İçeriğe geç

Kraliyet okulu

Bölüm 5 · 32 dk okuma

Kraliyet okulu

Bölüm 5

Bölüm 5: Peri Masalı

"Biliyorum çok zor ama benim için de yaşa. Benim hayallerimi sen gerçekleştir. Yaşayamadıklarımı sen yaşa." şu üç cümle uzun bir süre kulaklarımda yankılandı. Hayalleri, hayallerimiz...

Hayallerimizin olduğunu o an hatırladım. Sanki beynimin içinde karanlık bir oda vardı ve bu mektubu okumamla birlikte bir kısmı aydınlanmıştı. Işıklar geri gelmişti ama bu sefer önceki kadar parlak değildi. İçimde hâlâ eksik olan bir şeyler vardı. Tamamlanmayı, hatırlanmayı bekleyen şeyler.

Olivia'nın ölümünden sonra bazı anılarım silinmişti. Ablamın ölüm haberini aldığımız sırada Sunvale'deydik. Seraphim'e nasıl döndüğüm hakkında hiçbir fikrim yoktu. Yüksek dozlu uyuşturuculardan olsa gerek. Kanıma her enjekte edilişlerinde kanlı anılarım, açmaya gücümün yetmediği odalara kapatıldı. Ama hiçbiri ablamın ölümünü unutturmaya yetmedi.

O zamanlar ölümün ne olduğunu kavrayabilecek yaşta değildim. Ne yani sevdiğiniz insanlar hayatınızdan öylece çekip gidebiliyor muydu? Onları bir daha göremeyecek miydim? Hani iyi insanlar ölmezdi? Masallarda hep öyle olmaz mıydı? İyiler kötüleri yakalarlar ve sonsuza kadar mutlu yaşarlar. Mutlu son diye bir şey hiçbir zaman var olmamıştı. Bunlar çocukları gerçek hayatın vahşiliğinden korumak için uydurulmuş ıvır zıvırlardan başka bir şey değildi. Ne yazık ki zamanında çoğu çocuk da mutlu sonun olduğuna inanmış, gerçeklikle karşılaşınca hayal kırıklığına uğramıştı.

Ablamın en sevdiği prenses her zaman Elsa olmuştu.Elsa gibi buz ve kar yaratma becerisine sahip olmayı isterdi ama bunun bir hayalden öte olamayacağını o da biliyordu. Bana ikimizin arasının Elsa ve Anna gibi olmasını istediğini söylemişti. O zamanlar onu reddetmiştim. Ben Rapunzel kadar uzun ve sihirli saçlara sahip olmak istiyordum. Tabi bir de Flynn Rider gibi bir prens.

Keşke kabul etseydim. Keşke yaşıyor olsaydı ve bana tekrar "Anna olmak ister misin, Diane?" diye sorsaydı. Ya da ben onu "Kardan adam yapmak ister misin?" diye darlasaydım. Aynı Anna'nın yaptığı gibi...

Artık prenses olmak istemiyorum. Eskiden istiyordum ama benim istediğim hayat bu değildi. Ben Rapunzel gibi olmak istiyordum. Sihirli saçlar, yeşil gözler, Rider gibi bir prens ve mutlu son. Sevdiklerimle birlikte olduğum bir mutlu son. O sona sahip olmak için ne yapmalıydım? Belki yeterince iyi değildim. O yüzden mi bunları yaşıyordum. Yeterince iyi olmadığım için cezalandırılıyor muydum?

Elimdeki mektubun üzerine birkaç damla yaş daha düştü. Rüzgar gözyaşlarımla ıslanmış tenime vuruyor beni daha da üşütüyordu. Artık mektuptaki kelimeleri net seçemiyordum. Sanki gözümün önüne bir filtre gelmişti ve her şeyi olduğundan daha bulanık gösteriyordu. Gözyaşlarım artık akmıyordu ama akmak için hazır haldeydi. Tek bir göz kırpışımda sayfa tekrar ıslanabilirdi.

Derin bir nefesi içime çektim. Dudaklarım titriyordu. Konuşmak istiyordum. Karşımdaki yaşlı kadına ablamla ilgili ne bildiğini sormak istiyordum. Mektup neden ondaydı? Kurumuş dudaklarımı birbirine bastırdım. İlkbaharda olmamıza rağmen anlam veremediğim bir soğuk etrafımı sarmıştı.

"Beş yıldır bu mektubu saklıyordum." dedi, sesi sağ taraftan geliyordu. Başımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde başımda dikildiğini fark ettim. Ben mektubu okurken yanıma gelmiş olmalıydı. Fark etmemiştim. "Sonunda rahatça ölebilirim."

"Kimsin sen?" dudaklarımın arasından küçük bir hıçkırık çıktı. "Mektubun sende ne işi var?"

"Uzun hikaye," dedi. "Gerçekten dinlemek istiyor musun?"

"İstiyorum." dedim tereddüt etmeden. Ne kadar uzun olduğu umrumda değildi. Bu bana ablamdan kalan son şeydi. Özeldi.

"Peki," sesi oldukça karanlıktı. Aksi de beklenemezdi zaten. Oldukça paspal bir görünüşü vardı. Yüzünü birbirinden farklı boyutlardaki lekeler süslüyordu. Dişleri düzensizdi. Kesici dişlerinin arasında boşluk vardı. Birbirlerini tamamlamıyordu. Kavisli burnu yüzünde büyük ölçüde yer kaplıyordu. Seraphim halkından olmadığı belliydi. Seraphimliler hokka gibi, minik ve yukarı kalkık burunlarıyla bilinirdi. Başka bir krallıktan olmalıydı.

"38 yıl boyunca Valoria Kralı Gabriel Rodney'e hizmet ettim. Beni daha 17 yaşında genç bir kızken himayesi altına aldı." duraksadı. Bana bunları neden anlattığını o da bilmiyordu. Ben sadece bu mektubun onda ne aradığıyla ilgileniyordum. Hayatımı siken Gabriel Rodney'le olan ilişkisi hiç umrumda değildi.

"Babam 15 yaşındayken bizi terk etti. Annem babam gittikten sonra hastalandı. Kardeşlerime bakmak zorundaydım. Çalışmaya 15 yaşımda başladım. İlk başlarda yoldan geçenlerin ayakkabılarını siliyordum."

Sağ elimi havaya kaldırarak sözünü kestim. "Senin hayat hikayenle ilgilenmiyorum. Mektubun sende ne işi var?"

Derin bir nefes aldı. Sanki onu dinlemeyişime üzülmüş gibiydi. Umrumda değildi. Bundan sonra kimin üzüldüğüyle ilgilenmiyordum. İntikam planıma hiçbir zaman sadık kalamamıştım. Bir planım bile yoktu. Sürekli çıkmaz sokaklara giriyordum. Gabriel Rodney'i nasıl indirecektim? Oğlunu nasıl öldürecektim? Daha hangisini öldüreceğime bile karar vermemiştim. Laf vardı ama icraat yoktu.

"Valoria'ya hizmet ediyordum dedim ya." sesinin altında minik bir yakarış vardı. Karşısındaki Seraphim'in varisiydi ve onunla böyle mi konuşuyordu. Sonuçta zamanında Gabriel Rodney için çalışıyordu. Nazik olacak hali yoktu ya.

"Mektubu sana Olivia mı verdi?"

Gülümsedi. Gülümseyişi bile rahatsız ediciydi. Dişlerini ağzından sökmek istiyordum. Benim için kolay olurdu. Zaten çoğu yerinde değildi.

"Olivia," dedi hayret edercesine. Sanki bu ismi ilk defa duymuştu. "Adı bu muydu?"

"Beni oyalamayı bırak." ablamın mezarının yanından kalktım ve karşısına dikildim. Ayağa kalkınca boyu, gözüme daha da kısa gelmişti. Göğsüme anca geliyordu. "Çok zamanım yok."

"Sana uzun süreceğini söylemiştim." başını yukarı kaldırarak gözlerime baktı. İlk defa benden kısa biriyle konuşuyordum. Garip hissettirmişti.

"İşe yarar hiçbir şey söylemedin. Gabriel Rodney'le tanışma hikayeni merak etmiyorum. Bana mektubun neden sende olduğunu anlat. Olivia niye sana versin? Niye güvensin?"

