Akademi kütüphanesindeki o sakin ikindi vakitlerinin üzerinden birkaç hafta geçmişti. Güneşli günlerin neşesi, Elara için yerini yavaş yavaş nedeni belirsiz bir ağırlığa bırakıyordu. Henüz beş yaşında minik bir çocuk olan Elara, zihninde aniden beliren sahnelerin ve kulaklarında çınlayan fısıltıların ne olduğunu anlayamıyordu.
Bazen bir çiçeğe bakarken onun solmuş, küle dönmüş halini görüyor; bazen de sarayın koridorlarında yürürken daha önce hiç basmadığı taşların üzerinde kan lekesi süzüldüğünü hissediyordu. Küçük kalbi bu hızlı ve ürkütücü görüntülerle sıkışıyor, ancak bu gücün doğasını kavrayamadığı için sadece korkuyordu.
O akşam, Güney Krallığı’nın ihtişamlı sarayında Kraliçe Sorelli, kızının taranan sarı saçlarını izliyordu. Elara, aynadaki yansımasına bakarken titrek bir sesle annesine sığındı.
"Anne..." dedi, elleriyle elbisesinin eteğini sıkarak. "Bazen gözlerimi kapattığımda... Hatta açıkken bile, burada olmayan şeyleri görüyorum. Gökyüzü siyaha dönüyor, sarayımızın kuleleri yıkılıyor... Çok korkuyorum."
Kraliçe Sorelli şefkatle gülümsedi, ancak gözlerinde hafif bir bıkkınlık vardı. Tarağı masaya bırakıp kızının omuzlarına dokundu.
"Ah benim güzel Elara’m..." dedi tatlı ama ikna olmamış bir edayla. "Akademi dersleri bu aralar seni biraz yormuş olmalı. Ya da sırf yarınki tarih sınavına girmemek ve Akademi’ye gitmemek için yine o kocaman hayal gücünü kullanıyorsun, değil mi?"
"Hayır anne, gerçekten görüyorum!" diye üsteledi Elara, gözleri dolarak.
"Yeterince dinlenmediğin için oluyor tatlım," dedi Kraliçe Sorelli, konuyu kapatan kesin bir ses tonuyla. "Şimdi uyu ve bu çocukça masalları unut. Bir prenses, sırf okula gitmemek için böyle ilgi çekmeye çalışmamalı."
Annesinin ona inanmaması, Elara’nın minik yüreğinde derin bir yalnızlık hissi bıraktı. Kimse onu duymuyordu.
Ertesi gün Akademi bahçesinde, büyük bir çınar ağacının gölgesinde otururlarken Elara her zamankinden daha sessizdi. Ethan elindeki tahta kılıçla hamleler çalışırken Elara’nın durgunluğunu fark edip hemen yanına çömeldi.
"Elara? Neden bu kadar üzgünsün? Yine o ağır kitaplardan biri yüzünden mi?"
Elara başını kaldırdı. Parlak mavi gözleri endişeyle doluydu. Dudakları titreyerek Ethan’a baktı.
"Ethan... Sana bir şey söylesem bana inanır mısın?"
Ethan hiç tereddüt etmedi. Kılıcını çimenlerin üzerine bırakıp Elara’nın küçük ellerini tuttu. Bakışlarındaki kararlılık, beş yaşındaki bir çocuktan beklenmeyecek kadar derin ve sadıktı.
"Sana her zaman inanırım Elara. Herkes sana yalan söylüyorsun dese bile, ben inanırım. Ne oldu?"
Elara derin bir nefes aldı. İçindeki o uyanmaya başlayan mistik gücün ilk ağır yükünü, dünyada ona koşulsuz inanan tek kişinin gözlerine bakarak paylaştı:
"Ben... Henüz yaşanmamış şeyleri görüyorum Ethan. Annem inanmadı, ama ben gerçekten görüyorum..."
Ethan, Elara'nın elini biraz daha sıkı tuttu. Ne gördüğünü, bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu ama Elara'nın gözlerindeki korkunun gerçek olduğunu biliyordu.
"Ben inanıyorum," dedi Ethan yumuşak ama sarsılmaz bir sesle. "Ve söz veriyorum, gördüğün o kötü şeylerin hiçbirinin sana zarar vermesine izin vermeyeceğim."