“Hayır,” dedi kesin ve sert bir tonda.
“Rütbemin ne derecede olduğunu biliyorsunuz. Sizi buraya hangi amaçla getirdiklerini farkında değilmişsiniz gibi davranmayın. Bunun yalan olduğunu görebiliyorum. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ yaptıklarınız yüzünden hayatlarında güçlük çeken insanlar var. Ayrıca, sayıları daha bir avuçken bile ses getiren kişilerin arasında yer aldınız siz. Bunu hâlâ hatırlayanlar var...” diye ekledi, nefesini tutarak. Dudakları düz bir çizgi halini almıştı. Duygularına kapılıp söylememesi gerekenleri fevri davranarak dile getirmişti. Bu yüzden çenesini sertçe sıktı.
Karşısında bilinen en iyi dil çözümleyicisi duruyordu. Onun gibi yetenekli insanlar ya şehirle ortak çalışır ya da düşman olarak kara listeye alınırdı. Şu anda askeriyenin, yaşı seksene yakın bu adamın rahatça aralarında dolaşmasına izin vermesinin ve tehlikeli arananlar listesinin başında olmasının sebebi, onun ne kadar yetenekli olduğunu bilmeleriydi. Özellikle tarihte ses getirmiş insanların arasında yetişmiş birisi olması, ona ayrı bir önem kazandırıyordu.
Asker, gözlerini kaçırmamak ve ortamı daha da tuhaflaştırmamak için derin bir nefes aldı. Duruşunu düzeltirken gözlerini kapatıp nefes alıyor, verirken yavaşça açıyordu. Nefesinin titrediğini adamın fark etmediğini umuyordu. Ancak yaşlı adamın bakışları güneş gibi parlaktı. Asker, bu bakışları daha askeriye katılmadan önce başka birinin bakışlarındaki simaya benzetir gibiydi. Gözünün önünde smokin ve uzun şapkasıyla, elinde piposu olan, sert cevizden yapılmış sandalyede oturan göbekli bir adam belirdi. Her akşam bu babacan adam rüyalarına giriyor, ama ne görüntü ne ses ne de hareketler bir türlü değişiyordu. Rüyasında gördüğü adam ile karşısında duran adamın bu kadar benzer olması içini titretti.
“Bana çok tanıdık birini hatırlatıyorsun,” diye cevap verdi yaşlı adam.
Gerginlik tüm bedenini sardı. Özellikle gördüğü o rüyadaki adam ile ne kadar benzer olduğunu düşünürken... Hissetmiş gibi dile dökmesi, bilincinde olan bir şeyi açığa çıkarmış ve duymasını istemediği kişilere ifşa etmiş gibiydi. Bu adamın şu anda tanıdık biri çıkma ihtimalinin hiç de iyi bir zamanda olmadığını düşünüyordu.
“Anlayamadım efendim? Hatırlatıyor derken?” dedi net bir şekilde asker. Sesinin tonunda düşündüklerini yansıtmamayı umarak.
“Senin gibi tez canlı ama hareketlerini kontrol altında tutmayı seven; duygusal ve bir o kadar düşünceli ama hayal gücüne kapılıp kendisini soyutlayan ve istediği takdirde acımasız olabilen iki kişi tanıyorum. Ahh, ellerimde büyüdüler...” dedi, sesi yad eder gibi. Gözleri, duvar kâğıdının bordo ve altın renklerindeki desenine takılmıştı.
Asker, bu yaşına kadar birçok insan tanımıştı. Daha çocukken kimlerle, nerede, nasıl yaşadığını; giyindiğini; hakkında kimsenin bilmediği sırlarının olduğunu bilen sadece bir avuç - kendisi de dâhil - üst düzey yetkili vardı. Ancak düşman topraklarında birinin kendi içinden biri hakkında bu kadar özel konuşması normal değildi. Yaşlı adamın bu samimiyetinin altında neler olabileceğini düşünerek kaşlarını çattı. Gözü, karşısındaki adamdaydı; kulağı ise ilerideki kapının ardında kendisini dikizleyen komutanındaydı.
“Yaşlı olmanın dezavantajlarından biri de, ne kadar uzun yaşarsan geride bıraktığın izlerin yara gibi tekrar açılmasıdır...” diye ekledi, buruk bir gülümsemeyle. Bir adım atarak buruşmuş elini askerin geniş omzuna koyup hafifçe sıktı.
“Yaşlı bir adam olarak sana öğüt verme hakkım olduğunu söylemiyorum, oğlum. Ama teklifim hâlâ geçerli. Ne zaman istersen...” dedi ve cebinden çıkardığı kartı askerin avucuna koydu.