"Orasını bilemem prenses." yüzünü hafifçe buruşturdu. Ağzından laf almak imkansız gibi bir şeydi. Belki de bunamıştı. Hatırlamıyordu ama benimle uğraşmaya çalışıyordu. Valoria halkından her şey beklenirdi.

"Ablana benziyorsun." burnunu çekti. "O da senin gibi tersti. Yaşamak için bir kere bile yalvarmadı. Tek kelime etmedi. Sadece..." duraksadı. Gözleri elimde sıkı sıkı tuttuğum mektuba kaydı. "Bunu 18 yaşına girdiğinde sana vermemi istedi. Yapamayacağımı söyledim ama beni dinlemedi. Elime tutuşturdu." gözleri tekrar beni buldu. Şimdi az önceki kadar sinir bozucu gelmiyordu. "Ne yazdığını bilmiyorum. Asla okumayacağıma ve onu sana vereceğime söz verdim." dişlerini göstermeden gülümsedi. "Sözümü tuttum."

"Hiçbir şey söylemedi mi?" bakışlarımı yaşlı kadından kaçırdım. "Ölmeden önce."

"Söylemedi." o an boğazıma büyük bir yumru oturdu. Bütün sesler sustu, Olivia'nın sesi yankılandı.

"Soracak olursan pişman değilim. Böyle bir yalanın içinde yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim. Ölmekten hiçbir zaman korkmadım. Sonuçta hepimiz öleceğiz ama böyle olmasını istemezdim. Öleceğim diyorum çünkü babamın benim için Seraphim'den vazgeçeceğini sanmıyorum."

Olivia'nın bu cümleleri kuruduğunu kulaklarımla duymamıştım ama onun sesiyle hayal etmekte hiç zorluk çekmemiştim.

"Prenses Diane!" uzaktan gelen ses Olivia'nın sesini bastırdı. "Yabancılarla konuşmanıza izin yok." bize doğru yaklaşan muhafıza sert bir bakış yolladım ama umrunda olmamıştı. Beni kolumdan tuttu ve yaşlı kadından uzaklaştırdı.

"Kendim yürüyebilirim bırak beni!" sesim bir çığlıktan farksızdı. Yabancılarla konuşsam ne olacaktı sanki? Hem o yabancı değildi. Daha soracağım sorular vardı. "Size gelmeyin demiştim. Niye kafanıza göre hareket ediyorsunuz?"

"Uzun süredir yoktunuz. Başınıza bir şey geldi sandık." arkasındaki muhafızı birkaç adım geri gidince fark ettim. Soluk soluğa kalmışlardı.

"Başıma bir şey gelmedi. Artık gidebilirsiniz." diye çıkıştım. Yaşlı kadını kolay kolay bırakmaya niyetim yoktu. Her şeyi öğrenmeliydim. Belki bana Gabriel Rodney'in zayıf yönlerini anlatırdı.

"Birlikte gidiyoruz efendim. Profesör Catharine kesin talimat verdi."

"Ama daha yeni geldik." yaşlı kadına bakmak için arkamı döndüm. Mezarın yanında değildi. "Hayır," dudaklarımın arasından tek bir kelime fırladı. "Hayır gitmiş olamazsın." ileri bir adım atacağım sırada muhafızlardan biri kollarımdan yakaladı. "İki saattir buradayız efendim. Birazdan hava kararacak."

"O kadını getirin!" çığlığım bütün mezarlıkta yankılandı. Ses, mezar taşlarına çarptı, ardından ağaçlara ulaştı. Ağaçlardaki kuşlar gökyüzüne doğru kanat çırptı. Mezarda yankılanan ses onları rahatsız etmiş olmalıydı. Onlara hak veriyordum. Benim de boğazım acıyordu.

"Zorluk çıkartmayın." kollarımı arkamda birleştirdi ve beni arabaya doğru yönlendirdi. Gitmek istemiyordum. Soracağım sorular vardı. Öylece gidemezdi.

"Bırak beni. Gidemez, anlatması lazım. Ablama ne yaptılar anlatması lazım."

Beni dinlemedi. Bütün direnişlerime, yalvarmalarıma rağmen beni bırakmadı. "Umarım senin de sevdiğin biri ölür." dedim, son kozumu kullanarak. "Umarım öldüğü an yanında olamazsın. O son nefesini verirken senin haberin bile olmaz. Yıllar boyunca acı çekersin. Her gün ölmeyi istersin ama ölemezsin. Umarım her gece rüyalarına girer ve beni kurtar diye yalvarır. Umarım her seferinde başarısız olursun ve ölümünü izlersin."

Ben beddualarımı sıralarken arka kapıyı açtı ve beni zorla içeri oturttu. "Delisin sen." dedi, göz bebekleri yerinden çıkmak için an kolluyordu. "Tedavi olman lazım."

"Deli değilim ben!" diye yüzüne bağırdım. Sadece ablamın ölümünü merak ediyordum. Bu delilik değildi. Delilik onların gerçekleri öğrenmemi engelleyişiydi.

Cevap vermeden kapımı kapattı ve seri bir hareketle ön kapıyı açıp sürücü koltuğuna oturdu. Diğeri de geç kalmamıştı, hemen yan koltuğa oturdu. Başımı ellerim arasına alıp öne eğildim. Fırsat ayağıma gelmişti ve ben bir kez daha geri tepmiştim.

"Yola çıktık Profesör Catharine. Hava kararmadan orada oluruz." Önümdeki muhafız telsizi eline almış profesör ile konuşuyordu. Konuşanı ikna etmek diğerine göre daha kolaymış gibi gelse de arkadaşı yanındayken hiç şansım yoktu. Zaten kadın da gitmişti. İstediğimi elde etsem bile işime yaramayacaktı.

"Gelince Prenses Diane'in sizinle görüşmesini ister misiniz?" soru karşısında kaşlarım havalandı. Neden profesör ile görüşecektim? Yanlış bir şey yapmamıştım.

"Meşgulüm." dedi profesör. "Beni gereksiz şeylerle oyalama."

Gereksiz? Beni gereksiz şey olarak mı tanımlamıştı?

"Peki efendim." bozulduğu belli olan muhafız telsizi kapatıp çantasına attı. Bakışlarımı üzerinde hissetmiş olacak ki vücudunu bana çevirdi. "Şanslı günündesin."

Hadi ya dercesine kaşlarımı kaldırdım. Bu gidişle kırışıklıklarım erkenden çıkacaktı. "Niyeymiş o?" Sürücü koltuğundaki arkadaşına kaçamak bir bakış attı ama gözlerim üzerinde olduğu için fark etmem zor olmadı.

"Sen prenses olduğuna emin misin? Gerçek prensesi öldürüp yerine geçmiş olma?"

Dişlerimi sıkıca birbirlerine bastırdım. Kendimi bir şakanın içinde gibi hissediyordum. Sorun şuydu ki komik değildi.

"Ben birini öldürmedim ama ablam öldürüldü."

Önümdeki muhafız susup önüne döndü. Daha söyleyeceklerim vardı hemen susacağını düşünmemiştim. Gözlerimi sıkıca kapattım. Güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı ve direkt olarak yüzüme vuruyordu.

"Akşam güneş güzele vururmuş." dedi önümdeki muhafız. Başka zaman olsa gülümserdim. Bu sefer somurtmayı seçtim. Gülümsemek artık zor geliyordu. Gülümsediğim zaman dudaklarım aşağı düşecek gibi hissediyordum.

Başımı cama yasladım. Yola bakmadım, bu yolu sevmiyordum...

Ablamı özledim. Gözlerimi elimdeki mektuba çevirdim. Tekrar okudum. Bir kez daha. Okulun önüne gelinceye kadar mektubu okudum. Artık yazılanları ezberlemiştim. Zihnimde yankılanıyorlardı.

"Umarım hayatına çok güzel insanlar girer ve onları çok seversin. Umarım onlar benim sana söyleyemediğim şu üç kelimeyi bol bol söylerler."

