''Kraliçe onu nasıl almış olabilir?''
''Uff artık bir önemi yok nasıl aldıysa aldı.''
''Nasıl önemi yok Veronika? Onu koruyan türlü türlü şey vardı: Biz, gerçek muhafızlar, tapınağın etrafındaki devriyeler, her gün beslemek zorunda kaldığımız değişik yaratıklardan bahsetmiyorum bile! Hiç merak etmiyor musun? Gölge yüzyıllardır korunuyordu!''
''James yeter artık, cidden. Bilmiyorum nasıl olduğunu tamam mı? Ben de merak ediyorum ama başarmış bir şekilde işte. Hem nasıl yaptığını öğrensek elimize ne geçecek ki?''
''Gerçekten de olan oldu, yapacak bir şey yok artık.'' Buraya geldiğinden beri Rufus'un ilk kez konuştuğunu duyuyorum. Çok sakin karşıladı, sanki bir gün antrenman yaparken tahta kılıcını kırmış gibi ki bu çok sık olur. Onun kişiliğine yakışmıyor bu haller. Onun yapacağı şey daha çok ortalığı ayağa kaldırmak ve savaş planı için hararetli bir tartışma başlatmak olurdu. Oysa şimdi sakince oturup hayatımıza devam edelim diyor.
Tükenmiş olduğu geldiğinde yatağın ucuna yığılışından belli, kolunu kaldıracak hali yok gibi görünüyor. Onu bu hale getiren şeyi merak ediyorum. Normalde ne olursa olsun hangi fazladan antrenmana katılırsa katılsın hareketli, canlı halinden bir gram eksilmez. Yüzüne dökülen kızıl saçlarından ifadesini okuyamıyorum. Ama bunlar bile bir şeylerin ters gittiğini anlamam için yeterli. İçinde bulunduğumuz durumdan bile ters...
Üstelik James'in her zamanki hareketliliği de çok rahatsız edici. Anlaşılan onun için zaman mekan fark etmiyor. Sürekli odanın bir ucundan diğerine gidiyor eline geçirdiği bir şeyle oynuyor, yerine koyuyor ve tekrar aynı şeyi yapıyor.
Veronika yatakta oturmuş çoktan bozulan saç örgüleriyle uğraşıyor.
Bense dördümüzün bu handa daha ne kadar kalabileceğini düşünüyorum. Eski hayatımı aradığım söylenemez sonuçta o hayat biraz sıkıntılıydı ve ben rahatıma düşkünümdür ama bu Kraliçe'nin acımasız yönetimini istediğim anlamına da gelmiyor.
Birden sokaktan sesler geliyor. Çığlıklar... Sokaktaki insanların yalvarışları... Anında pencereye koşuyorum. Simsiyah giyinmiş, kafalarında süslü, çirkin siyah miğferler olan, ay ışığında pırıl pırıl parlayan kılıçlarını masum halkı tehdit etmek için kullanan bir grup bu.
''Kraliçe'nin askerleri.'' Yerimde sıçrıyorum, James birden yanımda belirmiş.
''Beni korkuttun.''
''Onlar kadar korkutamam, bak.'' Gösterdiği yere bakıyorum. Bir asker dokuz on yaşlarında bir çocuğu çuval misali omzuna atmış götürmeye çalışıyor. Çocuk çığlık atıp çırpınıyor kurtulmaya çalışıyor ama askerin tutuşu gevşemiyor bile. Ancak askerin ayaklarına kapanan ve gitmesine engel olmaya çalışan kadın -çocuğun annesi olmalı- askere zorluk çıkarıyor. Asker en sonunda kadının karnına sert bir tekme atınca kadın düştüğü yerde kafasını vuruyor ve tekrar kalktığını görmüyorum. Ne zaman tuttuğumu bilmediğim nefesimi titrekçe veriyorum. Çocuğun çırpınışları artıyor; çığlıkların şekli değişiyor artık yalnızca annesine sesleniyor, kalkması için yalvarıyor. Asker kadına doğru yürüyor. Belki biraz vicdanı vardır ve yanına gidip durumuna bakar, belki kadın sadece bayılmıştır ve onu kaldırır diye düşünmeye cesaret ediyorum. Belki. Asker ise sadece kadının yanına gidip ayağıyla dürtüyor. Sonra da tiksinerek bakan gözlerini yerde yatan kadından ayırmadan bir tekme daha savuruyor. Arkamı dönüyorum buna daha fazla katlanamam. Hala tekme sesleri ve zavallı çocuğun çığlıkları duyuluyor. Bir şey görmeme gerek yok duyduklarım her şeyi açıklıyor zaten. Pencerenin dibinde yere çöküyorum.
