra başka birini bulursun." Rebecca'ya dönüp göz kırptım. "Yara bandı misali."
"Biraz ileri gitmiyor musun Diane?" bu sefer konuşan Rebecca'ydı. Konuşma hakkını kendinde nasıl buluyor merak ediyordum.
"Yo," dedim, eğlendiğimi belli ederek. Kalçamı Eldon'ın sırasına dayarken de ekledim. "Ona az bile."
Rebecca, Eldon'a kaçamak bir bakış attığı sırada gözlerimi devirdim. Onları yan yana görmek midemi bulandırıyordu. Daha fazla bu görüntüye maruz kalmak istemiyordum.
"Ne dersin Eldon, artık ona anlatalım mı yoksa sen yine saklamayı mı seçeceksin?"
"Seni ilgilendirmeyen konulara burnunu sokma, Rebecca."
"Beni ilgilendirmiyor öyle mi?" ses tonu yükselmeye başlamıştı. Az önce bizim ilişkimize laf eden Rebecca'nın da Eldon'la çok iyi anlaştığı söylenemezdi.
"Öyle." dedi, Eldon. "Zamanı geldiğinde ben anlatırım."
"Tartışmanızı dinlemek çok hoş ama," diyerek araya girdim. "O zaman ne zaman gelecek bilmek istiyorum."
"Şimdi değil."
"Hayır, şimdi. Senin keyfini mi bekleyeceğim?"
"Sana üzülüyorum Diane. Kendini Eldon gibi biri için harcadın."
"Dinime laf eden Müslüman olsa, sanki sen çok farklısın."
"Biliyorum, yanlış bir şey yaptığımın ben de farkındayım ama burada kızman gereken kişi Eldon. Ne de olsa zamanında seni yara bandı olarak kullanan o."
"Yara bandı?" diye sordum. Gözlerim tekrardan Eldon'a kaymıştı o ise bana değil yere bakmayı tercih etmişti. Yakalanmıştı. Sobe Eldon! Arkamdan çevirdiğin işler bir bir gün yüzüne çıkıyor.
"Senden önce ben vardım." dediğinde bir süre nefes alamadım. Almama da gerek yoktu. Belki şuracıkta ölür huzura kavuşurdum. Kötü sonla biten hikayeler unutulmazdı. Hele ki başrolün öldüğü bir son...
"Eldon'ın ilk aşkı bendim. Çocukluk aşkı bendim. Benim ilk aşkım ise bambaşka biriydi." gözleri camdan dışarı daldığında "dramatik" hikayesini anlatmak için hazırlandığını anladım. Neyse ki zamanım vardı. Bugün oyun bozanlık yapmayacaktım.
"Aynı eskrim dersine giriyorduk. Onunla o zaman tanışmıştım ama o benim için sadece bir arkadaştı. Daha ötesi olacağını düşünmemiştim." yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. Ben ise yüzüne sert bir yumruk atarak o gülüşünü dağıtmak istiyordum. Kanlı düşüncelerim ipleri eline almaya çalışıyordu ama ben buna zaten çoktan izin vermiştim. Polyanna'yı çoktan o odaya kilitlemiştim. Onun çığlıkları bana güç veriyordu. "Yapma," dedikçe daha çok yapasım geliyordu. "Dur," dedikçe son sürat devam etmek istiyordum. "Affet." dedikçe ağzına bir kat daha bant vurarak onu susturuyordum. Ben affetmeyecektim. Başroller her zaman iyi olamazdı. Her zaman saf, masum ve salak olmalarına gerek yoktu. Bazen kötüler gerekirdi. Onlar hikayeyi daha unutulmaz kılardı. Ben o kötü kahramandım. Kahraman diyorum ama ben hiçbir zaman kahraman olmadım. O etrafımdakileri kandırmak için takındığım maskeden başka bir şey değildi. Aslı yoktu. Yanılgıydı. İyi oynamıştım. Bunca zaman iyiyi oynamıştım ama artık bunu istemiyordum. Nefret edilen o kötü adam bendim. Herkes iyi olmanın çok zor olduğunu söylüyordu ama hayır. Kötü olmak için kalbinizi hiçe saymanız gerekiyordu. Her şeyi ve herkesi geride bırakmanız gerekiyordu. Sevdikleriniz olamazdı. Kimseyi sevemezdiniz çünkü buna hakkınız yoktu. Zaten kötüler de sevilmezdi. Masum karakterler dururken kim elleri kanlı birini sevmek isterdi. Seni o kanlı dünyasına çekeceğini bile bile birini sever miydin? Bu aptallıktı, düpedüz aptallık! Bu yüzden duygular da aptalca şeylerdi. İnsanların kendilerini kandırmak için uydurdukları bir avuç ıvır zıvır. Hissetmek aptalcaydı bu yüzden hissetmiyecektim. Üzülmeyecek, sevinmeyecek, ağlamayacak, gülmeyecek, aşık olmayacaktım.