Sanırım artık sevdiğim kimse kalmadı. Eskiden de sevdiğim pek kişi yoktu. Bir elin parmaklarını geçmezdi ama hiç kimseyi sevmemek garip hissettiriyordu. Beni seven var mıydı onu da bilmiyordum. Eldon beni hâlâ seviyor muydu? Hâlâ sevgili miydik?

"Prenses Diane, inmeyecek misiniz?"

Sesin geldiği tarafa bakmaya zahmet etmeden başımı salladım. Uzun yolculukları seviyordum. Düşünmek için bol bol zamanım oluyordu.

Arabadan indim ve ardıma bakmadan okula girdim. Kimseyle konuşmak istemiyordum bu yüzden hızlıca odama çıktım. Şansım yaver gitmişti ki kimseyle de karşılaşmadım.

Amber her zamanki gibi odada değildi. Oda arkadaşıydık ama doğru düzgün karşılaşamıyorduk. Drake'i bile ondan daha çok görüyordum.

Düşüncelerimden kurtulmak adına duşa girmeye karar verdim. Buraya gelirken sarayda olduğu gibi bizimle ilgilenecek yardımcılarımız olacağını sanıyordum. Benim için sorun değildi, kendi işlerimi halledebilirdim ama yinede garip hissettiriyordu. Agatha benim için bir yardımcıdan fazlaydı. Ailemden biri gibiydi.

Elbiselerimden kurtulup kendimi küvetin içine bıraktım. Sıcak su kemiklerime işlerken nefes aldığımı hissettim. Evet, şu an nefes alıyordum. Göğüs kafesim yavaşça inip kalkıyordu. Nefesler kalbime bir ok misali saplanmıyordu. Canımı acıtmıyordu. Sanki omuzlarımdaki milyonlarca kiloluk ağırlık suya karışmış beni bütün tozlu düşüncelerimden kurtarmıştı. Ablamın sesi yerini suyun huzur verici şırıltısına bırakmıştı.

"Eldon," isminin dudaklarımdan çıkmasına engel olamadım. "Anılarımızı mı seviyorum, onu mu?" o an düşüncelerimi kelimelere dökmek iyi bir fikir gibi gelmişti. "Flynn Rider'ım olabilir misin?"

Başımı küvete yaslayarak tavandaki ışıklara baktım. Çok parlaklardı. Gözlerimi kapatmam gerekiyordu ama yapmadım. Işığa doğrudan bakmayı seviyordum. Bir süre sonra gözlerimi acıyordu ama hoşuma gidiyordu. Gözlerime verdiği acı çok güzeldi. Kapı açılma sesine benzer bir ses duyunca başımı hafifçe kaldırdım. "Amber?"

"Benim!" derken coşkulu sesi odayı sarıp sarmaladı. Keşke onun kadar mutlu olabilseydim. Hiçbir derdi yokmuş gibi gözüküyordu. Hep mutluydu. Ben de mutlu olmak istiyordum.

"Banyoda mısın?" sesi az önceye göre daha yakından geliyordu. Kapının önünde bekliyor olmalıydı. Prensesi "Evet." diye yanıtladım.

"Ne zaman çıkacaksın?"

"Neden, sen mi gireceksin?"

"Hayır," dedi, sesindeki neşe bir miktar azalmıştı. "Biraz konuşmak istiyorum."

Göremeyeceğini biliyordum ama kaşlarımın kalkmasına engel olamadım. Benimle konuşmak isteyen sayılı insanlardandı.

"Tamam, birazdan çıkarım."

"Tamamdır." neşesini geri kazanmıştı. "Ben yiyecek bir şeyler hazırlayayım mı?"

"Olur." dedim, onun enerjisine uyum sağlamaya çalışıyordum ama ne kadar başarılı olduğum tartışılırdı. Bir süre daha köpüklü suyun içinde kaldım. Küvetten çıkmaya halim yoktu. Zaten hep böyle oluyordu. Önce duşa girmek istemiyordum, sonra duştan çıkmak.

Küvetin kenarından destek alarak ayağa kalktım. Bedenimdeki su damlaları mermer zemini ıslatırken, karşımdaki aynayı görmezden gelerek havluma sarıldım. Aynadaki görüntümün beni tatmin etmeyeceğini biliyordum. Büyük ihtimal gözlerim şişmişti. Eğer bakmazsam kendimi öyle görünmediğime ikna edebilirdim.

Ardımda su damlacıkları bırakarak odama geçtim. Buz mavisi geceliğimi kirlendiği için makinaya atmıştım. Üzerime dolaptaki ince askılı, siyah bir gecelik geçirdim. Zamanında çok beğenerek almıştım ama üzerimde pek iyi durmadığı için çok giymemiştim. Etek kısmında çok derin olmayan, dantellerle süslenmiş bir yırtmacı vardı. Kumaşın ipeksi yapısı bedenimi sarıp sarmalarken gözlerim aynadaki yansımama ilişti. Siyah gecelik, kireç kesilmiş tenimi daha da solgun göstermişti. İçinde prenses gibi gözükmem gereken gecelik ölü bedenime geçirilmiş gibi duruyordu. Zaten eskiden de içinde pek iyi göründüğüm söylenemezdi ama hiç bu denli korkunç görünmemiştim.

Tahmin ettiğim gibi gözlerim şişmişti. Aslında o kadar çok ağlamamıştım. Neden bu denli şiştiklerini anlayamıyordum.

"Yiyecekleri hazırladım!" bakışlarımı aynadan çekerek abur cubur kaseleriyle bana yaklaşan Amber'a çevirdim. Beni görünce yüzü düşmüştü. O da ne kadar korkunç göründüğümün farkındaydı. Elindeki kaseleri dağınık makyaj masasını üzerine bıraktı. Rujlar, fırçalar, maskaralar, dudak kalemleri; hepsi farklı yerlere saçılmıştı.

"Diane, iyi misin?"

Gülümsedim. Aslında o kadar da kötü sayılmazdım. Hatta az öncesine göre gayet iyiydim ama bunu ona inandırabilir miydim bilmiyordum.

"İyiyim," dedim, yumuşak bir tonda. "Sen nasılsın?"

Sanki korkunç bir şey sormuşum gibi kaşlarını çattı. Sadece nasıl olduğunu merak etmiştim. Bunda garip olan ne vardı?

"İyi görünmüyorsun." sesinde az önceki neşesinden iz yoktu. Olması gereken de buydu zaten. Oda arkadaşı karşısında bu halde dururken etrafa neşe saçması garip olurdu. Zaten biraz garipti. Bu okuldaki herkes garipti.

"İyiyim, gerçekten. Ne konuşacaktık?"

"Hiç, öylesine." bana doğru birkaç adım attı. "Pek konuşamıyoruz."

Yavaşça başımı salladım. "Tamam, konuşalım." makyaj masasının üzerindeki kaseyi alıp yatağıma oturdum. Amber da aynısını yaptı. Yanımda rahat değildi. Bir şeyden çekiniyormuş gibi duruyordu. Ama konuşmak isteyen de oydu.

Uzun bir süre sessiz kaldı. Kucağında tuttuğu kasenin içindeki meyveleri ağzına attı. Yavaş ve düzenli nefesler aldı. Niye benimle konuşmaktan çekiniyordu? Ona karşı yanlış bir şey yapmamıştım.

"Bir sorun mu var?" elimi omzuna yerleştirirken prensese yaklaştım. "İyi görünmüyorsun." bu sefer iyi görünmediğini söyleyen bendim. Kendimi garip hissediyordum. Az önce benimle konuşmaya çalışan o iken şimdi onu konuşturmaya çalışan bendim.

"Ben sadece arkadaş olmak istiyorum." dedi, gözlerimin içine bakmadan. "Ama sen beni yanına yaklaştırmıyorsun bile."

"Ne?" yine kaşlarımın çatılmasına engel olamamıştım. Onu yanıma yaklaştırmıyor falan değildim. Hiçbir zaman odada olmuyordu. Onu nerede görebilirdim ki?

"Drake'i sevmediğini söylüyorsun ama onunla benden daha fazla zaman geçiriyorsun." mavilerini sonunda benimkilerle buluşturmuştu. "Az önce Eldon, bana seni sordu. Sanki çok yakınmışız gibi."