''Bu çok...zalimce'' diye fısıldıyorum.
''Evet, tıpkı yüzyıllar önce olduğu gibi.'' Sesi çok sert ve soğuk, kafamı kaldırıp James'e bakıyorum, hala dışarı bakıyor, çenesini o kadar sıkıyor ki dişlerini kıracağından endişeleniyorum.
Veronika dolu gözleriyle pencereden uzaklaşmış, bir şey dikkatini çekmiş, bir yere odaklanmış garip garip bakıyor. Odaklandığı şeyin ne olduğuna baktığımda Rufus'u görüyorum. Sanki hiçbir şey olmamış gibi yerinden kıpırdamamış. Pencereden bakmamış olsa bile her şey gayet net duyulmuştu ama o kılını dahi kıpırdatmamış.
Dikkatli bakınca Veronika'nın dikkatini çeken asıl şeyi görüyorum: Rufus'un kolunda mühre benzer siyah bir iz var ama net değil. Hepimizin daha önce orada olmadığını bildiği bir iz. James'in koluna tutunarak ayağa kalkıyorum ve Rufus'a doğru ilerliyorum. Pek gelişimi görmüş gibi görünmüyor. İyice yaklaşıp koluna uzandığımda irkilerek geri çekiliyor.
''Uzak dur yaklaşma sakın!'' Ayağa kalkıyor, gözleri yerinden çıkacakmış gibi ve öfkeyle parlıyor. Anında geriliyorum.
''Hey, sakin ol!''
''Sakin ol dostum, sadece koluna bakmak istedi abartacak bir şey yok. Eminim sadece görünüşü rahatsız edici bir gölgeydi gördüğü.'' James de görmüş demek, o şey basit bir gölge için fazla süslüydü ama tam göremediğim için bir şey de diyemiyorum. Ama yine de açıkça bizden sakladığı şeyler var. Sadece kolu da değil. Biz çok uzun süredir arkadaşız ve birbirimizle ilgili her şeyi biliriz. Şimdi bizim öğrenme ihtimalimizin onu böyle dehşete düşürdüğü nasıl bir sırrı olabilir ki? Dışarıda sesler nihayet kesildi, içeriden de çıt çıkmıyor. Etrafta resmen ölüm sessizliği var ve bunu bozan Veronika oluyor.
''Her neyse, bundan sonra ne yapacağımıza bakalım. Dışarı çıkıp ortalığın ne halde olduğuna bakmayı öneriyorum.''
''Kabul edildi. Kraliçe'nin askerlerinin ardında bıraktıklarını görmek istiyorum.'' Kendi dediğime kendim şaşırıyorum. Ben, az önce gördüklerinden sonra pencerenin dibine çöküp neredeyse ağlayacak olan ben, dışarı çıkıp arkada kalan enkazı görmek istiyorum. Yine de bu gerçek bir istek, tekrar düşünsem de kararım değişmiyor.
''Ne zaman çıkıyoruz?''
''Pekala madem bu kadar çıkmak istiyorsunuz o zaman ikili olarak dolaşalım, tek başımıza çıkmak için tehlikeli bir zaman. Katie, benimle gelir misin?'' Başımla James'i onaylıyorum.
''O halde Rufus da benimle geliyor.'' Veronika'ya baktığımda çoktan upuzun saç örgülerini kapüşonunun içine tıkmaya başladığını görüyorum.
Yatağımın altından geriye kalan iki hançerimi de alıp belime yerleştiriyorum. Diğerlerinin bir şey almasına gerek yok zaten tapınaktan çıkıp gelmişler, her şeye hazırlar.
''Ee neyi bekliyoruz?''

