''Sence Kraliçe bunu nasıl başardı?''
''Bilmiyorum belki de tapınakta bir casusu vardı belki de tıpkı zamanında Gölge'yi keşfettiği gibi başka bir güç daha keşfetti ve bunu kullandı kim bilir?''
''Ben bilirim.'' İkimizde neredeyse aynı anda yerimizde sıçrıyoruz ve ellerimiz hançerlerimize gidiyor. Sesin geldiği yöne baktığımda hiçbir şey göremiyorum, demek karanlıkta saklanıyor. Elim hançerimde, en ufak harekette fırlatılmaya hazır beklerken gözlerim hala karanlığı tarıyor.
''Bu kadar gergin olmanıza gerek yok, ben sadece sorunuzu cevaplıyorum.''
''Kimsin sen?!'' James'in eli mi titriyor?
''Korktuğunuzu bu kadar belli etmeyin canım. Hem ben size zarar vermem ki.''
''Sen böyle söyledin diye biz de sana inanacak mıyız?'' diyorum korktuğumu belli etmemeye, aynı onun gibi alaya almaya gayret ederken. Ama kesinlikle neyle karşı karşıya olduğumu görebilmeyi tercih ederdim. Kabul edelim hiçbir şey göremezken rahat olmak biraz... biraz zor.
''Eğer size zarar vermek niyetinde olsaydım emin ol şu an konuşabiliyor olmazdın, daha sen ne olduğunu anlamadan yere yığılırdın.''
''Beni korkutmuyorsun.'' Elimdeki hançerimi daha sıkı kavrıyorum. Parmaklarım metalin keskin kenarlarını hissediyor.
''Sen de yalan söylüyorsun. Hem buradan bakınca bir şeyler öğrenmek istiyor gibi görünüyorsunuz. Hala bana o hançeri fırlatmak istiyor musun?'' Tereddütle karanlığa bakıyorum, saniyeler akıyor, hançeri elimden bırakmadan bir adım geriliyorum.
''Kraliçenin ipleri nasıl tekrar eline aldığını biliyor musun?''
''Belki.'' Az önce biliyorum demedi mi bu?
''Yani evet biliyorum ama anlatıp anlatmamam size bağlı.'' Bizimle dalga mı geçiyor bana mı öyle geliyor?
''Anlat hemen!'' James bir bakış atıyorum, ileri doğru hareketlenmiş şu ana kadar gördüğüm en uzun hançeri gölgeye doğrultuyor. Ne diye bodoslama dalıyor ki sanki?
''Hey sakin ol! Beni öldürecek gibi olaya dalarsan benden bir şey bekleme.'' Derin bir nefes alıyorum. Ellerimi kaldırıp James'in önüne geçiyor ve konuşuyorum.
''Tamam tamam sakiniz kimse kimseyi öldürmeyecek, zaten sadece bazı cevaplar istiyoruz.'' biraz bekleyip ekliyorum ''Senin verebileceğin cevaplar.''
''Akıllı kız.'' diyor gölgelerde saklanan şahsiyet. Acaba onunla şimdiden fazla mı konuştuk, bu bir zaman kaybı mı diye düşünüyorum. James'in sabırsızlığına katılmaya, bizi oyaladığını düşünmeye başlıyorum.
"Pekala bu kadar yeter, söyleyecek misin söylemeyecek misin?" diye sabırsızlanıyorum.
"Ah, söyleyeceğim prenses acele etmene gerek yok." Zaten kendisini göremiyorum bir de bilmiş bilmiş konuşması yok mu, VAR!
"Senin acelen olmayabilir ama bizim var, konuşmayacaksan gidiyoruz." Hançerimi tamamen indirip arkamı dönüyorum, yalnızca bir adım almışken boğazımdaki soğuk metali hissediyorum. Pislik!