"Tanışalı çok olmadı." sesim az öncesine göre daha sert çıkmıştı. "Hemen yakın olmamızı bekleyemezsin." Vanessa konusundan sonra böyle bir konuşma yapması garip geliyordu. Vanessa ile aralarındaki her ne ise, bunu anlatacak kadar kimseye güvenmediğini söylemişti. Şimdi iki günlük biriyle arkadaş olmak istediğini mi söylüyordu?

"Seni göremiyorum bile, oda arkadaşıyız Diane. Oda arkadaşımı nasıl göremem? Vanessa'yla bile senden daha çok karşılaşıyorum." ses tonu yükselmeye başlamıştı. Onu ilk defa her zamanki tonundan farklı bir tonda konuşurken duyuyordum.

"Sen de odada durmuyorsun."

"Sen yoksun diye durmuyorum." omzundaki elimi yavaşça ittirdi. Neden böyle davrandığını anlamıyordum. Uzun süreli bir arkadaşlığımız yoktu hatta arkadaş olduğumuzdan bile pek emin değildim. Ben hayatına gireli çok olmamıştı. Niye bana on yıllık arkadaşı muamelesi yapıyordu bilmiyordum.

"Ben yokken de tek değil miydin zaten?"

Cümlemi bitirir bitirmez geri çekildi. Mavileri sanki yanlış bir şey söylemişim gibi bakıyordu. Yanlış bir şey söylememiştim. Bu odada zaten tek kalmıyor muydu? Ben gelene kadar yalnızdı. Onun adına değişen bir şey olmamıştı.

"Sen gelince tek kalmam sanmıştım." gülümsedi, benim zoraki gülümsemelerimden biriydi. İçten olmadığı çok belliydi. "Yanılmışım."

"Niye seni yüz üstü bırakmışım gibi konuşuyorsun?" dedim, kucağımdaki kaseyi yatağıma bırakırken. Yıllardır arkadaşmışız gibi konuşması sinirimi bozuyordu. Beni bu kadar çabuk mu sahiplenmişti?

Toz pembe geceliğinin etekleriyle oynarken gözlerime bakmıyordu. Bu tavırları kendimi suçlu hissetmeme sebep olsada yanlış bir şey yapmadığımı bilmiyordum. Sonuçta bütün zamanımı ona ayırma gibi bir zorunluluğum yoktu.

"Ne demek istediğimi anlamıyorsun. Evet, sen gelene kadar yalnızdım ama sen gelince farklı olur sandım. Bende diğer prensesler gibi arkadaşlarım olsun istedim, bir köşede durup onları izlemek değil."

"O zaman diğer prenseslerle arkadaş ol. Neden sorun benmişim gibi davranıyorsun?"

Derin bir nefes aldı. Anlattığı şeyi anlamamakta ısrar ediyordum. Zihnim çok doluydu ve onun duyguları çok karmaşık geliyordu.

"Sorun sen değilsin." eteğini düzelterek ayağa kalktı. "Özür dilerim, böyle bir konuyu açmamalıydım." kendi yatağının üzerindeki kaseyi aldı ve mutfağa doğru yöneldi. Bense öylece arkasından bakakaldım. Duygu durumları çok hızlı değişiyordu. Hızına yetişemiyordum.

"Ben uyuyacağım." ışığı kapatırken izin istercesine bana baktı. Birden uyumak isteyişine anlam verememiştim. Konuyu açan oydu. Şimdi hiçbir şey konuşmamışız gibi uyuyacak mıydı?

"Konuşuyorduk." dedim, sesim camdan içeri giren ışık kadar cılız çıkmıştı.

Önemsiz bir şey söylemişim gibi omuz silkti. "Uykum geldi, sonra konuşuruz." minik adımlarla yatağının kenarına geldi ve pikeyi kafasına kadar çekti. Onu ilk gördüğümde de böyle yatıyordu. Oysaki şu an içinde bulunduğumuz durum o günkünden çok farklıydı. O zamanki Diane'le şimdiki Diane de çok farklıydı. Mesela ablasının ona özel bir mektup yazdığını bilmiyordu.

"Bir anda uykun gelmiş olamaz," diye çıkıştım. "Konuşmazsak aramızdaki sorunu nasıl halledeceğiz?"

"Sorun?" dedi, kelimeyi idrak etmekte zorlanıyor gibi gözüküyordu. "Aramızda sorun mu var?"

"Yok mu?" boğazına kadar indirdiği pikenin üzerinden açıkta kalan yüzüne bakıyordum. Onu daha net görmek için kafamı hafifçe sağa eğdim.

"Bence yok. Sadece sana hislerimden bahsettim. Kavga etmedik ki."

"Ortada bir sorun olması için illa kavga edilmesine gerek yok ki. İletişimsizlik de bir sorun."

"Yani bana küstün mü?"

"Hayır," ellerimi göğüs hizama kadar kaldırdım. "O nereden çıktı?"

"Bilmem. Aramızda bir sorun varsa küsmüş olmuyor muyuz?"

Yavaşça, pikenin dışında kalan elini tuttum. Bir yandan da gülümsemeye çalışıyordum. Samimi olduğumu ona hissettirmek istiyordum. "Küsmedim, merak etme."

Hiç beklemediğim bir anda yattığı yerden doğruldu ve kollarını bedenime sardı. Başını yavaşça omzuma gömerken saçlarının birkaç tutamı yüzümü gıdıkladı. "Özür dilerim, gereksiz yükseldim."

Kollarım yavaşça onun bedenini sararken bende başımı omzuna yerleştirdim. "Sorun değil." ağzımdan çıkan iki kelime sanki onu hafifletmiş gibiydi. Verdiği derin nefes, kollarımın arasında olmaktan memnun olduğunu işaret ediyordu.

"Bundan sonra daha sık vakit geçirebilir miyiz?" başını omzundan kaldırmadan konuştu. "Tek başıma olmaktan hoşlanmıyorum."

"Olur," biraz geri çekilerek prensesin yüzüne baktım. Gerçekten rahatlamış gözüküyordu. Ağzımdan çıkan birkaç kelime bile onu mutlu etmeye yetiyordu. "Ne yapmak istersin?"

Birden gözleri büyüdü. Sanki çok absürt bir şey sormuştum. "Şimdi mi?"

Dudaklarımı öne doğru büzdüm. "Doğru ya, senin uykun vardı." ayağa kalkmak için hamle yapacağım sırada tahmin ettiğim gibi kolumdan tutu. "Uykum kaçtı, sorun değil."

Nazikçe gülümsedim ve yatağıma geri oturdum. "Peki, ne yapmak istersin? Dışarı çıkalım mı?"

Başını olumsuz anlamda salladı. "İçeride kalalım." dedi ve gözlerini kıstı. Bunun bir düşünme süreci olduğunu var sayarak sessizce bekledim. Zaten prensesin cevabı da pek gecikmemişti.

"Bir şeyler çizelim mi? Çizmeyi seviyor musun?"

"Hıhı, severim."

"Tamam, bana iki dakika ver." hızlıca oturduğu yerden kalktı ve yatağının solunda duran tuvallerden birini kucaklayıp bana uzattı. Tuvali kollarının arasından alarak yatağımın kenarına yerleştirdim. Ona beklenti dolu gözlerle bakıyordum çünkü tuvali boyamak için boyalara ihtiyacımız vardı. Bir süre neden ona böyle baktığımı anlayamamış olacak ki kaşlarını çattı. Kısa bir süre sonra ampulü yanmıştı. "Ah, doğru ya boyaları unuttum." sağ avuç içini alnına bastırarak boyaları getirmeye gitti.

"Resim yapmayı sevdiğini bilmiyordum." diye seslendim arkasından.

Boyalarla birlikte yanıma gelirken yüzünde minik bir tebessüm vardı. "Ben de senin sevdiğini bilmiyorum." yere oturdu ve sırtını yatağımın ayaklığına yasladı. "Yatakta yapmak zor olur." sol elini iki kez hafifçe zemine vurdu. "Yanıma otur."

Amber'ı dinleyerek yanına oturdum. Bir yandan da tuvali kucaklamıştım. Onun yanında olmak düşüncelerimden biraz olsun sıyrılmama sebep olmuştu. Şu an kötü şeyleri düşünmek istemiyordum. Mezarlıktayken olan olmuştu. Bu bütün günümü mahvetmem gerektiği anlamına gelmiyordu. Önüme bakmalıydım. Olivia'nın hayat mottosu buydu. Daima önüne bak.