"Diane," dedi, sinir bozucu ses. "Beni dinlemiyor musun?"
Başımı iki yana salladım. "Sıkıcısın."
Gözlerini devirdi. Keşke o gözlerini yerlerinden söküp çıkarabilseydim. Sonra da onlarla güzel bir kolye yapıp Eldon'a hediye ederdim. Eminim Rebecca'yı hatırlatan bu mükemmel hediyemi boynundan çıkarmazdı. Yani, ben olsam öyle yapardım.
"Sana diyorum ki, ikinci kadın sensin."
"İkinci kadın," işaret parmağımla kendimi gösterdim. Kendimi, kalbimi. Hâlâ var olduğunu savunduğum kalbimi. "Benim öyle mi?"
"Aynen öyle," derken keyfi yerinde görünüyordu. Birkaç adımla benim yanıma geldi ve karşımdaki sıraya kalçasını yasladı. Aynı benim yaptığım gibi. "Yani yara bandı olan sensin, ben değil." inci gibi dişlerini göstererek gülümsedi. Ardından kahkaha attı. Deli gibi kahkahalar attı. Her biri daha şiddetliydi ve sonu gelmiyordu.
"Bence sen önce kendine yara bandı ol." kalçamı yasladığım sıradan yavaşça kalktım. "Sonra Eldon'a olursun."
Kahkaha krizine giren prensesle onu sakinleştirmeye çalışan prensi sınıfta bırakarak beni odama ulaştıracak merdivenleri tırmandım. Diğer derslere girmeyecektim. Her zaman yaptığım gibi kendimi odama kilitleyecektim. Belki uyuyarak gerçeklerden kaçacaktım belki yıllar önce başvurduğum acıyla başa çıkma yöntemimi yineleyecektim. Agatha kendime bunu yapmamam gerektiğini söylemişti ama hoşuma gidiyordu. Üzüldüğümde beni bu dünyadan uzaklaştıracak, başka evrenlere götürecek tek şey oydu. Bana ne kadar zarar verdiği umrumda değildi. Canımı ne kadar yaktığı umrumda değildi. Onun acısı sayesinde diğer acılarımı unutuyordum. O diğerleri kadar acıtmıyordu. Tamam, bazen çok acıtıyordu ama geçiyordu. Diğerleri gibi ruhumda iz bırakmak yerine bedenimi süslüyordu. Onlar da zamanla geçiyordu. Yeterince iyi sakladığımda kimse fark etmiyordu.
Amber yine odada yoktu. Bu sefer işime gelmişti. Az sonra yapacağım şeyden kimsenin haberi olmamalıydı. Doğruca mutfağa yöneldim. Çekmeceyi açtım ve en keskin bıçağı elime aldım. O kadar da keskin sayılmazdı ama yinede işimi görürdü. Sadece birazcık kan akıtacaktım. O zaman rahatlayacaktım. Biliyordum. Her zaman rahatlardım. Küçücük bir kesik bile işimi görürdü. Yeter ki canım acısın. Bana diğer acılarımı unuttursun.
Asıl zor olan kısmı şimdi başlamıştı. Bıçak darbeleriyle neremi süsleyecektim? Çok göze batan bir yer olmamalıydı. Kollarım, boynum veya bacaklarım olmazdı. Geriye belim ve göğsüm kalmıştı. Daha önce ikisini de kesmemiştim. Genelde kolumu keserdim. Kış olduğu için de saklamakta pek zorlanmazdım. Banyo günleri dışında.
