İçeriğe geç

Kraliyet okulu

Bölüm 7 · 33 dk okuma

Kraliyet okulu

Bölüm 7

Tekila

"Kurallar basit," dedi, Vanessa elindeki içki şişesini havaya kaldırırken. "Sırayla herkes "ben hiç yapmadım..." diyecek ve söylenen şeyi yapan kişiler de içkilerini yudumlayacak. Bardağı son biten kişi kazanır!"

"Ben başlıyorum," diye söze girdi Betty. Aramızda Vanessa'nın enerjisine uyum sağlayabilen bir o vardı. Sophie, Hector'la buluşmaya gittiği için aramızda değildi. Onun dışında herkes masanın etrafında çember oluşturmuştu. "Ben hiç derslerden kaçmak için hasta gibi davranmadım." dedi ve içkisinden minik bir yudum aldı. Vanessa, Dorothy, Amber ve ismini bilmediğim prenses de ona eşlik etti. Ben içmemiştim. Derse girmemek istediğimde hasta taklidi yapmazdım. Genelde kendimi odama kilitlemeyi tercih ederdim.

"Sıra bende!" gözler geceyi organize eden Vanessa'ya döndü. "Ben hiç aynı anda iki kişiyi parmağımda oynatmadım." dedi ve içkisinden keyifli bir yudum aldı. Vanessa dışında kimse içmemişti. Birazcık bozulmuş gibiydi. Prensesler yargılayıcı bakışlarını üzerinde gezdiriyordu ama onun ilgi odağı bendim. Gözleri benim üzerimdeydi.

"Sen içmeyecek misin Diane?" pardon, diye geçirdim içimden. Ben kendimi bildim bileli Eldon'a aşıktım. Kalbimde ondan başkasına yer yoktu, bundan sonra da olacak mıydı bilmiyordum. Karşımdaki kızıl prensese içmem gerektiğini düşündüren neydi acaba? İki yudumda sarhoş olmuş olabilir miydi? Sanmam.

"Neden içeyim ki?" diye sordum omuz silkerek. Beni tanımdan atıp tutması can sıkıcıydı.

"Çünkü," dedi, parmaklarını bardağın ağzında gezdirirken, "Bu oyunda dürüst olmamız lazım."

"Oyunun kurallarını biliyorum. Hatırlatmana gerek yok." önündeki bardağı birkaç santim ileri ittim. Tanışalı birkaç saat olmuştu ve beni aynı anda iki kişiyi idare etmekle suçluyordu. Mıknatıs gibiydim. Nerede sorunlu bir tip varsa çekiyordum. Eldon, Rebecca, Nixie, Drake şimdi de Vanessa.

"O zaman kurallarına göre oyna. Arık yedi yaşında değiliz, hepimiz neyin ne olduğunu görebiliyoruz. Utanmana gerek yok."

Kaşlarımı itinayla havaya kaldırdım. Bunca kişi arasından niye bana takılmıştı. Sanki bir tek içmeyen bendim.

"Sen şunu ağzında dolandırmadan söylesene. Kimi parmağımda oynatıyormuşum?" yüzündeki alaycı gülümseme anında silindi. Sustu çünkü verebilecek bir cevabı yoktu. Herkesi kendi gibi sanması üzücüydü. Eminim yedi yaşındaki çocuklar ondan daha mantıklı hareket edebilirdi.

Sessizlik rahatsız edici bir hal almaya başlayınca araya girdim. Konuşurken tek bir kişinin yüzüne baktım. "Ben hiç sevgilisi olduğunu bildiğim bir adamla ilişki yaşamadım." Evet, Rebecca işte içmen için harika bir fırsat!

Ben Rebecca'nın içmesini beklerken köşedeki Nixie bardağı dudaklarının arasına götürdü. Ah, onu nasıl unutabilirdim? Rebecca, üstün geldi hayatım ayağa kalk.

Vanessa'nın üzerime diktiği bakışları aratmayacak şekilde ben de Rebecca'ya bakıyordum. O ise içmemekte ısrarcıydı. Öyle olsun Rebecca, bunu sen istedin.

"Rebecca," dedim, yumuşak bir tonda. "İçmeyecek misin?"

Dudaklarına arsız bir gülümseme yerleştirdi. "Ne demiştin? "

"Ne demiştim..." dedim, dudaklarımı büzerek, "Daha önce sevgilisi olan biriyle ilişki yaşadın mı?" diye yineledim sorumu. Beni duymuştu, buna adım gibi emindim ama işine gelmemişti işte. Basit bir oyunda bile dürüst değildi. Gizli gizli kütüphanelerde buluşmayı biliyordu ama gerçeği söylemekten korkuyordu. Prenseslerin bakışları altında ezilmek istemiyordu. Gülümsüyordu ama içi içini kemiriyordu.

Başını iki yana sallayarak inkar etti. Senden de aksi bir şey beklenmezdi. Daha fazla üzerine gitmedim. Aslında bir yanım gitmek istiyordu, onu burada rezil etmeliydim. Beni karşısına aldığına pişman olmalıydı. Tam harekete geçecekken diğer tarafım beni durduruyordu. İntikamımı daha afilli bir şekilde almalıydım. Daha kalabalık olmalıydı. Eldon da olmalıydı. Rebecca tek başına yapmamıştı. Rebecca kadar Eldon da suçluydu. Hatta Eldon daha suçluydu. Onun derisini falan yüzmem lazımdı. Ancak o şekil rahatlardım. Onu kendi ellerimle öldürerek.

Sıra Rebecca'ya gelmişti. Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirerek prensese baktım. Ne söyleyeceğine karar vermeye çalışıyordu. Bana içirmek istiyordu. Beni zayıf yönümden vurmaya çalışıyordu. Başarmıştı da. Beni en zayıf tarafından vurmuştu.

"Ben hiç çok sevdiğim birini kaybetmedim." cümlesi bitti ama zihnimde yankılanmaya devam etti. İğrenç sesi kafamın içinde milyarlarca kez dolandı. Kusma isteğimi bastırarak önümdeki bardaktan koca bir yudum aldım. Benim dışımda kimsenin içmemiş olması gözlerin benim üzerimde toplanmasına sebep olmuştu. Ne vardı? Vanessa yada Nixie içerken ona böyle bakmamışlardı. Neden bana da o yargılayıcı bakışlarını atmıyorlardı. Niye gözlerinde bana acıdıklarını gösteren o ifade vardı. Bana acımalarına gerek yoktu. Ben acınacak bir prenses değildim. Diane Riverburk'dum ben. Güçlüydüm, hep güçlüydüm.

"Ben hiçbir erkek için arkadaşım dediğim kişiyi terk etmedim." konuşan Amber'dı. Artık gözler benim üzerimde değildi. Ben de dahil olmak üzere herkes ona bakıyordu. Onun ise baktığı kişi belliydi. Gözlerini Vanessa'nın gözlerine kilitlemişti. Belki de bu akşam ilk defa göz teması kurmuşlardı. Kızıl prenses ilk defa bu kadar ciddi görünüyordu. Yüzünde hiçbir mimik yoktu. Ne düşündüğünü anlamak şuan için imkansızdı. Beklemediğim bir şekilde önündeki bardağı eline aldı ve dudaklarına götürdü. Anlaşılan bu hareketine sadece ben şaşırmamıştım. Diğer prenseslerin de ağızları bir karış açık kalmıştı. İçimden gör Rebecca, gör diye geçirmeden edemedim.

Vanessa'nın içişi ardından kısa bir süre sessizlik olsa da Betty tekrardan atmosferi canlandırdı. Ardından herkes konuşmaya devam etti. Oyunu kaç tur oynadığımızı veya kaç bardak içtiğimi hatırlamıyordum. Aslında ilk bardak bitince oyun da biterdi. Biz bir değişiklik yaparak bardakları tekrar tekrar doldurmuştuk. Bardağı en hızlı biten isim Vanessa'ydı. Sanırım onu ben takip ediyordum. Bir ara kim daha hızlı bitirebilecek diye yarış yaptığımızı hatırlıyorum. Tabi ki ben kazanmıştım. İçme konusunda kendime rakip tanımıyordum. Eldon'dan beri daha iyi bir içiciydim. Şuan Eldon ne alakaysa?