Tuvali ikimizde kolay ulaşabileceği bir noktaya sabitledim. Şimdi tek eksiğimiz bir fikir bulmaktı. Daha önce kimseyle aynı tuvali paylaşmamıştım. Nasıl birlikte çizim yapacaktık bilmiyordum.

"Ne çizmek istersin?" diye sordu Amber. Dudaklarımı büzerek karşılık verdim. Aklıma mezarlık gibi karanlık fikirler dışında herhangi bir şey gelmiyordu. Belki de birkaç saat önce mezarlıkta olduğum içindi.

"Bilmem, sen ne istersin?"

Elindeki fırçayı hafifçe tuvale vururken gülümsedi. "Belki manzara resmi falan çizebiliriz." bu sefer dudaklarını büzme sırası ondaydı. "Ben genelde öyle yapıyorum."

Onaylar şekilde kafamı salladım. "Tamam manzara resmi çizelim." kenardaki fırçalardan birini elime alarak mavi boyaya batırdım. "Ben gökyüzünü çizerim."

"Tamam, ben de evleri çizerim." fırçasını sarı ve beyaz boyalara batırırken keyfi yerinde gözüküyordu. Benimle vakit geçirmek onun için bu kadar önemli miydi? Onun hayatında neyi ifade ettiğimi bilmiyordum. Beni en yakın arkadaşı olarak falan mı görüyordu? Ona, beni böyle görmesi için bir sebep vermiş miydim ki?

Düşününce benim de çok yakınım diyebileceğim bir arkadaşım hiç olmamıştı. Evet, arkadaşlarım vardı. Onları seviyordum ama hiçbirine karşı asla beni bırakmaz, ömrümüzün sonuna kadar beraber yaşarız gibi düşünceler beslememiştim. Benim en yakın olduğum kişi ablamdı ve öyle kalmıştı. Ne ondan önce ne ondan sonra kimseyi onu sevdiğim kadar sevmemiştim. Belki sevgimizi birbirimize pek gösterememiştik ama kalplerimizdeki odacıklardan birini birbirimize ayırdığımızı biliyorduk. Benim ona ayırdığım odalar birle sınırlı kalmamıştı ama onu bilemiyordum. Hiçbir zaman da bilemeyecektim.

"Ne düşünüyorsun, Diane?" Amber'ın sağımdan gelen sesi düşüncelerimden sıyrılmama sebep oldu.

"Hiç," dedim, yalan söyleyerek. "Dalmışım."

Yavaşça başını sallarken fırçasını tuvalin üzerinde gezdirdi. "Sana bir şey sorabilir miyim?" dedi, gözlerini benden kaçırırken.

"Sorabilirsin." bende fırçamı onun gibi tuvalin üzerinde gezdirdim.

"İlk günlerde bana Drake'ten nefret ettiğini söylüyordun." duraksadı. Konuyu nereye bağlayacağını biliyordum. Bu yüzden o cümlesine devam edene kadar ağzımı açmadım. "Fikrin hâlâ aynı mı?"

Fikrim hâlâ aynı mıydı? Bunu ara sıra bende kendime soruyordum. Drake'in üzerine fazla mı gidiyordum? Sonuçta Olivia'nın ölümünde onun herhangi bir suçu yoktu. Benim yerimde Olivia olsaydı o da Drake'i suçlar mıydı? Bir süre Polyannacılığı oynasam da bütün bu toz pembe düşüncelerimi başka bir ses bastırıyordu. O ses intikam diye çığlıklar atıyordu. Bazen benim yanımdayken bazen karşımdaydı. Bazen ölmesi gerekenin ben olduğumu söylüyordu ama Polyanna tarafım onu hemen durduruyordu. Bir tarafım beni ve etrafımdakileri korumak isterken diğeri her şeyi ve herkesi yakmak, yok etmek için an kolluyordu. Peki ben hangisini dinlemek istiyordum? Hangisi beni yönetse mutlu sonuma erişebilirdim? Polyanna'yı oynamak aptallık gibi geliyordu. Evet, masallarda hep iyiler kazanırdı ama gerçek hayatta işler öyle yürümüyordu. Güç kimdeyse hayatı onlar yaşıyor. Güç için ise kalbini bir kenara bırakarak zihnini dinlemen gerekiyor. Kalbimin hâlâ oralarda bir yerlerde olduğunu biliyorum. En azından içimden bir ses hâlâ bir şeyler hissedebileceğimi söylüyor. Ne hissedeceğimi bilmiyorum. Tekrar birine aşık mı olacağım? Yoksa Olivia kadar seveceğim biri hayatıma mı girecek?

Baştaki soruya gelirsek, Drake'ten hâlâ nefret ediyorum. Babasının böyle bir adam olması onun sorunu olmayabilir ama bu ona karşı toz pembe düşünceler besleyeceğim anlamına gelmiyor. Maalesef çocuklar bazen ebeveynlerinin hatalarının altından kalkmak zorunda kalırlar. Acı ama gerçek. Ailenin kim olacağını sen seçemezsin. Bütün sevgisini sana veren biri de olabilir, doğum günün geldiğinde kaç yaşına girdiğini bilmeyen biri de.

Ben onun babasından intikam almak için yaşıyordum. Onun kardeşini öldüreceğim intikam planları yapıyordum. Nasıl ona karşı iyi hisler besleyebilirdim? Bu sadece daha çok canını yakardı...

Canını yakmak kulağa fena bir fikirmiş gibi gelmiyordu. Diane Riverburk bütün Rodney ailesini yerle bir edebilir miydi? Bir kayıp haberi aldığınızda sizi boğuluyormuş gibi hissettirecek, yaşama isteğinizi elinizden alacak şey nedir? Tabi ki bütün çektiğiniz acıların yaratıcısının sevdiğiniz, değer verdiğiniz biri olması. Artık yaşamak için bir sebebiniz yok. Hem sevdiğiniz birini kaybettiniz hemde kaybınızın sebebi sizi, size aşık olduğuna inandıran kadın. Sanırım kötücül fikirlerim tekrardan beni ele geçirdi. Ama hoşuma gitmişti. İntikam planımı birazcık süslemekten zarar gelmezdi. Sonuçta süslü şeyler güzel olurdu. İntikamımda bana yakışır, afilli bir şey olmalıydı.

İntikam planlarımı bir kenara fırlatarak Polyanna kişiliğime geri döndüm. Prenses benden bir cevap bekliyordu. Onu karanlık düşüncelerimle korkutmak istemezdim.

"Hâlâ nefret ediyorum." dedim, düz bir tonda. Ona karşı olan nefretimin birden yok olması garip olurdu. Yavaş yavaş ilerlemeliydim. Zaten bolca zamanım vardı.

"Eldon öyle düşünmüyor." garip bir ifadeyle bana baktı. Bana üzülüyor muydu, acıyor muydu bilmiyordum. Bildiğim tek şey bunu konuşmaktan rahatsız olduğuydu. "Bugünkü dersten sonra beni kenara çekti." gözlerimin büyüdüğünü görünce kendini düzeltme gereğinde bulundu. "Yani konuşmak istediğini söyledi."

Sözünü kesmedim. Biri bir şey anlatırken onu bölmeyi sevmezdim. Sessizliğim onu daha da huzursuz etmiş gibi görünse de konuşmaya devam etti.

"Sanırım Drake'le pasta yapmışsınız." onay beklermiş gibi bana baktı. Sessizce başımı salladım. Onun için pasta yapmıştım ve bunu Amber'a mı anlatmıştı? Bir problemi varsa bunu benimle konuşmalıydı. Herhangi biriyle değil.

"Bana Drake'le aranızda herhangi bir şey olup olmadığını sordu. Ben de şüpheleri varsa bunu seninle konuşması gerektiğini söyledim." fırçasını yeşil boyaya batırdıktan sonra tuvalin üzerine bastırdı. "Bana seninle de konuştuğunu ama senin cevap vermediğini söyledi." mavileri tekrardan benim elalarımı buldu. Benden yine onay bekliyordu ama onay verebilecek durumda değildim. Benimle asla böyle bir şey konuşmamıştı. Ben ona Rebecca'yı sormuştum ama o bana hiçbir zaman Drake'i sormamıştı. Ayrıca sormasına bile gerek yoktu. Gabriel Rodney'den ne kadar nefret ettiğimi adı gibi biliyordu. Aptal gibi oğluna aşık olacak halim yoktu.