"O kadar erken gitmenize gerek yok canım, ayrıca cevaplarınız için ödeme yapmanız gerekiyor." Kulağımın dibinde bağırması ve boğazıma dayadığı hançer olmasa durum katlanılabilir olabilirdi belki. Gerçi şu durumda sağ kulağımın sağır olacağını garanti ederim.
''Acaba söyleyeceklerini duyamamam için beni sağır etmeye mi çalışıyorsun?'' Bir kahkaha patlatıyor, vücudunun sarsılışında gevşeyen tutuşuyla kafamı James'e çeviriyorum. Ah benim canım kardeşim, nasıl da sinirlenmiş. Hançerini tutan parmak eklemlerinin bembeyaz kesilişini izliyorum. Eğer gerçekten yapabilse gözlerinden ateş saçar.
''Bırak onu!'' diye tıslıyor dişlerinin arasından.
''Aa evet elbette bırakacağım ama ödememi alacağıma dair garanti istiyorum, ödememi istiyorum.''
''Tamam, sana söz, öyle olsun. Ne kadar istiyorsun?'' diyen James' e şaşkın bakışlarımı yolluyorum. Bizim paramız yok ki! En son bıraktığımda kalacak yerimiz bile bizi bir hafta idare edemeyecek durumdaydı ki hala öyle. Ayrıca biz o küçük odada dört kişi kalmaya çalışıyoruz.
''Sözünü aldım, ben o çok istediğiniz cevapları verdikten sonra borcuna sadık kalmanı tavsiye ediyorum. Miktarı sonra da konuşabiliriz, şimdi sorulara gelelim.''
''Gerçekten mi, yani bana ağırlığımca altın verin parayı aldıktan sonra keyfim ve kahyası isterse konuşurum diyen tiplerden değil misin sen?'' diyen James'in resmen aklımı okuduğuna şahit oluyorum. Kim 'önce sen alacağını al parayı verirsin zaten' der ki?
''Ben verilen sözlere çok önem veririm.'' Yuh! Bu güvenle çok bile yaşamış.
''Pekala bu konuşmaya sen arkadaşımı bıraktığında edelim o halde?''
''Neden olmasın.'' Hançerini boğazıma iyice bastırdıktan sonra beni bırakıyor, sırtımdan itildiğimden James'e doğru tökezliyorum.
Dengemi sağladıktan sonra arkamı dönüp ona bakıyorum. Karanlık! Keşke şu bina şurada olmasaydı, hiç değilse ay ışığından bir şeyler görürdüm! Bu sırada James iyi olduğumdan emin olmaya çalışıyor. İyiyim, boğazımdaki acı dışında. Elim çoktan yukarı çıkmış yarayı yokluyor. Ve, evet! Kanayan bir kesik!
Bu sırada dakikalardır konuştuğumuz kişi NİHAYET arkasındaki binanın gölgelerinden çıkıyor ve onu görebileceğim ayın aydınlattığı bir yere geçiyor. Öfkeyle karşımdaki kişiye bakıyorum. Bizden büyük görünmüyor, taş çatlasa yirmi bir yaşındadır. Simsiyah görünen saçları gözlerinin önüne geliyor. Saçları gerçekten simsiyah mıdır acaba? Sırıtışı ona şeytani bir hava katıyor ve sırıtınca ortaya çıkan bembeyaz düzgün dişleri var. Üstündekiler de siyah, gölgelerle tamamen bütünleşmesine şaşmamalı. Gözlerim elinde parlayan ve üstünde az önce kestiği boğazımdan akan birkaç damla kanın olduğu hançerine gidiyor. Ben hala onu incelerken konuşuyor.
''Sizin bilmek istediğiniz şey Kraliçe'nin nasıl çaldığı ama aslında sormanız gereken şey kimden yardım aldığı, kimle birlikte yaptığı olmalı.''
''Size söyleyeceğim şey ise şu: Yardım aldığı kişiyi aslında tanıyorsunuz. Çevrenizdekilere dikkat etmelisiniz, sonra ihanete uğramayın diye uyarıyorum sizi.''