Dudaklarıma götürmek üzere olduğum bardak elimden alınınca kaşlarımı çatarak sağıma döndüm. "Bırak içeceğim, daha gece yeni başlıyor!" dedim, çoşkulu bir şekilde. Sarhoşken çok enerjik olurdum. Hatta Eldon da sarhoş hallerime bayılırdı. Eldon mı? Niye aklıma sürekli o geliyordu. Ben terk etmiştim onu, bitmişti, bir daha açılmamak üzere kapanmıştı Eldon konusu! Zihnim bana onunla ilgili oyunlar oynamayı bırakabilir miydi?

"Ben o tarafta bile değilim Diane," bu bıkkın ses Amber'a aitti. En azından öyle olduğunu düşünüyordum. Onun dışında kimsenin ne kadar içtiğimi önemseyeceğini sanmıyordum. Soluma döndüğümde iki tane aynı yüzden vardı. Net seçemiyordum.

"Senden niye iki tane var?" kaşlarımı çatarak elindeki bardağa baktım. Daha yarısına bile gelmemiştim, israf mı olsaydı!

"Oho, çift görmelere de başlamışsın." bakakaldığım bardağı masanın en uç köşesine bıraktı. Onu oradan alamazdım. Nefes almaya bile halim yoktu.

"Eldon'ın yanına gidelim mi?" dudaklarımı büzerek çift gördüğüm prensese baktım. "Ona etmem gereken birkaç çift laf var da."

Prenses kıkırdadı. Oysa ki ben komik bir şey söylememiştim. Oldukça ciddiydim. "Neye gülüyorsun be?"

"Önce ayağa kalk da sonra Eldon'ın kapısına dayanırsın." kollarını göğüs hizasında birleştirdi. "Hem ben sana kırgınım, niye bana anlatmadın?"

"Neyi?" dedim, en masum halimle. "Eldon'ın kıçına tekmeyi basmamı mı? Çok önemli bir şey değil ya o."

"Kim kimin kıçına tekmeyi basmış?" görüş açıma sarışın bir prenses girdi. O da en az benim kadar sarhoştu. Kim olduğunu pek anlayamadım. Ya Betty'di ya Ida.

"Ben," dedim, işaret parmağımla kendimi göstererek. "Orospu çocuğu eski sevgilimin kıçına tekmeyi bastım." eskiyi vurgularken keyfim gayet yerindeydi. Birazdan masanın üzerine çıkıp oynarsam hiç şaşırmazdım. Kafam o derece güzeldi.

"Oha!" diye çığlık attı sarışın prenses. Çığlığı sayesinde Betty olduğunu anlamam çok uzun sürmedi. "Nasıl yaptın bana da anlatsana. Ben de Robert'dan ayrılmak istiyorum."

"İlk olarak," dedim, duruşumu dikleştirmeye çalışırken. Ciddi bir konuydu sonuçta. Yere yayılmış vaziyette anlatamazdım. "Robert'ı karşına alıyorsun ve diyorsun ki, hayatımı siktin orospu çocuğu!"

"Sonra?" merakla açılmış mavi gözleri bana birini hatırlatsa da devam ettim. Dünyadaki bütün mavi gözlüler yok olsun, protestomu sonraya bırakacaktım.

"Sonra yüzüne okkalı bir tokat atıyorsun, bütün nefretini yüzüne kustuktan sonra da hiçbir şey olmamış gibi kırıta kırıta yanından ayrılıyorsun. Unutma, asla onun karşısında güçsüz gözükmemelisin!"

"Asla!" diye tekrar etti beni. Ardından nedenini bilmesemde bir kahkaha koyuverdim. Madem içmek bu kadar iyi gelecekti bunu niye daha önce denememiştim ben?

"Diane!" arkamdan gelen tiz ses var olan kusma istediğimi alevledi. "Eldon'dan ayrıldın diye diğer prenslere sarkıntılık yapayım deme!"

Geldi bir numaralı hayranım.

"Yapacağım." dedim, kollarımı göğsümde birleştirerek. "Hatta ilk olarak da Noah'tan başlayacağım."

"Noah'la ne yapıyorsan yap. Umrumda değil."

"Ee, umrunda olan kim? Yedekte tuttuğun mu?"

"Ben kimseyi yedekte tutmuyorum!"

"İki kişiyi aynı anda idare eden de benim zaten."

"Sensin tabi," dedi, bu anı bekliyormuş gibi. "Ama o sana yüz vermez. Boşuna ümitlenme."

"Kim yüz vermezmiş? Asıl ben ona dönüp bakmam." kim olduğunu bile bilmediğim biri hakkında bu kadar büyük konuştuğuma göre bana müsade.

"Her gün peşinde geziyorsun ama. Emin misin yüz vermeyeceğine?"

"Sabahtan beri kafamı ütüledin be! Kimmiş peşinde dolaştığım açık açık söylesene."

"Gel," dedi, eliyle sol kolumu tutarken. "Kimmiş göstereyim sana."

"Oradan bakınca yürüyebilecek halim varmış gibi mi gözüküyor? Dümdüz söyle işte, ne diye heyecan yaratmaya çalışıyorsun?"

"Merak etme, görünce yürümeyi bırak uçmaya başlayacaksın!"

"Eğer bağırmadan, küçük harflerle konuşursan gelirim." sarhoşken bile isteklerim ne kadar basitti.

"Tamam, " dedi, normal bir tonda. "Hadi kalk. Hem biraz hava almış oluruz."

Bana uzattığı eli tutarak ayağa kalktım. Amber, ardımdan kocaman açtığı gözleriyle bana bakıyordu. Merak etme Amber, bir arkadaşa bakıp çıkacağız.

"Beni merak etme!" dedim, endişeli bakışlarını üzerimde gezdiren prensese. "Güya yedekte tuttuğum prensle tanışmaya gidiyorum."

Prenses ardımdan el sallamakla yetindi. Benim kadar içmese de onun da kafası güzeldi. Şuan alkolün etkisiyle halisünasyon gördüğünü sanıyor bile olabilirdi.

Merdivenleri kazasız belasız indikten sonra durup soluklanmam gerekti. Bu merdiven bu kadar uzun muydu?

Vanessa beni kolumdan sürükleye sürükleye dışarı çıkardığı sırada ona "Bırakır mısın, kolum acıyor." dememek için zor durdum. Şaka yapmamam gereken bir andaydım. Birazdan Vanessa'nın peşinde dolaştığımı iddia ettiği prensle tanışacaktım. Hayatımın en heyecanlı dakikaları!

Ben yere yığılmamak için çeşmenin kenarına otururken Vanessa kendini çimenlere atmayı seçmişti. Rahatını bozmak istemediğim için ağzımı açmadım. Zaten her şeyi çifter çifter görüyordum, onun seçimlerinin saçmalığını sorgulayamayacaktım.

"Diane," dedi, tanıdık ama bir o kadar da yabancı ses. "Ne işin var burada?" görüşüm mavi gözlü, uzun boylu ve oldukça yakışıklı bir prens tarafından doldurulunca dudaklarımı yukarı kıvırmadan edemedim. Ne işim olduğunu ben de bilmiyordum ama sorusuna bu şekilde cevap vermedim.

"Sen bu kadar uzun muydun ya?" ne işin var burda, sorusuna verilebilecek en saçma cevabı vermiş bulunmaktaydım. Kendimi tebrik ediyorum!

Kıkırdadı. Sanırım onu ilk defa övmüştüm. Bu övgüye giriyor muydu ondan da pek emin değildim ama olsun. Göz ucuyla yerde yatan Vanessa'ya baktım. Gözleri kapalıydı, uyumuş olamazdı değil mi?

"Vanessa," dedim, sol elimde omzunu dürterken. "İki dakikada uyumuş olamazsın!"

"Vanessa'yla arkadaş mısınız?"

Prensin sorusuyla birlikte Vanessa'ya değen elimi hızlıca çektim. "Ne arkadaşı? Arkadaş falan değiliz." kıstığım gözlerimi yerdeki prensese diktim. "Beni dışarı çıkarmak için kırk takla attı. Şimdi de uyudu mu?" elalarımın odak noktası bu sefer Drake'ti. "Ölmüş mü diye kontrol etsene."

"Ölmüş mü diye mi?"

"Hı-hı," ellerimi geceliğimin önünde birleştirdim. "Biraz fazla içtik."

"Biraz?" Vanessa'ya doğru eğildi ve prensesi tek hamlede kucağına aldı. Uykusuzluktan kapanmak üzere olan gözlerim bir anda açıldı. Evet, sanırım temiz hava iyi gelmişti.