Aynanın karşısına geçerek yüzüme baktım. Ben hiçbir zaman masum bir prenses olmamıştım. Kanlı eller bedenimi sarıp sarmalarken bunun iyi bir şey olduğunu sanıyordum. Çünkü onlar sadece sarılmak istiyordu, kötü bir niyetleri yoktu. O zamanlar anlayamamıştım. Kanlı eller yönetimi benim elimden almak istiyordu. İstedikleri sarılmak, arkadaş olmak falan değildi. Beni yönetmek istiyorlardı. Bana sahip olmak. Hayatı toz pembe sanan bana sahip olmak. Direndim. 14 yaşıma kadar direndim. Onları dinlemedim. Kulağıma fısıldadıkları her şeyi reddettim ama yenildim. 14'ümün sonu 15'imin başında onlara yenildim. Beni ele geçirdiler. O küçük kız hiçbir zaman masum değildi ama onlar onun hayallerini de çaldılar. Gökyüzündeki yıldızlarını söktüler. Ona umut veren, ablasını hatırlatan yıldızları söktüler. Sonra anılar da silinmeye başladı. Küçük kız bunu iğnelerin etkisi sansa da hayır. Unutmayı isteyen oydu. Küçük bedeni daha fazla acı çeksin istemiyordu. Unutmayı istiyordu çünkü ona öyle söylemişlerdi. "Unutacaksın, birgün her şeyi unutacaksın ve her şey yoluna girecek." küçük kız onlara inandı ve unuttu. Unuttu ama tekrar hatırlayacağını bilmiyordu. Ablasıyla olan anılarını tekrar hatırlayacağını, o anıların rüyalarına gireceğini bilmiyordu.
Aynadaki yansımam bana, ben ona bakıyordum. Onda ne görmeyi beklediğimi bilmiyordum. Belki yıllar önce de dediği gibi "Yapma!" derdi bana. "Yapma, kendine zarar verme." yıllar önce dinlemediğim gibi yine dinlemezdim onu. Dinlemeyeceğimi biliyordum. Bu yüzden elbisemi bedenimden sıyırarak yere attım. Ayaklarımın hemen yanında yerde duruyordu. O çocuk ne kadar "yapma," derse desin ben durmayacaktım.
İnce parmaklarımı belimde gezdirdim. Kestiğim için yara bandına sarılı olan parmağım diğerlerinden ayrı hareket ediyordu. Diğer parmaklarım bıçağı tutmak istemezken o istiyordu. Çünkü o acıyı, o zevki o tatmıştı. Bedenim de tatsın istiyordu. Benim gibi bencil değildi. Beni düşünüyordu.
Parmaklarımı bıçağın sivri ucunda gezdirdim. Birazcık baskı uygulasam parmaklarımdan yine o kırmızı sıvı akabilirdi. O kırmızı çok güzeldi. Ona baktıkça daha çok kesmek istiyordum, daha çok akıtmak. Parmaklarımı yavaşça geri çektim. Sebebi duyduğum sesti. Kafamın içinde dönüp dolaşan ses. Bir zamanlar çok sevdiğim o kişinin sesi. Onu hâlâ seviyordum ama o bunu bilmiyordu. Nasıl o bana yeteri kadar "seni seviyorum" diyemediyse ben de ona diyememiştim.
"Yapma, Diane. Kendine zarar verme." dedi, hayal gücümün bir ürünü olan ses. Zihnim bunu yapmak istemiyordu. O zaman bana bunu yaptıran neydi? İntikam isteyen tarafım mı? Küçüklüğümden beri bütün kirli fikirleri bana empoze etmek isteyen fısıltılar mıydı bana bunu yaptıran? Küçük kız o zamanlar onları dinlememişti. Onların hastalıklı olduklarını biliyordu. Şimdi dinleyecek miydi? Bıçağın sivri tarafını beline vuracak mıydı?
