Aradan geçen yıllar, iki krallık arasındaki bağı daha da güçlendirmişti. Elara ve Ethan artık beş yaşındaki o masum çocuklar değil; biri güzelliği ve zarafetiyle tüm sarayın gözbebeği olan bir prenses, diğeri ise cesareti ve duruşuyla Kuzey Krallığı’nın müstakbel lideri olan 18 yaşında iki gençti.
Elara, çocukluğunda zihninde beliren o garip kehanet görüntüleriyle yaşamayı öğrenmişti. Yıllar içinde bu görüler o kadar nadir ve belirsiz anlarda karşısına çıkmıştı ki, genç kız bunları artık çocukluktan kalma aşırı bir hayal gücü ya da önemsiz zihin oyunları olarak değerlendirip geride bırakmıştı. Zihni de kalbi de yaklaşan o büyülü geceye odaklıydı.
O gece, Kuzey ve Güney Krallığı tarihinin en görkemli şölenine ev sahipliği yapıyordu. Hem Elara ve Ethan’ın 18. yaş günleri kutlanıyor hem de iki krallığın kaderini sonsuza dek birleştirecek olan nişan törenleri gerçekleşiyordu. Sarayın devasa balo salonu altın sarısı şamdanlar, tül süslemeler ve her iki diyarın asilzadeleriyle dolup taşıyordu.
Gökyüzünde ise benzersiz bir doğa olayı yaşanıyordu. Geceye hükmeden dolunay o kadar parlak, o kadar berrak bir beyazlığa sahipti ki, gümüş ışığı adeta geceyi gündüze çeviriyor, sarayın yüksek pencerelerinden süzülerek mermer zemini aydınlatıyordu.
Balo salonunun ortasında Ethan, Elara’nın elini tuttu. Siyah asil kıyafeti içinde kusursuz görünüyordu. Elara’ya yaklaşarak fısıldadı:
"Yıllar önce bu elleri tuttuğumda seni her zaman koruyacağıma söz vermiştim. Bu gece, o sözü sonsuz kılmak için buradayız."
Elara tebessüm etti. "Ve ben de seni her zaman bulacağıma söz vermiştim Ethan..."
Tam o anda, gece yarısını vuran çanlar krallığın dört bir yanında çınlamaya başladı. Elara tam 18 yaşına bastığı o ilk saniyede, dışarıda imkansız bir şey gerçekleşti.
Açık ve yıldızlarla dolu gökyüzünde, doğrudan o bembeyaz dolunayın kalbinden çıkan devasa bir yıldırım gürledi!
Işık o kadar şiddetliydi ki, bir an için tüm dünya kör edici bir beyazlığa büründü. Ardından gelen salisede ise her şey zifiri bir karanlığa gömüldü.
Elara birden göğsünde dayanılmaz bir sancı hissetti. Nefesi kesildi. Ellerini kafasına götürerek acı bir çığlık attı ve Ethan’ın uzanan kolları arasından sıyrılarak mermer zemine yığıldı.
"Elara!"
Ethan’ın sesi uzaktan, bir kuyunun dibinden geliyormuş gibi boğuklaşırken, Elara’nın zihni 18 yıldır uyuyan o devasa gücün patlamasıyla paramparça oldu. Mavi gözleri gümüş ve kızıl ışıklarla parladı. Zihni artık belirsiz anıları değil, kaçınılmaz geleceği canlı canlı yaşıyordu:
Zihninde ilk beliren şey, gökyüzündeki o bembeyaz dolunayın kan kırmızısına dönmesi oldu.
Sarayın mermer koridorları Alevler içindeydi. Altın işlemeli duvarlar yıkılmış, her yer kanla kaplanmıştı. Güney ve Kuzey askerleri tanınmaz halde yerde yatıyordu.
Elara’nın gözleri dehşetle ileriye kaydı. Annesi Kraliçe Sorelli ve babası Kral Arthur, üzerlerindeki zırhlar kan revan içindeyken Simon Krallığı’nın siyah sancakları altında ölümüne savaşıyordu. Ve hemen birkaç adım ötede... Ethan zırhı parçalanmış, göğsünden süzülen kanlarla yerde hareketsiz yatıyordu.
"HAYIR!"
Elara, zihninin içinde yankılanan bu devasa yıkım ve katliam görüntülerinin ağırlığıyla bilincini kaybetmek üzereyken, kehanetin son ve en soğuk gerçeği zihnine kazındı:
Bu bir hayal değildi. Bu, yaklaşan büyük felaketin ilk perdesiydi.