"Kucağında mı taşıyacaksın?" birden ayaklanıverdim. Sanki az önce merdivenleri inemeyen Diane ben değildim.

"Nasıl taşıyabilirim? Sırtıma mı alayım?"

"Hayır, hayır!" ellerimi milyonlarca kez hayır dercesine salladım. "Burada kalsa?" diye saçma bir öneride bulundum. Ne kadar saçma olduğunu sorduktan sonra anlamıştım.

"O zaman Sophie'yi çağıralım. O götürsün Vanessa'yı."

"Ben götürsem ne olacak?"

"Sen niye götürüyorsun, sevgilisi misin?"

"Arkadaşıyım." dedi, üstüne basa basa. Pek inandırıcı değildi. Vanessa neden arkadaşını benden kıskansın?

"Arkadaşıysan arkadaşı gibi davran. Her arkadaşını kucağına mı alıyorsun sen?"

Oflayarak kucağındaki Vanessa'yı çeşmenin kenarına oturttu. "Şimdi daha iyi," elimle Vanessa'nın yüzüne dökülen saçlarını çektim. Niye yaptığımı ben de bilmiyorum. Uzuvlarım yine benden habersiz hareket etmeye başladı.

"Şimdi ne yapacağız, leydim?" aslında bana böyle hitap etmesini sevmiyordum ama şuan hoşuma gitmişti. Çaktırmadan kendimi toparladım ve harika planımı ona sundum.

"Sen Sophie'yi bul, ben de Vanessa'nın yanında kalayım. Sonra Sophie arkadaşını alıp gider."

"Sen ne olacaksın?"

"Ben mi?" kaşlarımı çattım. "Vanessa gittikten sonra ben de gideceğim."

Az önceki kadar geniş olmasa da gülümsedi. Minik adımlarla bana yaklaştı ve elini belime koydu. Bu niyeydi şimdi? Senin gidip Sophie'yi bulman gerekiyor!

"Yürüyebileceğini düşünüyor musun?"

"Tabi yürüyeceğim." belimdeki elini hızlıca ittim. "Buraya kadar nasıl geldim sanıyorsun?"

Gözleri çeşmenin kenarına oturttuğumuz Vanessa'ya kaydı. Evet, gelirken zorlanmış olabilirdim ama onun, bunu bilmesine gerek yoktu.

"Teklifin ne, beni de Vanessa gibi kucağında mı taşıyacaksın?" öylesine sorduğum soru mavilerinin parlamasına neden olmuştu. Ne yani bunca zaman beni kucağına almak mı istiyordun?

"İzin verirsen neden olmasın," dedi, nazik bir sesle. Ardından da ekledi. "Sophie'yi nerede bulacağım?"

Güzel soru. Sophie'yi nerede bulacaksın?

"Sevgilisiyle buluşacakmış. Adı... " dedim ama kaldım. Adı neydi ya? H ile başladığına eminim. Harvey? Hayır o Amber'ınki.

"Hector,"

"Ne?"

"Sevgilisinin adı Hector."

Kocam açtığım gözlerim bir anda kısıldı. Bu muhabbet uykumu getirmişti. Acaba çeşmenin diğer köşesine de ben mi uzansaydım?

"Aman, bana ne? Git bul Sophie'yi, gerisi beni ilgilendirmiyor."

"Tamam," dedi ve elini yine belime attı. Ya sen beni bir rahat bıraksana! "Seni de şuraya oturtalım. Sonra giderim."

"Kendim oturabilirim." yine elini iteceğim sırada başarısız oldum. Bu sefer beni daha sıkı tutuyordu. "Oturamazsın demedim."

Oflama sırası bendeydi. Minik bir bebekmişim gibi beni tutmuş yürütüyordu. Sanki ben yürümeyi bilmiyorum, diye çıkışmak istesem de sesimi çıkarmadım. Biran önce uyumak istiyordum. Hazır zihnim bulanıkken uyumak iyi gelirdi.

Kalçamı mermer zemine yerleştirdikten sonra birkaç adım geri çekildi ve beni süzmeye başladı. Neye baktığını anlamaya çalışırken gözlerimi kıstım.

"Çok mu beğendin?"

"Neyi?"

Çattığım kaşlarım eski hallerine dönünce konuşmaya devam ettim. "Bu kadar dikkatli baktığına göre beni." dedim, gözlerimi devirmeden hemen önce.

Prens hafifçe gülümsedi. Seni, bana bakarken yakalamışım. İnsanda biraz utanma olur be!

"Seni ilk defa siyahlar içinde görüyorum."

Kaşlarımı kaldırdım. "Yani,"

"Yakışmış," dedi, gözlerini hâlâ üzerimde gezdirirken.

Tekrardan gözlerimi devirdim. Biraz daha devam edersem yerlerinden çıkacaklardı. "Teşekkür ederim," dedim, alaycı bir tonla. "Bundan sonra siyah giymem."

"Neden?" gözlerinde, gözle görülür bir hayal kırıklığı vardı. "Hoşuma gittiğini söylediğim için mi?"

"Tam olarak öyle." oturduğum mermer zeminden kalktım ve prense yaklaştım. Sözde onu kendime aşık edecektim. Böyle davranırsam aşık olmayı bırak, yakınıma bile yaklaşmazdı. "Hoşuna gitmek istemiyorum." diye devam ettim. Prens dudakları aralayıp cevabını vermek için hazırlanırken "Vanessa!" diye bağıran prenses dudaklarını kapatmasına sebep oldu.

Pamuk şekerine benzettiğim prenses yanımıza geldi ve ikimize de yargılayıcı bir bakış attı. Ne vardı? İki varis karşılıklı konuşamaz mıydı?

Drake, Vanessa'yı kaldırması için Sophie'ye yardım edeceği sırada onu göğsünden iterek Vanessa'nın koluna girdim. Vanessa'ya dokunmaya da pek meraklıydı.

"Bu saatte dışarıda ne işiniz var!" diye carladı. Keşke kulağımın dibine bağırmamış olsaydın Sophie.

"Arkadaşın tutturdu çıkalım diye." ben sağ koluna Sophie sol koluna girmiş prensesi götürürken Vanessa'nın gözlerini açacağı tuttu.

"Uyandı," dedi, Sophie büyük bir mutlulukla. "Ben tek başıma götürebilirim."

Başımı salladım ve prensesin kolundan çıktım. Şimdi aslı soru. Ben odama nasıl gidecektim?

Ayaklarımın yere basmadığını fark ettiğimde bayıldığımı sandım ama hayır, bayılmamıştım. Drake beni kollarının arasına almıştı. Kocaman açtığım gözlerimi ona diktim. "Ne yapıyorsun?" diye sordum panikle.

"Seni odama götürüyorum," dedi, çok normal bir şey yapıyormuş gibi. "Bu halde yürüyebileceğini düşünmüyorsundur herhalde."

"Odama derken?" sağ elimi kendimi garantiye almak için boynuna atmıştım. "Benim odam değil mi?"

"Prenseslerin kaldığı bölüme girmemi mi istiyorsun? Hem de seni kucağımda taşırken?"

"Beni kucağında taşırken prenslerin kaldığı bölüme giriyorsun ama!"

"Bu kadar içmeseydin."

"Ben içmedim!" diye bağırdım, niye onu ikna etmek zorunda olduğumu da bilmiyordum. "Senin arkadaşın bütün soruları ben içeyim diye sordu!"

"Zorla mı içirdi?"

"Evet, her soruda içeyim diye gözümün içine baktı. Arkadaşın da senin gibi sorunlu."

Mavileri bu sefer benim elalarıma kaydı. Dudaklarımı birbirine bastırarak daha konuşmayacağımı işaret ettim. Sarhoşken bile iyi davranmıyordu bana.

"Drake," dedim, sessizlik yeminim buraya kadardı. Birkaç saniye. "Vanessa'yla ne kadar süredir arkadaşsınız?"

Bana cevap vermek yerine beni kucağından indirmeye karar verdi. Ne yani, alt tarafı bir soru sormuştum. Cevap vermek bu kadar zor olamazdı.

"Niye kucağından indirdin?" etraf karanlık olduğu için onu net göremiyordum. Aydınlık olsa da net görüp göremeyeceğim belirsizdi ama olsun.

Elini tekrar belime yerleştirdi ve beni iler doğru hareket ettirdi. "Odama geldik."

Şaşkınlıkla etrafıma baktım. Beni gerçekten kendi odasına getirmişti. O içeri girip ışıkları yakarken ben kapı eşiğinde dikiliyordum. Ya içeride Eldon varsa? O zaman ne yapacaktım?