Elalarım önce bıçağı buldu. Kestiğim yer birkaç güne kabuk bağlar ve iyileşirdi. Eskisi gibi olurdu. İz kalmazdı. Kimse anlamaz, kimse bilmezdi. Oysaki ruhumdaki yaralar öyle değildi. Onlar çok derin izler bırakıyordu. Asla geçmiyorlardı ve herkes fark ediyordu. Yeni darbeler aldıkça eskiler büyüyordu. Aslında tam tersi olmalıydı. Acı şeyler yaşadıkça geçmişindeki kötü anıları unutmalıydın. Benim için öyle değildi. Ben iyi anıları unutuyordum. Bunu kendim istiyordum. Bile isteye yapıyordum. Bir sabah uyanıyordum ve yapbozun bir kısmı eksik. Kendimi suçlamıyordum. Kanlı eller bana bunu yaptırdı, diyordum. Kendimi kendimden saklıyordum. Diane'i Diane Riverburk'dan saklıyordum. İkisi aynı kişi değildi. Diane daha çocuktu. Küçüktü, ablası vardı, ailesi vardı. Belki onları her zaman hissetmiyordu ama var olduklarını biliyordu. Masallara inanıyordu. İyi sona inanıyordu ve iyi sonu için çabalıyordu. Diane Riverburk'un kimsesi yoktu. Ablası ölmüştü, ailesinin ve halkının gözünde Seraphim'in tek umuduydu. İntikam duygusu diğer bütün duygularını bastırmıştı. Ve en önemlisi, artık masallara inanmıyordu. İyi son yoktu. Varsa bile o, o iyi sonu hak etmiyordu. Diane Riverburk, kötüydü. Kalbi yoktu. Bazı anlarda kendini kandırıyordu. Hâlâ bir kalbinin olduğunu söylüyordu ama o da biliyordu. Katran karası kalbi artık kimseyi sevemezdi, kimseyi içeri alamazdı.
Soğuk metali belime değdirdim ve boydan boya bir kesik açtım. Kırmızı sıvı bastığım zemine döküldü. Beyaz zemini kırmızıya boyadı. Gülümsedim. Beyaz ve kırmızı. Diane ve Diane Riverburk.
İşaret parmağımı kestiğim belime getirdim. Şimdi o güzel kırmızı işaret parmağımı süslüyordu. Soğuk hava kesiğe çarpıyor ve içimi gıdıklıyordu. İşe yarayacağını biliyordum. Rahatlayacağımı biliyordum.
Kanlı parmağım, yara bandına doğru yol aldı. Onu bir çırpıda çıkardı. Yara kabuk bağlamıştı. En sevdiğim kabuk bağlayan yaraları tekrardan kanatmaktı. O zaman canım daha çok yanıyordu. Daha çok tatmin oluyordum. Daha çok zevk alıyordum.
Bıçağın sivri ucunu kabuğa getirdim ve hiç düşünmeden baskı uyguladım. Çok baskı uygulamama gerek yoktu. Birazcık bastırsam bile işimi görürdü. Bıçağın ucunda duran parmağımdan çıkan kanla birlikte içimde bir rahatlama dalgası hissettim. Sonunda diğer bütün düşüncelerimden uzaklaşmıştım. Şuan beni rahatsız edemezlerdi. Sadece sessizlik vardı. Sessizlik, kan, bıçak ve ben. Diane Riverburk.
Dizlerimin titremeye başladığını hissettiğimde onlara emir verdim. "Hayır şimdi olmaz, daha yeni başladım." beni dinlemediler. Beni hiçbir zaman dinlememişlerdi. Uzuvlarım hep benden habersiz hareket ediyordu. O gece de öyle olmuştu. Ben bile isteye onu...
Dizlerimin üzerine düştüm. Artık kanımla ıslanmış zemindeydim. Çıplak bedenim yerde, akıttığım kanın üzerinde duruyordu. Duşa girmem gerekiyordu. Her tarafım kan kokuyordu. Oda da kan kokuyordu. Yeri benim kanım süslüyordu.
Avuç içlerimle kanlı zemine baskı uygulayarak ayağa kalktım. İlk olarak ne yapmalıydım? Düşerken yere fırlattığım bıçağı aldım ve ilk iş onu temizledim. Daha sonra çekmeceye geri koydum.