"Böyle mi söyledi." diye sordum düşüncelerimi topladıktan sonra.

Prenses yavaşça başını salladı. "Neden ona cevap vermedin? Drake'ten gerçekten hoşlanıyor musun?"

Drake'ten hoşlanmak ve ben? Olivia'nın dirilmesi bile benim Drake'ten hoşlanma ihtimalimden daha fazlaydı. Bizim birlikte olmamız imkansızdı. Hatta imkansızdan da öteydi.

"Geç oldu." dedim, duvardaki saate bakarak. "Uyusak mı artık?" bunu uykum geldiğinden sormamıştım. Sadece Amber'ın sorularından kaçmak için bir bahaneye ihtiyacım vardı. Neden kaçtığımı da bilmiyordum. Cevaplar netti ama cevaplamak istemiyordum. Bir kerecik kaçsam ne olurdu sanki? Kaçarsam mutlu sonuma ulaşabilirdim belki.

"Ama tablo," diye seslendi, ben çoktan yatağıma uzanmışken. Başımı hareket ettirmeden ona baktım. Elindeki fırçayı havaya kaldırmış bana bakıyordu.

"Yarın devam ederiz." ondan herhangi bir cevap beklemeden komidinin üzerindeki lambayı söndürdüm. "İyi geceler." dedim, sondaki e'yi uzatarak ve gözlerimi kapattım.

"İyi geceler." diye karşılık verdi ama o benim yaptığım gibi e'yi uzatmamıştı. Göremeyeceğini bildiğim halde dudağımı büzdüm. Ardından görüşüm karardı. Dışarıdan odaya sızan ışık yavaş yavaş kayboldu. Düşüncelerimin kaybolduğunu hissettim. Hepsi bulutlar gibi dağılıyordu ve ben en tepedeki bulutun üzerinden onlara bakıyordum. Benim üstünde durduğum bulut diğerleri gibi değildi. Ağlamamak için zor duruyordu ve ağladığında şehir için pek iyi olmayacaktı.

♔♔♔

"Diane elbisemi nereye sakladın?" yüzümü gömdüğüm yastık aniden altımdan çekilince çapaklanmış gözlerimi zar zor açtım. Yatağım cam kenarında olmamasına rağmen güneş ışığı yüzüme hücum ediyordu ve gözlerimi açmak için ekstra bir efor sarf etmem gerekiyordu.

"Sana diyorum, nereye sakladın?" ablamın sinir bozucu sesi kulaklarımı doldururken sinirle yatağımdan doğruldum ve elinde tuttuğu yastığımı çekip aldım. "Sabah sabah ne diyorsun? Ben bir şey saklamadım."

"O zaman elbisem nerede? En son buraya koymuştum." işaret parmağıyla yatağımın hemen kenarındaki toz pembe koltuğu gösterdi. Üzerinde katlanmayı bekleyen tonlarca elbise vardı. Hiçbiri dolaba yerleştirilmediği gibi hergün üzerine yenileri ekleniyordu. Dudaklarımı büzüp bornozuyla karşımda dikilen ablama baktım.

"Söyledim ya bilmiyorum. Yeterince dikkatli bakmamışsındır." çenemle elbiseden gözükmeyen koltuğu işaret ettim. "Kaybolsam ben bile bulunamam." Olivia sıkıntıyla oflayıp melek kanatlarıyla süslenmiş dolabının kapaklarını ardına kadar açtı. Bugün babamla birlikte bir toplantıya katılmaları gerekiyordu. Her krallık yerine geçireceği varisi ile katılacaktı ve tabiki Seraphim'in temsilcisi olarak da ablam gidecekti.

Olivia Seraphim'in gelecekteki yöneticisi olarak görüldüğü için onu kıskanmıyordum. Önemli olan Seraphim'in güçlü bir krallık olup kimseye boyun eğmemesiydi. Krallığımız iyi yönetildikten sonra kimin başta olduğu benim için önemli değildi.

Bütün gün çarşaflarım içinde olmak istiyordum ama biran önce kalkıp kahvaltıya inmem lazımdı. Ablam dolabından yeni bir elbise çıkardığı sırada elimi yüzümü yıkayıp kendime gelmek için aşağı kattaki lavaboya indim. Saçlarım birbirine karışmış korku filminden çıkmış gibi gözüküyordu. Havlularla dolu dolabı açıp en arkaya sakladığım tarağımı çıkarttım. Küçük olan ben olmama rağmen eşyalarımı kullanan ablamdı. Bedenlerimiz aynı olsa elbiselerimi bile giyecekti.

Dağınık saçlarımı tarayıp yıldız şekildeki tokalarımla perçemlerimi sabitledim. Perçemlerim artık uzamıştı ve gözlerime geliyordu. Yakın zamanda tekrardan kestirmem gerekse de şimdilik bu tokalarla idare ediyordum. Annem her ne kadar melek kanadı şeklinde almamı istesede ben bunları seçmiştim. Yıldızlarla aramda çözemediğim bir bağ vardı.

Aynadaki yansımama son kez baktım ve yemek salonuna doğru yürüdüm. Ne ablam ne annem ne de babam daha gelmemişti. Çalışanlara gülümseyerek sandalyeye oturup diğerlerinin gelmesini bekledim. Uzun süredir Eldon'la görüşemiyorduk ve bugünkü toplantıya o da katılacaktı. Her ne kadar ablamı kıskanmıyorum desem de Eldon'ı görmeyi çok istiyordum. Kulağa biraz ürkütücü gelse de onu gören herkesi çok kıskanıyordum. Çalışanlarını, okul arkadaşlarını, eskrim hocalarını... Ben onunla ayda yılda bir denk gelirken onlar her gün onu görüyorlardı. Haksızlık!

Çenemi avuçlarımın arasına gömmüş Eldon'ı düşürken saçıma bırakılan sevgi dolu öpücük kafamı arkama çevirmeme sebep oldu. Gözleriyle aynı tonda kahverengi bir elbise giyen annem zarif adımlarla yanımdan geçti ve yanımdaki sandalyeye oturdu. "Ne düşünüyorsun tatlım?"

Ona doğru gülümsedim. "Hiç, sadece acıktım."

Eliyle masanın üstünde duran elimi tuttu. "Bugünkü toplantı," diye başladı. Ses tonundan ciddi bir şey konuşacağını anlamıştım. "Baban ablanı götürüyor diye kırgın değilsin değil mi?"

Şaşgın bakışlarımı anneme çevirdiğimde şüpheci gözlerle bana baktığını fark ettim. Gerçekten ablamı kıskandığımı mu düşünüyordu? Güçlükle "Hayır." dedim ama sesim o kadar cılız çıkmıştı ki kendime ben bile inanmamıştım.

"Diane, babanda bende seni çok seviyoruz. Olivia'da sende bizim gözümüzde eşitsiniz. Babanın toplantı için ablanı tercih etmesinin sebebi, onun bu yönetim işlerinin altından daha iyi kalkabileceğini düşünmesindendir. Sakın kendini değersiz görüp üzülme tamam mı bebeğim?"

Gözlerim dolmuştu ama kendimi tuttum. Annemin bana karşı olan sevgisinden ne kadar eminsem babamın bana karşı olan nefretinden de o kadar emindim. Dudaklarımı araladım ama kelimeleri bir türlü çıkaramıyordum. Düşüncelerimi yutup annemin duymak istediklerini paketleyip ona sundum.

"Anne ben ikinizin sevgisinden de şüphe duymuyorum. Ayrıca ablam adına da çok mutluyum. O benden çok daha iyi bir yönetici olacak. Önemli olan ailemizin ve halkımızın mutluluğu."

"Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?"

Başımı salladım. "Evet."