"Gelmeyecek misin?" sol kolunu duvara yaslayarak üzerime doğru eğildi. Eldon olsaydı bana bu kadar yakın davranamazdı değil mi?

Sesli bir cevap vermedim ama odanın içine adımlarımı attım. Sarhoşken Drake'le aynı odada durma fikri her ne kadar akıl işi gelmese de sesimi çıkarmadım.

"Acıktım ben," ellerimi karnıma götürdüm. Bütün günü kahvaltıyla geçirmiştim. Ona rağmen hâlâ yere yığılmamıştım. "Yemek yiyebilir miyiz?"

Başını sağa yatırarak gülümsedi. Bana yemek hazırlamasını istemiştim, niye gülüyordu ki?

"Ne yemek istersin?"

Gözlerimi sağ köşeye dikerek ne yemek istediğimi düşündüm. Şuan ne olsa yerdim. "Yiyecek bir şey olsa yeter." sendeleyerek mutfağa yöneldim. "Birde çok uğraştırmasın."

"Makarna?" birkaç uzun adımda bana yetişti.

"Olur," dedim, başımı sallayarak. Yüzündeki gülümseme daha da büyürken, dolaptan malzemeleri çıkarmaya başladı. Ben çoktan tezgaha oturmuştum. Biraz zor olmuştu ama yardım almadan oturabilmiştim.

"Daha önce yediğin makarnaları unut," dedi, suyla dolu tencereyi kaynaması için ocağa bırakırken, "Benim makarnalarım efsanedir."

Gülümsedim ama çok uzun sürmedi. "Daha önce kaç kişiye yaptın? Her yemek hazırladığına böyle söylediğine bahse girerim."

"Çok kez yaptım ama ilk defa birisi için hazırlıyorum."

"Zehirlenmem değil mi?" onu izlemeye devam ederken dudaklarımı büzdüm. Bu açıdan gerçekten çok iyi görünüyordu. Yemek yapmak Drake'e yakışıyordu. Bu gece buna karar vermiştim.

"Ben hâlâ yaşıyorum." dedi, gülümseyerek. Tencereye makarnayı ekledi, ardından sos için birkaç malzeme daha çıkardı.

"Şarap var mı?"

Çok saçma bir şey sormuşum gibi dönüp bana baktı. "Yeterince içmedin mi?"

Başımı olumsuz anlamda salladım. "Sen bir de beni doğum günümde gör."

Ocaktaki tencereyi kendi haline bırakarak bana yaklaştı. Ellerini kalçalarımın kenarına yerleştirdi. Sıcak nefesini saçlarımın arasına üflediği sırada kızardığımı hissettim. Suçu yine alkole attıktan sonra kollarımı dibimdeki prensin boynuna doladım. Evet, bunu da alkol yaptırıyordu bana.

"Doğum gününü birlikte kutlayalım mı?"

"Sadece ikimiz mi olacağız?" boynundaki ellerimi sıkılaştırdım. Artık yüzlerimiz ve bedenlerimiz daha yakındı.

"Baş başa olmayı tercih ederim ama sen bilirsin." tezgahın üzerindeki elleri yavaşça belime kaydı. Dokunuşu her ne kadar hoşuma gitsede devam etmesine izin vermedim. Belimdeki kesiği fark etmemeliydi. Belimden yukarı tırmanan ellerini usulca tutup bedenimden uzaklaştırdım.

"Kalabalık daha eğlenceli olmaz mı?" bu bir nevi hayır demekti. Aslında bana dokunsun istiyordum ama kesiği fark etmesine izin veremezdim. Kendimi kesecek başka gün mü bulamamıştım?

Elini benden uzakta olmak istemiyormuş gibi çeneme yerleştirirken gülüşü daha da büyüdü. Gamzeleri tekrardan gün yüzüne çıkmıştı. Onu gamzelerinden öpmek istiyordum. Gamzelerine, boynuna, yanaklarına, dudaklarına öpücükler kondurmak...

Biraz daha bu şekilde durmaya devam edersek kendime engel olamayacaktım. Alkolün bana bu derece saçma şeyler yaptırabileceğini bilmiyordum. İçimden bundan sonra bu kadar içmeyeceğim, diye nidalar atsamda kendime engel olamayacağımı biliyordum.

Baş parmağı dudağımın üzerinde gezinirken kalbim daha hızlı atmaya başladı. Sarhoş olmasam asla bana bu denli yaklaşmasına izin vermezdim. O da bunu bildiği için fırsattan istifade şansını deniyordu. Sorun şuydu ki, bu yakınlık benim de hoşuma gidiyordu. Sabah uyandığımda elimde onu suçlamak için bir sebep yoktu. Bana bu kadar yaklaşmasına ben izin vermiştim.

"Kalabalık hoşuma gitmiyor."

"Hımm," o parmağını dudaklarımda gezdirebiliyorsa ben de gamzesine dokunabilirdim. Başımı sallayarak kendimi onayladı ve baş parmağımla öpmek istediğim gamzesine dokundum. "Şu an yalnızız." dedim, durum güncellemesi yapar gibi. "Hoşuna gidiyor mu?"

"Hoşuma gidiyorsun," çenemdeki eli yavaşça göğsüme kaydı. Gözleri hâlâ dudaklarımdaydı. Bakışları bile onu öpmek istememe neden oluyordu. Yarın yokmuş gibi davranmak istiyordum ama bir şey bana engel oluyordu.

Ellerimi istemeyerek de olsa kendime çektim. "Makarna hâlâ olmadı mı?"

Mavilerini kısa bir süreliğine dudaklarımdan çekerek tencereye dikti. "Biraz daha zamanı var." yakınlığımızdan rahatsız olduğumu anlamış gibi benden birkaç adım uzaklaştı. Artık birbirimize temas etmiyorduk, rahatça nefes alabilirdim.

"Vanessa'yla ne kadar süredir arkadaşsınız?" dudaklarımın arasından dökülen soru Drake'in gülümsemesini sağlamıştı.

"Uzun süredir,"

"Uzun süredir derken? Kaç yıl mesela?"

"Kaç yıl olduğunu ne yapacaksın?" adımlarının hedefinde ben vardım. Elleri tekrardan bedenimde gezinmeye başlarsa karşı koyabilir miydim bilmiyordum.

"Merak ettim," dedim, en yumuşak tonumda. Onu kıskandığımı sansın falan da istemiyordum. Bunları kıskandığım için sormuyordum. Sadece nasıl bir ilişkileri olduğunu merak ediyordum. Eğer Vanessa onun için arkadaştan daha öteyse davranışlarıma dikkat ederdim.

"Ben sana Eldon'la kaç yıldır sevgilisin diye sormamıştım." ellerini tekrardan belime yerleştirdi ama bu sefer beni tezgahın üzerinden kaldırmak içindi. Artık göğüslerimiz de birbirine değiyordu ve benim kalbim yerinden çıkmak üzereydi.

"Sorsaydın," dedim, hafifçe gülümseyerek. "Sorsaydın söylerdim."

"Söyleyeceğini sanmıyorum." ellerini belimde gezdirmeye başladığı sırada vücudumun yandığını hissettim. Dokunuşları tamamen farklıydı. Garip bir ilişkimiz vardı. İkimiz de birbirimizden haz etmiyorduk ama bir şekilde sürekli yan yana geliyorduk. Ona karşı hissettiğim tek şey saf nefret değildi. Bir şeyler daha vardı ama bilmiyorum. Ne olduğunu anlayamıyordum. Tehlikeliydi. Bildiğim tek şey tehlikeli olduğuydu.

Onunla laf yarıştıracak durumda değildim. Nefes almakta bile zorlanıyordum ve bu durum onun da hoşuna gidiyordu. Benden etkilendiği veya bana aşık olduğu için yapmıyordu bunu. Beni zorlamak istiyordu. Alkolün etkisi kaybolunca ne yapacağımı görmek istiyordu. Beni odasına getirmesenin sebebi de buydu. Bu gecenin sonunda kollarının arasında olacağımı sanıyordu.

Belimdeki eli yavaşça göğsüme uzandı. Yarım kalan işini tamamlamak istiyor gibi görünüyordu. O oynamak istiyorsa ben de oynardım. Göğsümü kavrayan elini sertçe iterek tezgahla onun arasından çıktım. "Bana hâlâ bir cevap vermedin."