Tezgahın üzerindeki peçeteyi aldım ve lavaboda ıslattım. Kanımı akıttığım zemini silmeye başladım. En sevmediğim şey ardımı toplamaktı. Tamam kan akıtmak iyi hoştu ama yerdeki kanlarımı silemeyi istemiyordum.
Son olarak yerdeki elbiseyi aldım ve duşa girdim. Elbiseyi makinaya attıktan sonra kendimi soğuk suyun ellerine bıraktım. Su yarama her değdiğinde canım biraz daha acıyordu. Canım acıdıkça inliyordum. Gözlerimi kapattım ve parmağımı yarama getirdim. Dokunmak bile çok iyi hissettiriyordu. Bunu çok daha önce yapmalıydım.
Duşta ne kadar kaldım bilmiyorum ama üşümeye başlamıştım. Havluma sarıldım ve iyice kurulandıktan sonra siyah geceliğimi üzerime geçirdim. En kısa zamanda bunun kırmızısını da alacaktım.
Minik adımlarla odama geçeceğim sırada Amber'ın kafasını ellerinin arasına alarak yerde oturduğunu gördüm. Kapının orada oturuyordu. Yanına yürüdüm ama kafasını kaldırıp bana bakmadı.
"Ne oldu?" diye sordum. Onun yaptığı gibi "bir sorun mu var?" dememe gerek yoktu. Bir sorun olduğu belliydi.
Başını kaldırmadan "Önemli bir şey değil." dedi. Önemli bir şey olduğunu sesinden bile anlayabilirdiniz. Parmaklarım, kahverengi saçlarını buldu. Onun saçları benimki gibi seyrek değildi. Oldukça gür ve yumuşaktı.
"Hım, o zaman neden burada oturuyorsun?"
"Yoruldum." dedi, kısık bir sesle. "Biraz dinlenmem lazım."
Onun göremeyeceğini bile bile başımı salladım ve yanından kalktım. "Vanessalara katılacak mıyız?" çekmecemden çıkardığım havluyla ıslak saçlarımı kurulamaya başladım. Prenses nihayet başını kaldırmıştı. "Gitmek istiyor musun?"
Omuz silktim. "Yani, biraz eğlenmek fena olmazdı."
"Vanessa'nın yanındayken eğleneceğini mi düşünüyorsun?" çatık kaşlarıyla bana baktı. "Onun hakkında söylediklerimi dinlemedin mi?"
"En fazla ne olabilir?" hiçbir şey diye cevap verdi iç sesim. Onu susturmak çok zordu. Sürekli konuşuyordu. Ona sormadığım sorulara cevap veriyordu. Onun fikrini merak etmiyordum. "Sadece birkaç saat." diye devam ettim. İkna olmuşa benzemiyordu. O da iç sesim kadar inatçıydı.
"Ben gitmek istemiyorum." kapının önünde çekilerek yatağına uzandı. "Sen gidebilirsin."
"Tek başıma mı?" uzandığı yatağın ucuna oturdum. "Tek başına." diye cevap verdi.
"Hani benimle zaman geçirmek istiyordun?"
"Seninle zaman geçirmek istiyordum." dedi, seninleyi bastırarak. "Vanessa veya diğerleriyle değil."
"Ama ben zaten yanında olacağım. Teknik olarak benimle zaman geçirmiş oluyorsun."
"Ama Vanessa'da orada olacak." yatağın kenarındaki yumruğunu sıktı. Bilerek mi yapmıştı yoksa bir refleks miydi bilmiyordum. "Onunla aynı ortamda olmayı sevmiyorum."
"Ben gideceğim." dedim, kendimden emin bir şekilde. "Sen istemiyorsan gelmeyebilirsin."
Uzandığı yataktan doğrularak bana baktı. Mavileri farklı bir tonda bakıyordu. "Vanessa'yı bana tercih mi ediyorsun?"
Sorusu karşısında kaşlarımı çattım. Bazen anlam veremediğim tepkiler veriyordu. Herhangi bir seçim yapmamıştım ama o bunu bir seçim gibi anlamıştı. Onu tercih etmediğim bir seçim.