Annemin kolları bedenimi sardığında cennetin kokusunu içime çekmişim gibi hissettim. Yuttuğum bütün kelimeler kalp atışımı hızlandırırken göğsümün anneminkine değmesi kırık kalbimin ritmini dengeliyordu. Sanırım şu hayattaki en büyük şansım annemdi. En şanssız olduğum konu da babam...

Kız çocuklarının ilk aşkları babaları olurmuş. En azından arkadaşlarımın ilk aşkları babalarıymış. Benim içinse babam uzak ve soğuk bir figürden ibaret. Dönüp ardıma baktığımda onunla ilgili o kadar az anım vardı ki bazen hayatımda olmasa ne değişirdi diye düşünmeden edemiyorum. Sanırım hiçbir fark olmazdı. Fiziksel olarak olup olmaması bir şey değiştirmiyordu. Ruhen hiçbir zaman benimle olmamıştı.

Diğerleri, prenseslerin hayatlarının çok güzel olduğunu sanıyor. Evet, istediğim her şey istediğim zaman benim oluyor ama bir dilek hakkım olsa bunların hepsinden vaz geçerdim. Baba sevgisini tatmak için her şeyimi verirdim. Nasıl bir şeydi bilmiyordum ama gördüğüm kadarıyla güzele benziyordu. Her zaman yanında olduğunu bildiğin biri olması, güzel bir his olmalıydı. Baba sevgisiyle büyüyen prensesleri gördükçe kalbimin kağıt misali buruşturulup bir kenara fırlatıldığını hissediyordum. Annemin sarılışı bastırdığım bütün duyguları gün yüzüne çıkarmıştı. Derin bir nefes alıp kırgınlıklarımı kalbimdeki kilitli odaya tıktım ve kollarımı annemin bedeninden çektim.

"Günaydın!" ablamın coşkulu sesi salonu titretirken ona doğru hafifçe gülümsedim. Olivia normalde pekte enerjik bir prenses değildi. Sessiz sakin bir yapısı vardı ve bu onu gizemli kılıyordu. Bugünkü toplantı için heyecanlı olduğu belliydi.

Beyaz elbisesinin eteklerini tutarak karşımdaki sandalyeye oturdu. Saçlarını yukarıdan sıkı bir topuz yapmıştı ve gerçek bir melek gibi görünüyordu. Bense onun karşısında kül kedisinden farksızdım. Geceliğimi bile değiştirmeden elimi yüzümü yıkayıp buraya gelmiştim. Olivia'nın zarif görünümü karşısında biraz mahçup hissetsemde annemin araya girmesi kendimi toplamak için fırsat oldu.

"Toplantı için hazır mısın Olivia?"

Soru karşısında gözleri parlayan ablam nazikçe gülümsedi. "Evet hazırım. Umarım beklentilerinizi karşılayabilirim."

"Eminim harika iş çıkaracaksın."

Annemin sözlerinden mahçup olan Olivia başını eğerek gülümsedi. "Bana inandığın için teşekkür ederim anne." Açıkçası benim için ne zaman böyle diyeceklerini merak ediyordum. Sana inanıyorum. Sen başarırsın. Seni seviyorum.

Babamın salondan içeri girmesiyle bütün çalışanlar dikkat kesildi. O ise onları umursamadan doğrudan yanımıza geldi ve ablamın yanağına bir öpücük kondurdu. "Günaydın prensesim."

"Günaydın kralım."

Annemle birlikte sessizce onları izlerken kalbim yeniden ezilmeye başladı. Sanki birisi kalbimin üstüne çıkmış tepiniyordu. Kilitlediğim bütün kapıları kırıp en derinlere sakladığım duygularımı gün yüzüne çıkarıyordu. Kapılar kırıldıkça içimdeki çocuk gözyaşlarını tutamayıp ağlıyordu. Onu kandırmak için ne yaparsam yapayım bir türlü susmuyordu. Sanırım artık şekerle avutulacak yaşı geçmişti...

Ben paramparça olmuş duygularımı toplamaya çalışırken çalışanlar önümüze kahvaltılıkları getirmişti. Bir prensese yakışacak şekilde bütün lokmalarımı minik parçalara bölüp hafifçe araladığım dudaklarımın arasına aldım. Normalde konuşmamıza izin verilmeyen masada bu sabah bir farklılık vardı. Babam coşkulu bir şekilde toplantı hakkında konuşurken kendimi görünmez gibi hissettim.

Küçükken herkes bir süper gücü olsun istemiştir. Ben her zaman görünmez olmayı seçmiştim ama bunu bu kadar acı verebileceğini hiç düşünmemiştim. Benim istediği güç bu değildi. En azından ben gücümü bu şekilde kullanmazdım.

♔♔♔

Babamlar toplantıya gideli üç saati geçmişti. Olivia olmadığı zamanlar canım çok sıkılıyordu. Sürekli okula gidiyordu. Okulu olmadığı zamanlar da eskrim dersi vardı. Birbirimizle pek vakit geçirdiğimiz söylenemezdi. Ayrıca benden birkaç yaş büyük diye bana yeni doğmuş bebek muamelesi yapıyordu. Keşke benim de kardeşim olsaydı. Ben de abla olmak istiyordum. Eminim ben Olivia'dan daha iyi bir abla olurdum. En azından onunla yeteri kadar ilgilenebilirdim.

Yatağıma uzanmış bebeklerimle oynuyordum. Canım sıkılınca ya yıldızları izlerdim ya oyun oynardım. Tek başıma oyun oynamak da pek eğlenceli değildi ama boş boş durmaktan iyiydi. Bir kardeşim olmasını da en çok bu yüzden istiyordum. Eğer bir kardeşim olsaydı yalnız kalmazdım. Benimle oynayacak biri olurdu.

Kucağıma oturttuğum bebeğin saçlarını, yanlışlıkla oyuncak sepetinin içine attığım ve bulamadığım için de ablamla kavga ettiğim tarakla taradım. Bebeklerimin saçlarıyla uğraşmayı, saçlarını örmeyi çok seviyordum. Daha önce kimse benim saçımı örmemişti. Annem saç tipimin onunkine benzediğini söylerdi. Onunki gibi seyrekti ve bana örgü yakışmazdı. Bu yüzden saçlarımı sürekli açık bırakırdım ama örgünün bende nasıl duracağını da merak ederdim. Madem kendi saçımı öremiyordum ben de bebeklerimin saçlarını örerdim.

Kapının dışından gelen sesler bebeğimin saçını örmeme engel oldu. Yavaşça oturduğum yataktan kalkarak kapıya yöneldim. Koridorda karşılaştığım manzara dudaklarımın yukarı kıvrılmasına sebep olmuştu. Olivia sonunda dönmüştü ve onun yüzünde de benimkine benzer bir gülümseme vardı. Bu demek oluyordu ki toplantı güzel geçmişti. Yani Olivia benimle oyun oynayabilirdi.

Bana doğru minik adımlar attı ve aramızda birkaç adımlık mesafe kalınca durdu. "Oyun oynamak ister misin?"

Hızlıca başımı salladım. Olivia'yla yaptığım her şeyden inanılmaz keyif alıyordum. Kavga etmek hariç. Büyük olduğu için haksız olsa bile hep onun tarafını tutuyorlardı.

Yüzündeki gülümsemesi daha da büyürken elimi tuttu ve beni odamıza getirdi. Yatağımın üzerindeki oyuncakları görünce yüzünü buruşturdu ama bunu neden yaptığını anlamamıştım. Odayı dağıttığım için bana kızmış mıydı? O kadar da dağınık değildi. Belki birazcık.

"Sen bensiz oyun mu oynadın?" iki elimi de tutarak önümde diz çöktü. Benden büyük olduğu için benden daha uzundu. Ben daha onun beline zar zor gelirken o sürekli boy atıyordu. Sanırım onu geçmemi istemiyordu. Ama biliyordum, bir gün ben de onun kadar uzun olacaktım. Hatta daha fazla süt içersem onu bile geçebilirdim. Bu sefer ona üsten bakan ben olurdum.

"Sen hiç benimle ilgilenmiyorsun ki." sesimdeki üzüntü tınısını bastırmaya çalışarak devam ettim. "Ben de tek başıma oynamaya karar verdim."

Alt dudağını büzerek "Sen de Anna olmak istemiyorsun." dedi, sitem edercesine. "Anna olmayı kabul edersen seninle oynarım."