"9 senedir," dedi, kalçasını az önce benim oturduğum tezgaha yaslayarak. "Birlikte eskrim dersi alıyorduk."

"Eskrim? Eldon'da alıyordu. Daha önce tanışmış mıydınız?"

Başıyla onayladı ve uzun bir sessizlik oldu. Ne düşündüğümü bildiğini, biliyordum. O yüzden susuyordu. Cevabının beni ne kadar yaramayacağını biliyordu. Niye beni yaralamaya çalışıyordu. Ben onun canını yakmak istiyordum. O istemiyor muydu?

Ben sorumu sormadım, o da cevap vermedi.

Ben sessizleştikçe o da sessizleşti.

Sessizliği sevmezdim aslında. Bana mezarları hatırlatırdı. Mezar taşına bakıp ne kadar konuşsan da cevap alamazdın. Koca bir sessizlik olurdu. Kendi kendine sorar, kendi kendine cevaplardın. Cevabını bilmediğin sorular da öylece asılı kalırdı. Çünkü ölüler bütün soruları, bütün cevapları yanlarında götürürdü. Keşke bu sorunun cevabını bilmeseydim. Cevabını bilmeyi istemediğim tek soru buydu.

"Yemeğin hazır," ne zaman sandalyeye oturduğumu bilmiyordum. Önüme konulan tabak iştahımı açmama yardımcı olmadı. Aslında güzel görünüyordu. Açtım da. Yememek için hiçbir sebebim yoktu ama ellerim kaşığa gitmiyordu. Boğazıma bir şey oturmuştu ve ne kadar yutkunursam yutkunayım gitmiyordu.

"Beğenmedin mi?" kulaklarıma prensin hayal kırıklığıyla dolu sesi ulaştı ama ses, cevap alamadı. Bir ölüyle konuşuyor gibi hissetmiş olmalıydı. Belki beni birazcık olsun anlayabilmişti. Acımı sürekli hatırlamak istemiyordum ama olmuyordu. Hayatıma devam etmek, geçmişi geçmişte bırak istiyordum. Onu da zihnimdeki odalara kitlemeye çalıştım ama olmadı. O diğerlerinden daha güçlü, daha baskındı. Kaç kilit vurursam vurayım dışarı çıkmayı başarıyordu. Benden daha güçlüydü. İstese beni kilitleyebilirdi.

"Diane," omuzlarımı tuttuğunu hissettim. Az önce benimle oynayan prens şimdi beni mi düşünüyordu? Ne değişmişti? Ben aynı Diane'dim.

"Diane!" diye seslendi tekrardan. Bu ilki kadar yumuşak değildi. Cevap vermem gerekiyordu.

"Drake," dedim, sesim oldukça sakin çıkmıştı. "Uyuyalım mı?"

Dudakları yukarı kıvrıldı. "Uyuyalım ama önce yemeğini ye."

Başımı iki yana salladım. "Yemek istemiyorum."

"Aç değil miydin?"

"Açtım," dedim, karnıma bakarken. "Açtım ama şu an yemek istemiyorum. Uykum var."

Masanın üzerinde duran parlak kaşığı eline aldı. "Ben yedirirsem yer misin?"

Bir kaşığa, bir prense, bir de makarnaya baktım. Bana bu kadar iyi davranması hoşuma gitmemişti. Sanki dün "baban seni hiç sevmedi." diye bağıran kendisi değildi.

"Aç değilim." sandalyeyi iterek masadan kalktım. Kendime yatmak için bir yatak seçmem lazımdı ve bu çok zordu. İki seçenekte birbirinden kötü görünüyordu. Bir tarafta Drake, diğer tarafta Eldon. Seç seçebilirsen.

"Benim yatağımda yatmak istemezsin diye düşünüyorum."

Doğru düşünüyorsun! Tam şu an kendi odama gidip vücuduma bir kesik daha atmak istiyorum.

Aklımdan geçeni söylemek yerine "Odama gitsem olmaz mı?" diye sormayı tercih ettim. Odama gitmek için ondan izin almam ayrı bir olaydı.

"Kendin gidebileceksen git." dedi ve kendi yatağına oturdu. "Seni oraya kadar götüremem."

"İyi, ben gidiyorum o zaman." ani çıkışıma ben bile hazırlıksız yakalanmıştım.

"Ne?" oturduğu yataktan hızlıca kalktı. Benden böyle bir cevap beklemiyordu.

Beni durdurmasına izin vermeden kapıya doğru yöneldim. Sendeleyerek yürüdüğüm için beni yakalaması pek zor olmamıştı. Kapıyı açtığım sırada bileğimden tuttu.

"Gidebileceğine emin misin? Düşersen falan ne olacak?"

"Beni çok umursuyorsan sen götür. Burada kalmak istemiyorum."

Kısa bir süre sessizlik oldu. Drake, düşünceli bir ifadeyle beni süzdü. Mimiklerinden pek bir şey anlayamamıştım. Zaten konuşa bile onu anlayamıyordum.

Derin bir nefes aldıktan sonra "Tamam," dedi. "Seni odana götüreceğim."

Bu beklemediğim bir cevaptı. Kaşlarım havaya kalkarken öylece yüzüne baktım. "Gidelim o zaman." ondan onay beklerken başımı hafifçe sağa yatırdım.

"Gidelim," bileğimdeki eli yerini korurken odadan çıktık. Işıklar yine sönüktü, koridorun karanlığı etrafımızı sarmıştı. Karanlıktan pek hoşlanmasam da şu an bu durum işime geliyordu. Drake'in yanındayken diğer varislerin beni görmesini istemiyordum. Vanessa onu "parmağımda oynattığımı" düşünürken onunla görünmem pek iyi bir fikir değildi.

Sessizce ilerlerken, onun adımlarına ayak uydurmaya çalışıyordum. Her adımda, elinin sıcaklığını bileğimde hissediyor ve bu his bana garip bir rahatlık veriyordu. Yol boyunca konuşmadık. Sessizlik karanlıkla birleşerek ürkünç bir hâl aldı.

Odamın kapısına vardığımızda, gözlerim kapanmak üzereydi. Yorgunluktan tükenmiş olsam da kapıyı açmayı başardım. Odaya girmek için öne atıldığım sırada ilerleyemediğimi fark ettim. Drake, bileğimi bırakmamıştı.

"Artık gidebilirsin." dedim, fısıltıyı andıran bir tonda.

Sesli bir cevap vermektense başıyla onaylamayı seçti. "İyi geceler."

İyi geceler? Gecelerim iyi olacak mıydı? İyi geceler dilemek o gecenin güzel geçmesi için yeterli miydi? Geceler iyi olursa kâbus yerine rüya mı görürdüm? Rüya görmeyeli uzun zaman olmuştu.

İyi geceler dileklerine cevap vermeden kapıyı yüzüne kapattım. Başkası bana yapsa kırılırdım. Benim amacım da onu kırmaktı.

Kapı kapanır kapanmaz uzun bir sessizlik olur sanıyordum ama yanıldım. Drake'in sesi yüzüne kapanan kapıyı geçerek bana ulaştı.

"Umarım güzel rüyalar görürsün."

Cevap yok.

"Ben uzun süredir göremiyorum ama umarım sen görürsün."

Yine cevap yok.

"Benden nefret mi ediyorsun?"

Soruya da cevap yok. Sadece sessizlik var. Önce Drake'in sesi, sonra sessizlik.

"Peki, tekrardan iyi geceler."

♔♔♔

Şakaklarımı ele geçirmiş bir ağrıyla uyuşan göz kapaklarımı araladım. Başım sanki içerisinde bombalar patlyormuşçasına ağrıyordu. Gözkapaklarımı açmak bile binlerce iğnenin beynime saplanmasına sebep oluyordu. Dün ne kadar içmiş olabilirim diye düşünmeden edemedim. Başımı zonklatan bir ağrıyla uyanmama rağmen dün geceyi tamamen hatırlıyordum. Keşke unutsaydım, orası başka bir mevzuydu.

Yatağımda sağa sola dönerken işitmemem gereken bir ses odayı doldurdu. Hayır, dün geceyi hatırlıyordum. Dün gece bu sesin sahibinin yüzüne kapıyı kapatmıştım. Şu an odamda olması imkansızdı. Daha tam uyanamamış olmalıydım. Evet, hâlâ rüya görüyordum. Hayır, hayır bu rüyadan çok kâbustu. Yada kamera şakası. Kötü bir kamera şakası.