"Kimseyi kimseye tercih etmedim." kalçamı Amber'ın yatağından kaldırarak kendiminkine yerleştirdim. "Sadece biraz eğlenmek istediğimi söyledim."
"Beni burada mı bırakacaksın?"
"Bana istersen gidebilirsin diyen sendin. Niye seni bırakıp gidecekmişim gibi konuşuyorsun?"
"Benimle kalırsın sanmıştım." gözlerini kaçırarak parmaklarıyla oynamaya başlamıştı. Ben de bugün bir parmağımı kesmiştim!
"Yani blöf yaptın."
Başını salladı. Neden bana bu kadar takıntılı olduğunu anlamıyordum. Acaba onunla daha önce tanışmıştık da anılarım gibi onu da mı unutmuştum. Öyle olsa bana söylerdi, değil mi?
Saç havlumu yere atarak yatağıma girdim. Prensesin "Senin bugün dersin yok mu?" sorusu da gecikmedi.
"Var ama girmeyeceğim."
"Derslere gitmezsen ceza alırsın. Biliyorsun değil mi?"
Hayır, bilmiyordum ama umrumda da değildi. Verecekleri ceza en fazla odaya kapatmak olurdu. Ben de zaten onu yapıyordum. Yalandan başımı salladım. "Benim için endişelenme."
Gülümsedi. "Drake seni sordu." dedi, kucağıma patlamak üzere olan bir bombayı bırakır gibi. "Derste uyuyormuşsun, sonra da çekip gitmişsin." patlamaya son 5, 4, 3...
"Neden derslere girmiyorsun?" yanaklarıma akmak isteyen yaşları göz pınarlarımda tutmaya devam ederken tavanı izlemeye koyuldum. Ona Eldon'la ayrıldığımızı söylemeli miydim? Sonuçta sır değildi. Birkaç gün sonra onu Rebecca'yla öpüşürken görme ihtimalim yüksekti ve bu canımı yakıyordu. Ben her geçen gün benliğimden biraz daha uzaklaşırken onu mutlu görmek istemiyordum. Eğer ben mutlu olmayı hak etmiyorsam o da etmiyordu. Ben kötü adamsam o da kötü adamdı. O benden daha kötüydü. Sadece rolüne benden daha iyi çalışmıştı. Benden daha iyi oynamıştı.
"Sonra anlatırım," diye geçiştirdim. "Uzun hikaye."
"Peki," dedi, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle. "Drake'in seni sorması hakkında ne düşünüyorsun?"
"Hiçbir şey."
"Hiçbir şey?"
Beklediği cevabı alamayan prensesin yüzündeki beklenti dolu ifade yavaş yavaş soldu. Ne yapmamı beklediğini ben de bilmiyordum ama beklediği cevap kesinlikle benimki değildi. "Eminim benimle konuşamadığı için yatak döşek olmuştur." dedim, alay dolu bir sesle.
"Sen Drake'ten kaçmıyorsun değil mi?" kıstığı gözlerini benim üzerimde gezdirirken birden ayaklandım.
"Ben mi Drake'ten kaçacağım?" işaret parmağımla kendimi işaret ettim. "Asıl o benden kaçsın." dedim, ani yükselişime anlam veremeyerek. İsmini duymak bile kanı beynime sıçratmıştı.
"Kaçmasına gerek yok. Seni bulamıyor ki." benim aksime o hâlâ uzanıyordu. Kollarını geriye doğru uzatarak gerindi. Onun göz altlarının da benimkinden aşağı kalır yanı yoktu. Her ne kadar fondötenle kapatmaya çalışmış olsa da pek başarılı olamamıştı.
"Bulamıyormuş," diye fısıldadım prensesin duyamayacağı bir tonda. "Eldon'ı ondan daha çok görüyorum."
"Bir şey mi dedin?"
