Sarayın üst katındaki kraliyet dairesinde zaman sanki durmuş gibiydi. Aşağıdan gelen kaygılı fısıltılar kalın meşe kapıdan belirsiz mırıltılar halinde içeri sızarken, odanın içindeki hava bir fırtına öncesi sessizliği kadar ağır ve gergindi.
Elara, işlemeli yatakta yüzü bembeyaz bir halde yatıyordu. Yatağın başucunda duran Kral Arthur, şakaklarındaki damarlar belirginleşmiş halde kızının solgun yüzüne bakıyordu. Göğsü öfke ve çaresizlik ritmiyle hızla kalkıp iniyordu. Aniden arkasını dönüp pencerenin kenarında elleri titreyerek duran Kraliçe Sorelli’ye doğru bir adım attı.
"Sorelli!" dedi Arthur, sesini alçak tutmaya çalışsa da içindeki sarsıntıyı gizleyemeyerek. "Kızım neyden bahsediyordu? Elara sana daha önce ne anlattı? Bana neden tek bir kelime bile etmedin?!"
Kraliçe Sorelli’nin gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarında iz bıraktı. Omuzları sarsılarak başını iki yana salladı.
"Bilmiyordum Arthur... Yemin ederim bilmiyordum!" dedi Sorelli, sesi düğümlenerek. "Yıllar önce, daha küçücük bir çocukken garip rüyalar gördüğünü söylerdi. Derslerden kaçmak, dikkatimizi çekmek için yaptığını sandım. Aklı bir karış havada bir çocuk hayali dedimm geçti... Yıllarca bir daha hiç bahsetmedi. Yemin ederim iyileşti, unuttu sandım!"
Sorelli daha fazla dayanamayarak adımlarını eşine doğru attı ve ağlayarak Kral Arthur’un göğsüne sığındı. "Arthur, neler oluyor? Kızımıza ne oluyor?"
Kral Arthur, eşine sarılırken gözlerini odanın köşesinden ayırmıyordu. Orada, yatağın tam yanı başında, dünyanın geri kalanıyla bağını koparmış gibi duran Ethan vardı.
Ethan, dizlerinin üzerine çökmüş, Elara’nın buz gibi ellerini iki elinin arasına almıştı. Başını eğip prensesin parmaklarına bastırdı. Kral ve Kraliçe’nin tartışması odada çınlarken Ethan’ın bakışları sadece Elara’nın üzerindeydi.
"Ben sana inanıyorum Elara," diye fısıldadı Ethan, sesi alçak ama sarsılmaz bir kararlılık doluydu. "Çocukken de inandım, şimdi de inanıyorum. Ne gördüysen, neyin yaklaştığını hissediyorsan hepsinin karşısında ben duracağım. Merak etme... Yanındayım ve sonsuza kadar burada olacağım."
Tam o anda odanın ağır kapısı gürültüyle açıldı. İçeriye adımları yankılanan Kuzey Kralı Auldric ve Kraliçe Sophia girdi. Auldric’in bakışları doğrudan yatakta yatan genç kıza kilitlenmişti.
"Uyandı mı?" diye sordu Auldric, doğrudan konuya girerek.
Ethan hızla ayağa kalktı. Yüzündeki çocuksu ifade tamamen kaybolmuş, yerini Kuzey’in veliahtına yakışır sert bir duruş almıştı. Büyüğüne saygısını koruyarak ama taviz vermeden öne çıktı.
"Henüz uyanmadı majesteleri," dedi Ethan, doğrudan babasının gözlerinin içine bakarak. "Ama uyanmasını bekleyecek vaktimiz yok. Kıymetli babam, lütfen... Elara’nın söylediklerini bir hezeyan sanma hatasına düşmeyelim. Gördüğümüz o alamet, o gökyüzü... Bunlar tesadüf olamaz. Vakit kaybetmeden iki krallığın ordularını ve savunmasını birleştirmeli, yaklaşan felakete karşı siper almalıyız!"
Kral Auldric’in kaşları çatıldı. Oğlunun bu körü körüne sadakati ve savunması, içindeki o 100 yıllık kehanet korkusunu daha da körüklemişti. Bir adım öne çıkarak Ethan’a çıkıştı:
"Kendine gel Ethan! Ne olduğunu, neyle karşı karşıya olduğumuzu bile bilmeden neyin önlemini alacağız?!" Auldric ardından yüzünü geride duran Kral Arthur’a döndü. Gözlerinde dostluktan eser kalmamıştı.
"Söyle bana Arthur!" diye gürledi Auldric. "Neyin peşindesiniz? İki krallığın düğün gecesinde, kızınızın bilincini kaybettiği bir tiyatroyla bana neyi kabul ettirmeye çalışıyorsunuz? Yoksa... Yüz yıllık o kanlı imparatorluk efsanesini diriltip, kehanetlerin arkasına saklanarak Kuzey Krallığı’nı tehdit etme cüretini mi gösteriyorsunuz?"
Kral Arthur, Sorelli’yi hafifçe geriye çekerek gür bir sesle yanıt verdi: "Auldric! Haddini aşıyorsun! Benim kızımın hayatı söz konusuyken ben hangi siyasi oyundan bahsedebilirim?!"
Odadaki gerilim iki kralın kılıç çekme noktasına geldiği o felaket anına doğru tırmanırken, yatakta hafif bir kıpırdanma oldu. Elara’nın dudaklarından derin, acılı bir iç çekiş yükseldi.