"Günaydın," sesin sahibi usulca yüzüme eğildiği sırada bunun bir kâbus olmadığını anladım. Yüzünü görür görmez her şey yerine oturdu. Dün onu odaya alan bendim.

Kocaman açtığım elalarım prensin üzerinde gezinirken derin bir nefes aldım. Kendime içmeyi yasaklıyordum. Evet, bu sefer ciddiydim. Gerekirse kendimi keserdim -ki zaten bunu yapıyordum- ama bir daha bu kadar içemezdim.

"Sana kahvaltı hazırladım," tişörtünü düzeltirken yatağımdan birkaç adım uzaklaşmıştı. "Masada mı yemek istersin, yatakta mı?"

Sorusu karşısında histerik bir kahkaha attım. Bana kahvaltı mı hazırlamıştı, ben mi yanlış duymuştum. Keşke sağır olsaydım da bunu duymasaydım. Benim ne suçum vardı da karşıma Drake gibi biri çıkmıştı? Çekiyordum. Nerede sorunlu bir tip varsa çekiyordum.

"Dün geceden sonra bir de bana kahvaltı mı hazırladın?" onun yerinde ben olsaydım ayaklarımı kıçıma, hatta kafama vura vura kaçardım. Dün o derece sapıtmıştım.

"Hı-hı, bir dahakine zorlanmadan kellemi uçur diye. "

"Çok komik!" üzerimdeki yorganı tekmeleyerek yataktan attıktan sonra ayağa kalktım. "Eğer diğer varislere tek kelime edersen öldürürüm seni," işaret parmağımı ona doğrultmuşken gayet ciddiydim. "Dün gece yarım bırakmış olabilirim ama yemin ederim tamamlarım."

"Tamam, tamam," ellerini teslim oluyormuş gibi kaldırırken gülümsüyordu. "Ölümüm senin elinden olsun istemem."

Başımı sallayarak tezgahın önüne kadar yürüdüm. Bana bir tabak dolusu pankek hazırlamıştı. Elalarımı gölgeleyen çatık kaşlarımla birlikte prense döndüm. "İçinde zehir falan yok değil mi?"

Kıkırdadı. "Yok. Senin aksine ben seni öldürmekle ilgilenmiyorum."

Ağzına iyi laf vermiştim. Hiç susmazdı bundan sonra. Haklıydı da. O aynı şeyi bana yapsa soluğu Profesör Catherine'ın odasına alırdım. Bana iyi dayanıyordu.

Dün gece

Az önce prensin yüzüne kapattığım kapıyı hiçbir şey olmamış gibi geri açarken gayet masum duruyordum. En azından ben gayet masum durduğumu düşünüyordum. Kafamda dönen tilkileri fark etmemesini umarak söze girdim. "Drake," dedim, en yumuşak tonumla. "Senden nefret edip etmemem neden umrunda?"

Kapıyı açtığım içinde yüzünde gözle görülür bir şaşkınlık vardı. Sorgulama Drake, neden böyle bir şey yaptığımı ben de bilmiyorum.

"Umrumda olduğundan değil," duraksadı. Umrunda değilse niye "Benden nefret mi ediyorsun?" diye soruyorsun? İçimden geçirdiğim cevabı sesli bir şekilde söylememeyi tercih ettim. Amacım onunla uğraşmak değil, suyuna gitmekti. "Sadece benden nefret etmen gereksiz geliyor."

Ağır ağır başımı salladım. Bir sonraki adımımın ne olacağını bilmiyordum. Tamamen spontane ilerliyordum. Drake, birazcık yardımcı olsan hiç fena olmaz. Başka zaman olsa susmazsın. Şimdi de konuşsana!

"Bilmiyorum," dedim, zaman kazanmaya çalışırken. Gerçekten bilmiyordum. Ne söyleyecektim? Elalarımı prense dikerek düşündüm. Neyse ki bu aşama fazla uzun sürmemişti.

"Bir şeyler içmek ister misin?" diye sordum sağ elimi içeriye uzatırken. Zaten sarhoştum. Sorularımda mantık aramaması lazımdı.

"Uykun yok muydu senin?" kollarını göğsünde birleştirdi.

"Vardı, hâlâ var. Bu bir şeyler içmemize engel mi?" dudaklarıma flörtöz bir gülümseme yerleştirdim. Umarım yerdi.

"Makarnayı yemedin. Şimdi bir şeyler mi içmek istiyorsun. Bir de benimle?" yemedi.

"İyi, ben tek başıma içerim o zaman." blöf yaparak kapıyı kapatırken içimden umarım kapıyı tutar diye geçirdim. Yoksa bütün plan elimde patlayacaktı. Neyse ki Drake, kapının kapanmasına ramak kala bir adım atarak eliyle kapıyı durdurdu. O an dünyalar benim olmuştu. Keşke başka bir şey dileseydim.

"Tamam," dedi, kalın sesiyle. "Tamam, içeceğim seninle."

İçimden "Çok beklersin!" diye geçirsem de dışarı vurmadım. Onu odama alabilmiştim. Gerisi çocuk oyuncağıydı.

Genişçe gülümsedim. "Ne içmek istersin?"

"Sen ne içeceksen ondan."

Yavaşça başımı salladım. "O zaman sen burada otur," elimle boştaki kanepeyi işaret ettim. Amber tabi ki yine odada yoktu. Bu işimi daha da kolaylaştırıyordu. Bu gece şans benden yanaydı. "Ben ikimize kahve yapıp geliyorum."

Onu odada yalnız bırakarak küçük mutfağa yöneldim. Kahveyi nasıl içtiğini sormayı unutmuştum ama bu zaten gereksiz bir ayrıntıydı. Ne de olsa kahvesini içmeye fırsat bulamadan işimi bitirecektim.

Cezveyi ocağa koyduktan sonra dirseklerimi tezgaha yaslayarak kahvenin kaynamasını bekledim. En nefret ettiğim şey beklemekti. Keşke elimde sihirli bir değnek olsaydı da her şeyi çabucak yapabilseydim.

"Kahveyi nasıl içtiğimi sormadın." başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Dudaklarıma sahiciliği olmayan bir gülümseme yerleştirdim. Yalandan gülmek adeta işkenceydi. Dudaklarımın kenarları bile acıyordu ama belli etmedim. Zaten hiç belli etmezdim. Kimse yalandan gülümsediğimi anlamazdı.

"Orta şekerli yaptım," dedim, tatlı tatlı. Onunla ilk defa bu kadar yumuşak konuşuyordum. "İçmemezlik yapmazsın değil mi?"

Gülümsedi. Onun gülümsemesi sahtelikten uzaktı. Gamzesi belirmişti. Yalandan gülse gamzesi ortaya çıkar mıydı? Sanmıyorum.

"İçerim," O da dirseklerini benim gibi tezgaha dayadı. Gülümsemesi hâlâ yüzündeydi. Bakalım birazdan da böyle gülebilecek miydi?

"Drake," dedim, yine aynı tatlılıkla. "Valoria'nın varisi olmasan ikimizin bir şansı olur muydu?"

Olmazdı! Olamazdı! Bunu çok iyi biliyordum ama şu an bilmemezlikten gelmem gerekiyordu.

"İkimizin mi?"

"İkimizin," dudaklarımı büzerek yanımdaki prense baktım. O da mavileriyle bana bakıyordu. "Belki başka bir evrende..."

Mavileri dudaklarıma kaydı. Ardından tekrar gözlerime ve tekrar dudaklarıma.

"Eldon," dedi, bıkkın bir nefes verirken. "Sevgilin varken neden bana böyle bir soru soruyorsun?"

"Sevgilim yok," duraksadım. "Artık yok."

"Ayrıldınız mı?" sesi biraz farklı çıkmıştı. Bu farkı nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Daha hevesli gibi...

Ağır ağır başımı salladım. "Beni yara bandı olarak kullanmış." elalarımı onun mavilerine diktim. "Başından beri ikinci kadınmışım." gülümsedim. "Geç oldu ama anladım."

Sustu. Garip bir sessizlik oldu. Sessizliği ellerimi çırparak bozdum. Sevmezdim sessizliği. Hiç sevmeyecektim.

"Neyse ne, sonunda kurtuldum ondan!"

"Emin misin?" parmakları boynumdaki kolyeye gitti. Eldon'ın verdiği kolye. Boynumda olduğunu unutmuştum.

Başını hafifçe sağa yatırdı. "Bunu o vermedi mi?"