"Bulmak isteseydi bulurdu diyorum." ablamın meşhur cümlesini bu sefer ben kurmuştum. Ben Eldon diye ağlarken o daha çok ağlayayım diye böyle söylerdi. Bulmak isteseydi bulurdu, gelmek isteseydi gelirdi. Şimdi düşününce haklıydı. Eldon beni gerçekten sevse gelirdi, bulurdu.
"Bulunmak istemiyorsan?" dedi, kısık bir sesle. Bunu kendine mi, bana mı sormuştu bilmiyordum. Cevaplamadım. Kime sorduğunu bilmediğim sorusu havada kaldı. O da yinelemedi.
Can sıkıcı sessizliği bozmak adına ellerim çırptım. "Konumuza dönelim." son derece ciddi bir ifade takındım. Belki bu şekilde teklifimi kabul ederdi. "Akşam benimle geliyor musun?"
Odadaki bütün havayı ciğerlerine çekmek istermişcesine derin bir nefes aldı ve yattığı yerden doğruldu. Onun cevabını beklerken gözlerimi odanın içinde gezdirdim. Saat neredeyse altıya geliyordu. Kendimi odaya hapsedeli dört saati aşmıştı. Oysaki dört saat bana dört dakika gibi gelmişti.
"İstemiyorum Diane." dedi, annesine mızmızlık yapan küçük bir çocuk gibi. "Gitmek zorunda mısın?"
Onun yavru köpek gözlerine karşı dudaklarımı büzdüm. "Odada durmak çok sıkıcı. Geldiğim günden beri hiçbir şey yapmadım. Hiçbir etkinlik düzenlemediler. 18 yaşımdayken 60 yaşındaki nineler gibi yaşıyorum ki onların bile benimkinden daha iyi bir sosyal hayatı vardır."
Yavru köpek gözleri yok olurken dudakları yukarı kıvrıldı. "Birlikte örgü örmeyi teklif ediyorum." serçe parmağını bana uzatırken yüzündeki gülümseme daha da genişledi.
Havadaki parmağını nazikçe yakaladım. "Onu da yaparız,"
♔♔♔
Amber'ı ikna edişimin üzerinden üç saat geçmişti. Üç saattir bu odada kafa dağıtmalık aktiviteler arıyordum ama nafile. Dolabımdaki elbiselerimi yatağımın üzerine yığarak tekrar dizdim, kitaplığımı düzenledim, makyaj yaptım derken sonunda hava karardı.
"Artık salona geçelim mi?" sorumu yönelttiğim prenses makyajını tazelemekle meşguldü. Lila geceliğini üzerine geçirmiş, geceliğiyle uyumlu bir göz makyajı yapıyordu.
Ben makyajımı can sıkıntısından saatler önceden yapmıştım. Boy aynasındaki yansımama bakarken kendimi kestiğim zamanki görüntüm gözümde canlandı. Bedenimin titremeye başladığını hissedince parmaklarımı geceliğin kapattığı yara izine bastırdım. Şimdi olmazdı. Zamanı değildi.
"Tamam, çıkabiliriz." dedi, Amber bana dönerek. Bir şeyleri çakmasın diye gülümsedim ve koluna girdim. Salona gelene kadar yüzümdeki sahte gülümsemeyi korumaya çalıştım. Belime saplanan ağrı her ne kadar yürümemi zorlaştırsa da Amber'ın ruhu duymadı. Kendimi keserken canımın yanması gerekmiyor muydu?
"Ah Diane, gelmişsin!" beni davet eden kızıl prenses kollarını boynuma dolarken belimdeki ağrı iki büklüm olmam için elinden geleni ardına koymuyordu. Yine de dayandım. Dayanamayacağım bir ağrı değildi. Diane Riverburk her şeye dayanabilirdi.
Kenarda kalan kollarımla yavaşça prensese karşılık verdim. Açıkçası böyle bir karşılama beklemiyordum. Gözlerimi kocaman açmadan edemedim.
Vanessa nazikçe geri çekilirken Amber'ın yanımdan birkaç adım uzaklaştığını fark ettim. Mavileri az önceki kadar parlak bakmıyordu.
"Geleceğini düşünmemiştim." dedi, kocaman bir gülümsemeyle. Beni karşısında görmek onu gerçekten mutlu etmiş gibi görünüyordu.