"Asla." dedim, başımı iki yana sallarken. "Ben Rapunzel'im."

Dilini damağına vurarak garip bir ses çıkardı. "Bir kere sen sarışın değilsin." işaret parmağını zayıf saç tutamlarıma doladı. "Hem saçların da Rapunzel'in ki kadar uzun değil."

"Senin de Elsa gibi güçlerin yok." dedim ve üste çıkmak için dil çıkardım. Ben onun gibi şaklatamıyordum. Elimden sadece bu geliyordu.

"Var, görmek ister misin?"

"Yine kandırıyorsun beni," dudaklarımı büzme sırası bana geçmişti. "Geçen seferde aynısını dedin."

"Uyuyakalmasaydın gösterecektim." işaret parmağıyla burnuma dokundu. "Sen uyuduktan sonra neler yaptım neler. Elsa görse kıskanırdı beni"

"Eminim öyledir."

"Öyle tabi. Tekrar denemek ister misin? Bu sefer diğerlerinden farklı olacak."

"Farklı?" farklı ve Olivia. İkisini aynı cümlede bağdaştıramıyordum. Her seferinde aynı bahaneyle "var olduğunu iddia ettiği güçlerini" göstermek için kandırıyordu beni. Artık onun oyunlarından sıkılmıştım.

"Şimdi şöyle yapıyoruz." yavaşça ayağa kalkarken beni bir kez daha kandıracağı için mutlu gözüküyordu. "Sen burada duracaksın ben de banyoya gidip kapıyı üzerime kilitleyeceğim."

"Neden?" diyerek böldüm onu. Daha önce böyle bir şey denememiştik. Sanırım bu sefer gerçekten farklı olacaktı.

"Çünkü güçlerimi banyodayken daha rahat kullanabiliyorum. Bir keresinde yanlışlıkla suyu buza çevirmiştim."

İnanmadığımı belli eden bakışımı ona yolladım ama Olivia bunu pek umursamadı. "Ve en önemlisi," diye ekledi. "Anna'nın söylediği şarkıyı hatırlıyorsun değil mi?"

Hatırlamaz mıyım? Öğrenmem için 30'a aşkın kez dinletmişti. Omuzlarımı silkerek "Hatırlıyorum," dedim. "Hiç unutur muyum?"

"İyi, o zaman her şey hazır. Ben banyoya gideyim sen de beni kilitle."

"Kilitlemek şart mı?"

"Evet, hatta ben kendimi kilitleyeyim."

İfadesiz bir yüzle başımı salladım. Bu oyunu oynamak istemiyordum. 6 yaşımdan beri Olivia, Anna olmam için beni zorluyordu. Onu defalarca kez reddetmiştim ama ısrarcıydı. Benden Anna olmamı istemeyi bırakması için ölmesi falan lazımdı. Anca o zaman beni rahat bırakırdı.

Çekmecesine sağladı anahtarı aldı ve banyoya geçti. "Şimdi ben kendimi kilitleyeceğim sen de o şarkıyı söyleyeceksin tamam mı? Aynı filmdeki gibi."

"Karşılığında ne yapacaksın?" beklenti dolu gözlerimi Olivia'nın üzerinde gezdirdim. Hiçbir şeyi karşılıksız yapmazdım. Anna olmamın karşılığı ne olacaktı?

"Düşünürüm bir şeyler."

"Şimdi düşün," dedim düz bir sesle. "Sonra beni kandırıyorsun."

Sıkıntıyla ofladı. "İyi, ne istiyorsun?"

Dudaklarım yavaşça yukarı kalkarken ne isteyeceğimi düşündüm. Aslında herhangi bir isteğim yoktu. Sadece onu sinir etmek istemiştim.

Bir süre düşündükten sonra buldum. "Benimle oyun oynayacaksın." dedim. "Ama benim istediğim oyunu."

Gözlerini devirerek bana yaklaştı. "Yine Rapunzel olmak mı istiyorsun?" derin bir nefesi dışarı verdi. "Sana o hikayeyi hiç anlatmamalıydım."

"Ama anlattın," dedim, bilmiş bir şekilde. Olivia bana bir sürü hikaye anlatmıştı ama benim en sevdiğim buydu. "Benimle oynamak zorundasın."

İstemeyerek de olsa başını salladı. Tek kardeşi ben olduğum için isteklerimi ne kadar mızıkçılık yapsa da yerine getiriyordu. Bazen kardeş istesem de sonra vaz geçiyordum. Kardeşim olsaydı Olivia onu da severdi. Hatta belki onu benden daha çok severdi. Benimle oynamak yerine onunla oynardı.

"Tamam, kabul ediyorum." dedi ve kendini banyoya kilitledi. Bu oyun diğerlerinden farklıydı. Daha eğlenceli olacağı kesindi.

Kapıya yaklaştım ve üç kere tıklattım. Bu yaptığımız ne kadar saçma gelse de yapmaya devam ettim. Sonuçta ablam benimle oynamayı kabul etmişti.

"Kardan adam yapsak senle, oyunlar oynasak." ezbere bildiğim şarkıyı kilitli kapının ardından söylemeye başladım. Olivia sesimin güzel olduğunu söylerdi. Bunu gerçekten sesimi beğendiği için mi yoksa bu şarkıyı söylemem için mi söylediğini bilmiyordum. İkinci seçenek daha mantıklı geliyordu.

"Artık seni görmüyorum sanki gittin uzak ülkelere." kapının arkasından bana kıs kıs güldüğüne emindim ama bozuntuya vermedim. Rapunzel olduğumda intikamımı alacaktım.

"Eskiden çok yakındık, şimdi uzak. Neden anlasam keşke."

Daha ne kadar söyleyeceğimi bilmiyordum. Olivia sırf gıcıklık olsun diye güçlerinin gelmesi için milyon kez söylemem gerektiğini söyleyebilirdi.

Son olmasını umduğum satırlar dudaklarımdan dökülürken gözlerimi kapattım. Normalde dudaklarımı kapının deliğine yaslamam lazımdı ama yapmadım. Olivia her an bir şey yapabilirdi.

"Kardan adam yapsak senle. Sadece oynasak birlikte." sıra Olivia'daydı. Yani eğer gülme krizlerini bitirebilirse kendi bölümünü söyleyebilecekti.

"Niye gülüyorsun!" diye çıkıştım. Bunu onun için yapıyordum ve o benimle alay ediyordu.

Bir cevap bekledim ama o kahkaha atmaya devam etti. Hiç durmadan kahkaha attı. Onu daha önce böylesine hunharca gülerken duymamıştım. Resmen benimle dalga geçiyordu.

"Ben oynamıyorum." kapının önünden çekildim ve yatağıma oturdum. Battaniyeyi kafama kadar çekerek kendi güvenli alanımı oluşturdum. Burada kimse beni rahatsız edemezdi.

"Diane," dedi alışık olmadığım ve nereden geldiğini anlamadığım bir ses. "Beni duyuyor musun?"

Duyuyordum ama nereden geldiğini anlayamıyordum. Bu anıda böyle bir sahne yoktu. Senaryoya göre Olivia'nın beni battaniyenin altından çıkarıp özür dilemesi gerekiyordu. Ayrıca bu ses bu anıya ait değildi.

"Uyan Diane, sabah oldu." ses kendini tekrarladı. Uyanmak? Ben uyumuyordum ki?

Görüntü yavaş yavaş bulanıklaşmaya başladığı sırada üzerimdeki battaniyeye sıkı sıkı sarıldım. Gitmek istemiyordum. Bu anının içinde yaşasam olmaz mıydı? Ben buraya aittim.

Anı zihnimdeki kitaplığın herhangi bir rafına yerleşince gözlerimi açtım. Odamda değildim. Sarayımdaki odamda değildim. Yanımda Olivia yoktu. Her şey yabancı geliyordu. Oysaki birkaç gündür burada yaşıyordum. Yabancı gelmemesi gerekiyordu. Başımda dikilen prenses bile yabancıydı bana. Evim gibi hissettirmiyordu hiçbir şey. O günden sonra hiçbir şey evim gibi hissettirmemişti. Hissettiremezdi. Diane Riverburk bir daha evine geri dönemeyecekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.