Onayladığımı belli eden bir ses çıkardım. Parmakları kalp şeklindeki taşın üzerinde gezerken derin bir nefes aldı. "Ben beyazını alırdım." dedi, gözleri hâlâ kolyenin üzerindeyken.

Kaşlarımı çattım.

"Ne?"

"En sevdiğin renk beyaz değil mi?"

Başımla onayladım.

Gülümsedi. "Kolyeyi çıkarmamı ister misin?"

Tekrar başımı salladım. Ben arkamı döndüm, o da kolyenin kancalarını parmakları arasına aldı. Şu an işimi bitirmek için harika bir zamandı. Yanımdaki çekmeceyi usulca açtım. Bıçaklar bana göz kırpıyordu. Ben de onlara kırptım ve bana en yakınını elime aldım. Prens kolyemi çıkarmakla meşgul olduğu için beni fark etmemişti.

"Tamam," dedi, kalın sesiyle. Bu, kolyeyi çıkardığı anlamına geliyordu. Yüzümü hızla ona çevirdim ve elime aldığım bıçağı, tereddüt etmeden boğazına bastırdım. Korkuyla büyüyen mavi gözleri içimde tarif edilemez bir his uyandırdı. Kan görmek hoşuma gidiyordu. İster benim olsun, ister başkasının. Ama en çok da Drake’in kanını akıtmak hoşuma gidiyordu. Valoria’nın lanetli prensi, tahta geçmesi istenmeyen varis Drake Edwin Rodney, ölümle buluşmaya hazır mısın?

"Ne yapıyorsun?" dedi, dişlerinin arasından tıslayarak. Çenesindeki kaslar öfkeyle gerilmişti ve bu beni daha da keyiflendiriyordu. Hadi, Drake, yalvar bana! “Lütfen Diane, beni öldürme,” de! Haykır, çığlık at, hayatın için yalvar.

"Son nefesini vermeye hazır mısın, Edwin?" Ona bu şekilde hitap etmemden nefret ettiğini biliyordum ve bu, beni daha da eğlendiriyordu. Aramızdaki ilişki gerçekten harikaydı. Alkışlar yılın çiftine!

Tezgahı kullanarak bedenimi onun bedenine daha da yakınlaştırdım, kaçış yolunu kapattım. Bedenlerimiz birbirine değerken, aramızdaki bu yakınlık beni ilk defa rahatsız etmedi; aksine, hoşuma gitmeye başladı. Bıçağın sivri ucunu biraz daha boğazına bastırdım. Adem elması hafifçe titreşiyordu, fakat dikkatimin dağılmasına izin vermedim. Bu gece bu iş bitecekti.

Ellerini bileklerime geçirdiğinde histerik bir kahkaha attım. Beni durdurabileceğini sanması ne kadar da komikti, trajik bir şekilde komik.

"Hadi Edwin, yalvar bana! 'Lütfen Diane, ne olur beni öldürme, ne istersen yaparım,' diye yalvar!"

Bir kahkaha daha. Boğazımı yakıp geçen bu kahkaha, odanın karanlığında yankılandı.

"Seni öldürürsem en çok kim üzülür?" dedim. Cevap vermesini bekledim ama o sessizliğini korudu. Yalnızca bileklerimi daha da sıktı; biraz daha sıkarsa kemiklerim kırılabilirdi.

"Bırak bileğimi!" diye bağırdım. "İki sohbet ediyoruz şurada! "

"Manyaksın sen!" diye hırladı sonunda. "Git tedavi falan ol!"

Kahkahalarım tekrardan odayı doldurdu, sesim duvarlarda yankılandı.

"Merak etme, Edwin'ciğim, seni öldürdükten sonra tedavi de olurum," dedim, alaycı bir tonda.

"Bana Edwin deyip durma!" ellerini bileklerimden çekerken dişlerinin arasından konuşuyordu.

"Neden? Sen Edwin değil misi-"

Birden göğsümde keskin bir acı hissettim ve refleksle geri çekildim. Lafımı tamamlayamadığım gibi Drake'i de elimden kaçırmıştım. Manyak göğüs ucumu sıkmıştı!

Kapıya doğru koşarken arkasından bağırdım, "Sen gerçekten aptalın tekisin!" Yavaşça arkasından ilerledim. "Kapıyı açık bırakacağımı mı düşündün?"

“Siktir,” diye fısıldadı dudaklarının arasından. Tiz bir sesle cıkıkladım, "Bir prensesin yanında böyle küfür etmek hiç yakışıyor mu?"

"Prensesini sikeyim! Böyle prenses mi olur?"

Tekrar güldüm. Aslında eğlenceli bir kişiliğe sahipti. Acaba onu öldürmese miydim?

Bıçağı tekrar boğazına dayadığımda dişlerimin arasından uyardım, "Bir daha deneme bile, benden kaçamazsın."

Eli bu sefer belime doğru tırmanırken bakışlarında korkudan eser yoktu. Bu biraz canımı sıkmıştı.

"Tamam, Diane," dedi, yavaşça, "Sen bıçağı indirirsen ben de kaçmam."

Ona hadi ya dercesine bir bakış attım. Resmen beni aptal yerine koyuyordu.

"Ama öyle eğlenceli olmaz," dedim dudaklarımı büzerek. "Hayatına biraz heyecan katıyorum, daha ne istiyorsun?"

Prensin cevabını beklemeden omzuna derin bir kesik attım. Onun acı çekerek ölmesini istiyordum. Yavaş yavaş, işkence dolu bir ölüm.

Drake omzunu tutarak inlerken, onu sağlam kolundan tutup kapının önünden çekip aldım. Benim birkaç katım olmasına rağmen zorlanmadan odanın ortasına savurmuştum onu. Deli kuvveti diye buna derler.

İki büklüm duran prensin omzundan akan kan halıya sıçradığında içimden küfrettim. Salak ölmeyi bile beceremiyordu! Tekrar üzerine atılacağım sırada birden beni sırt üstü yatağa yatırdı. Ellerimi sıkıca kavradı ve üzerime çıktı. Şimdi tamamen savunmasızdım.

Parmakları, sımsıkı tuttuğum bıçağa doğru kayarken yüksek sesle çığlık attım. Hayır, bu kadar kolay kurtulmasına izin vermeyecektim! Hızlı ve kesik nefeslerle karnına sert bir tekme attım. Bu, onu yatağın diğer ucuna savurmaya yetti. Hızla toparlandım ve bir kez daha kontrolü ele geçirdim. Bıçağın keskin tarafı göğsünü yüzerken düzenli nefes almaya çalıştım. Prens inlerken dişlerimi kırmak istercesine sıktım. Onun acı çekmesi hoşuma gidiyordu.

Sonunda, bıçağı bir kez daha boğazına dayadım. Artık sona gelmiştik. Bundan sonra o mavileriyle etrafa delici bakışlar atamayacaktı. O gözler yakında donuk ve anlamsız bir şekilde tavana dikilecekti. Onu güldüğünde beliren gamzelerine gömecektim. Kimsenin ruhu duymayacaktı. Bu ikimiz arasında bir sır olarak kalacaktı. Ne demiş The Pierces: "Cause two can keep a secret if one of them is dead." Drake'te birazdan ölecekti.

"Merak etme Edwin," diye fısıldadım, nefesim yüzüne vururken. "Senin arkandan ağlamayacağız, kimse seni özlemeyecek."

Dudakları yukarı kıvrıldı. Ardından dişleri gözüktü. Kahkaha atmaya başladı. Deli gibi kahkaha atıyordu. Birazdan onu öldürecektim ama o kahkaha mı atıyordu?

"Neye gülüyorsun? Birazdan öleceksin." dedim, sertçe ama o bana aldırmadan gülmeye devam etti.

"Tamam, Diane bu kadar yeter kızım. Artık şu işi bitirelim." dedi, karanlık tarafım. O hep kendi ellerimle birini öldürmemi, kanın ellerime bulaşmasını ve hiç çıkmamasını istiyordu. Ona göre ben hep karanlıktım. Hiçbir zaman masum olmamıştım. Belki de haklıydı. Anılarım bulanık olduğu için kesin bir şey söylemek mümkün değildi.