Gülümsemesine karşılık verdim ve benden birkaç adım uzakta duran Amber'ı bileğinden çekerek yakınıma getirdim. "Amber gelmeyi çok istedi," bileğini tuttuğum prensese baktım. Ne yaptığımı sorgularcasına yüzüme bakıyordu. "Kırmak istemedim." diye de devam ettim. Amber'ı buraya getiren bendim. Bir kenarda kalıp diğerlerini izlemesine izin vermeyecektim. O da diğer prensesler gibi eğlenecekti. Yalnız ve dışlanmış hissetmeyecekti. Onun için en azından bu kadarını yapabilirdim.
"İyi anlaştığınızı görmek çok güzel." benim üzerimdeki gözlerini Amber'a çevirirken yüzündeki gülümseme varla yok arası bir hal aldı. "Amber, arkadaş edinme konusunda biraz kötüdür. Uyum sağlayamaz."
"Sanırım beni sevdi. Gayet iyi anlaşıyoruz."
"Amber adına sevindim. Onu bir köşede kendi hayal aleminde bulmaktan sıkılmıştım." başını hafifçe sağa yatırdı. "Uzun zamandır partilerime katılmıyordu."
"Artık ben varım, onu yalnız görmek canını sıkmaz."
Vanessa, ne renk olduğunu çözemediğim gözlerini tekrardan bana çevirirken kıkırdadı. "Amber'ı baya sahiplenmişsin."
Onu onaylar şekilde başımı salladım. Amber sessiz kalmayı tercih etmişti. Şuan yaptıklarıma kızıyor muydu bilmiyordum. Vanessa'nın benim önümde onu ezmesini istemiyordum. Onun adına konuşmak yanlış olabilirdi ama ben böyleydim.
"Vanessa, içkileri hazırlamaya başlayalım mı?" Betty'nin mutfaktan gelen sesi konuşmamızı bölmüştü. Vanessa, sarışın prensese cevap vermek için arkasını döndüğü sırada Amber rahat bir nefes aldı. Mavileri daha önce hiç bakmadığı gibi bakıyordu. Üzgün değildi ama mutlu da sayılmazdı. Neyi olduğunu anlayamamıştım. Gözleri okumakta kötüydüm. Aynı anda bir sürü şey anlatıyorlardı.
Vanessa, "Siz oturun, ben birazdan size katılırım." dedi ve Betty'e yardım etmek üzere mutfağa gitti. Kızıl prenses görüş açımdan çekildikten sonra etrafı incelemeye başladım. Salonu herhangi bir şekilde süslememişlerdi. Büyük kanepenin önündeki masa sağ tarafa çekilmiş, kanepenin üzerindeki yastıklar masanın etrafına yerleştirilmişti. Anladığım kadarıyla oyun köşesi yapmışlardı. İçkileri nereden bulduklarını bilmiyordum ama iyi olmuştu. Birkaç saatliğine gerçek hayattan uzaklaşmak fena olmazdı.
Kanepede oturan iki silüet gözüme çarptı. Dorothy ve ismini bilmediğim prenses. Dorothy bana bakmazken diğer prenses doğrudan bana bakıyordu. Bayık bakışları yine benim üzerindeydi. Onu da unutmuş olabilir miydim? Bu bakışları başka türlü açıklayamazdım.
Gözlerimi ismini bilmediğim prensesten çekerek kanepenin en uç köşesine oturdum. Amber da yanıma oturmuştu. Dudaklarını kulağıma getirerek, "Teşekkür ederim." diye fısıldadı. Dudaklarım yukarı kıvrılırken bu sefer ben fısıldadım. "Rica ederim."
Benim gülümsememe bakarken o da gülümsedi. Onu mutlu etmeme sevinmiştim. O bana Diane'i hatırlatıyordu. Küçük, masum Diane. Ona bakınca küçüklüğümü görüyordum. Onu üzünce küçüklüğümü üzüyormuş gibi hissediyordum. Amber'ı mutlu edersem Diane'i de mutlu ederdim. Diane Riverburk mutlu değildi ama Diane mutluydu. O mutlu olmayı hak ediyordu.