Bıçağı var gücümle boğazına bastırırken bir şey oldu. Gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başladı. "Hayır!" diye bağırdım var gücümle, "Hayır şimdi olmaz! Böyle bitemez! Bana iki dakika daha verin! İşimi bitireyim!" hepsi cevapsız kaldı. Bilincim yavaş yavaş kapanırken gözlerimde ona eşlik etti. Kendimi sessizliğin hüküm sürdüğü ıssız bir yerde buldum. Her yer karanlıktı. Pek bir şey göremiyordum. Sadece sessizlik vardı. Sessizlik ve ben. Nefret ettiğim sessizlik ve ben. Diane Riverburk.

♔♔♔

"Beni bayılttın değil mi?" avcumun içine aldığım pankeke çikolata sürerken gayet sakindim. Sanki dün birini öldürmeye çalışmamışım gibi rahat rahat kahvaltı yapıyordum.

"Başka seçeneğim yoktu," dedi, benim gibi pankeklerine çikolata sürerken. "Başın arıyor mu?"

Kaşlarımı çatarak prense döndüm. "Dün gece seni neredeyse öldürüyordum ve sen başımın ağırıp ağırmadığını mı soruyorsun?" dilimi şaklattım. "Gerçekten garipsin."

"Kaç saattir uyuyorsun kızım, korktum bir şey oldu diye."

Kızım? Neyse şimdi buna takılma sırası değil.

Yavaşça başımı salladım. "Sen niye hâlâ buradasın? Ya elime bıçak alıp dayasam boğazına?" çok keskin olmasa da çikolata sürdürdüğüm bıçağı doğrulttum Drake'e. O zaman sarhoşluğun verdiği gazla onu öldürmeye çalışmıştım. Şu an asla öyle bir şey yapmazdım ama onun hâlâ yanımda dikiliyor olması garipti. Bana nasıl bu kadar güveniyordu?

"Yine bayıltırım." dedi, dudaklarını yukarı kıvırırken. O, işin dalgasındaydı. Durumun ciddiyetini kavrayamamıştı. Beni durdurmasaydı ne olacaktı? Drake'in katil mi olacaktım? Öldürmek istediğim kişi o değildi.

Önündeki kirli tabağı makinaya yerleştirdikten sonra bana döndü. Yüzünde hoşuma gitmeyen bir ifade vardı. Gerçi yüzündeki ifade ne zaman hoşuma gidiyordu ki?

"Bana pansuman yapacaksın."

"Ne?" kaşlarımı biraz daha çattım. Ben mi yanlış duymuştum, ona pansuman yapmamı mı istiyordu? İstemiyordu da direkt emrediyordu. "Niye ben yapıyormuşum? Revire falan gidemiyor musun?"

"Revire gidip ne diyeceğim Diane? Beni bir aydınlatsana."

"Ben seni aydınlatacağım." dedim, dişlerimin arasından.

"Ne dedin? Anlamadım." uyuz uyuz baktı yüzüme.

"Dedim ki, keşke işimi yarım bırakmasaymışım" masadan kalkarak gardolabımın üzerindeki ilk yardım setini aldım. Hemşire miydim ben? Yarasına ne yapabilirdim?

Seti sertçe masaya bıraktığımda mavileri sirke satan yüzümü buldu. "Ama böyle yüzünü asarsan olmaz ki." dedi, alay eder gibi. Sakin ol Diane. Yedin bir bok temizleyeceksin.

En samimiyetsiz gülümsememi yüzüme takınırken seti açtım. "Sana o kadar iyi pansuman yapacağım ki, yeniden doğmuş gibi hissedeceksin. Ağrın falan kalmayacak." Külliyen yalan! Şu yaşıma kadar bant yapıştırmak dışında pansuman yapmadım ben. O da pansumana girer mi emin değilim.

"Yaranın içinde pamuk falan unutma da." kalçasını tezgahtan çekerek yanıma geldi. Üsten bakışları ilk defa bu kadar gerilmeme sebep olmuştu. Ben gerilmeyeyim de kim gerilsin?

Bana yine laf sokacak sanırken yanımdan öylece geçip kanepeye oturdu. Dişlerimi alt dudağıma geçirerek karşısına geçtim. Setin içinden pamuk ve antiseptik solüsyonu çıkardım. Küçükken düşüp dizimi yardığımda Agatha dizime bundan sürmüştü. O zamanlar adı çok garip gelmişti. Böyle bir anım olduğunu unutmuştum. Seti açınca anı da kilitli kapıdan çıkıvermişti. Sanırım kilitleri değişmeliydim. Ben izin vermeden dışarı çıkması hoş değildi.

Bir elimde pamuk diğer elimde solüsyon Drake'e bakıyordum. Tişörtü hâlâ üzerindeydi. Nasıl pansuman yapmamı düşünüyordu acaba?

"Tişörtünü de ben mi çıkaracağım?" diye sorduğumda gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Mavileri bir şeye dalıp gitmiş gibi görünüyordu. Ne olduğunu bilmiyordum. O sırada pansuman için gerekli malzemeleri hazırlamakla meşguldüm.

Tişörtünü bir çırpıda çıkartıp kenara fırlattı. Vücudu tamamen açığa çıkınca gözlerim istemsizce onun kaslı gövdesine kaydı. Geniş omuzları, en ufak hareketinde belirginleşen kasları yetenekli bir heykeltıraşın elinden çıkmış bir eser gibi görünüyordu. Dişlerimi tekrardan alt dudağıma geçirerek antiseptik solüsyona buladığım pamuğu yarasına bastırdım. Biraz sert davranmış olacağım ki prens inledi.

"Yavaş Diane, yavaş!" diye bağırdı. İşin ehli miydim ben? Nereden bileyim acıyacağını.

"Oradan bakınca hemşireye falan mı benziyorum?" diye çıkıştım bende. "Sanki her gün pansuman yapıyorum!"

"Her gün adam kesiyorsun yani!"

"Biraz daha bağır Drake. Bütün varisleri toplayalım buraya. Ne dersin?"

Sustu. Ha, şöyle.

Bu sefer pamuğu nazikçe dokundurdum. Tepki vermediğine göre canı yanmamıştı. Omzundaki yarayı temizlemeyi bitirdikten sonra setin içinden çıkardığım kremi omzuna sürdüm. Ne işe yaradığını bilmiyordum ama yarıyordur bir şeylere.

Omzu bittikten sonra göğsündeki yaraya geçtim. Temizlemek için diz çökmem gerekti. Yüzlerimiz az önceye göre daha yakındı. Ben pansuman yaparken o yüzümü inceliyordu. Fark etsem de ses çıkardım. Huysuzlanmasındansa beni izlemesini tercih ederdim.

Göğsündeki yarayı da temizledikten sonra ellerimi yıkamak için ayaklandım. Lavaboya yöneldiğim sırada bileğinden yakaladı. Sorgulayıcı bakışlarımı ona atmama fırsat vermeden konuya girdi.

"Eldon'la gerçekten ayrıldınız mı?"

"Ne?" kaşlarımı çattım. Şu genç yaşımda kırışıklığım çıkacaktı.

"Dün gece ayrıldık dedin. Sarhoş olduğun için miydi yoksa-"

"Ayrıldık." dedim, sözünü bitirmesini beklemeden. Dudakların aralayıp bir şey söyleyeceği sırada kapı çaldı. Onu salonda bırakarak kapıyı açtım. Karşımda Betty'yi görmeyi beklemiyordum. Yine de yüzüme sıcak bir gülümseme yerleştirerek karşıladım onu. Prenses ise hiç oralı olmadı. Gülümsemesi yüzünden eksik olmayan prenses, bu gün bir garip davranıyordu. Telaşlı bir hali vardı.

"Diane," dedi, soluk soluğa. "Rahatsız ettiğim için özür dilerim ama,"

Ama? Ama ne Betty? Cümlenin devamını getirsene.

"Ama," diye yineledim onu. Bedenim garip bir duygu tarafından sarılmıştı. Şey gibiydi. Ablamın bıraktığı mektubu anneme gösterdikten sonra ablamın kaçırılma haberinin gelmesi gibi. Rahatsız edici.

Prenses bir süre daha sessizliğini korudu. Mavilerini etrafta gezdirirken gözleri arkamda bir şeye sabitlendi. Birine.

"Günaydın, Betty." dedi, Drake gayet neşeli bir sesle. Oysaki Betty hayalet görmüş gibi bakıyordu prense. Ben de delici bakışlarımı Drake'e gönderecektim ki, Betty'nin ağlamaklı sesi olduğum yere çakılmama sebep oldu.

"Amber gitmiş." dedi, kelimeleri çıkarmakta zorlanırken. "Okuldan kaçmış."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.