“Benim yanımda her zaman hazırda bulabileceğin bir yerin var. Sana yardımcı olmaktan büyük keyif duyarım, oğlum...”
Yavaşça elini omzundan koluna kaydırarak iki kez hafifçe vurdu. Ardından kafasını eğerek askerin yanından yürüyüp gitti.
Askerin kalbi, hayatında daha önce hiç olmadığı kadar hızla atıyordu. Karşısındaki adamı dinlerken nefesini tuttuğu için nefes alış verişleri hızlanmıştı. Ancak duygularını uzun zamandan sonra bu kadar net belli etmesi yüz kaslarını acıtıyor, eli ayağı titriyor, ne yapacağını bilemiyordu. Ağzını bir türlü kapatamıyor, nefesini ne kadar tuttuğunu bilmediği için dengelemek adına dudaklarını hafifçe aralıyordu.
Bedeni, bir titreme kaplamış ve bu titreme bir türlü geçmiyordu. Elinin üzerinde ise kendisi için sonsuzluk ve bilgelik anlamına gelen ardıç kuşu sanki kanatlanacakmış gibi gözüne görünüyordu. Kalp atışları normal ritmine kavuşmaya başlarken, gerginlikten kasılıp sertleşen kaslarını gevşetmek için omuzlarını yukarı aşağı hareket ettirdi. Avuçlarındaki teri üzerine sildikten sonra parmaklarını sonuna kadar açıp kapatıyordu.
Kapı girişinde, şöminenin yanında oturan babasının en yakın arkadaşı - aynı zamanda komutanı - dostlarıyla sohbet ediyor gibi görünse de, uzaktan askeri göz hapsine almıştı. Elindeki kırmızı porto şarabı dolu kadehle, olan biteni anlamaya çalışır gibi gözlerini kısmıştı.
Genç asker, yaşlı adamla konuşmaya başlar başlamaz bu bakışların farkındaydı. Eğer kontrolü eline almazsa çok kötü şeyler olacağını hissediyordu. Bu hisse de yabancı değildi. Artık üzerine toz kaplanmaya başlasa da, tanıdık silik anılar hâlâ oradaydı.
Anılar konusunda uzun süredir başı beladaydı. Ne kadar zaman geçerse geçsin, duygularını silip kendi dünyasını yaratmasına rağmen, silinen anıların tekrar - bulanık da olsa - gün yüzüne çıkması onu rahatsız ediyordu. Bu konuda yaşlı adama hak veriyordu, ama anıların gün yüzüne çıkmasının yaşla bir ilgisi olmadığını söylemek istiyordu.
On iki yaşında buna benzer şeyler yaşadığını hatırlıyordu. Ancak üvey babasının ani ölümü ve adını bilmediği hastalık tekrar tetiklendiğinde, o gençlik hevesi yok olmuş ve boşlukta süzülmeye başlamıştı. Uzun yıllardır böyle devam etmekteydi. Ta ki bu yaşlı adam gelip ona “Artık uyanma vaktin geldi,” deyip parmaklarını şıklatana kadar.
Etkisi hâlâ bedenini titretiyordu. En rahatsız olduğu şey ise, adamın bunu başarmış olması bir yana, uzakta izleyen komutanın fark etmiş olmasıydı. Bundan sonra olacaklara nasıl başa çıkacağını bilmiyordu.
“Fujin! Gel bize katıl evladım!”
Ses ne kadar yumuşak ve eğlenmeye istekli çıksa da, Fujin bu adamın söylediklerinin altında yatan asıl isteği gözlerindeki ateşten görebiliyordu.
Terlemiş elini cebindeki mendile sildikten sonra saçını düzeltti. Resmi formasının buruşmuş kısımlarını eliyle düzeltip, yaşlı adamdan önceki ruh halini yüzüne yerleştirerek sert adımlarla kendisini çağıran komutanın yanına ilerledi.
Fujin, uzun zamandır giydiği gri askeri üniformasını çıkarıp, hizmetlisinin kendisi için aldığı kıyafetleri aynanın karşısında düzeltirken, gözleriyle kendisini yadırgamadan edemedi. Yıllardır lanet ettiği o üniformanın, sanki bedeninin bir parçasıymış gibi hissettirdiğini fark etmek, onu rahatsız etmişti. Ancak farklı kıyafetler giymek, uzun zamandır hissetmediği bir yenilik duygusunu uyandırmış, kendisine başka bir gözle bakmasını sağlamıştı. Yine de, görev için giydiği kıyafetler arasında en rahatsız edici olanı, "Şeytanın Gölgesi" adı verilen maskeli ve ağır üniformaydı.
O kıyafeti giydiğinde, özellikle maskeyi taktığı an, bedeninin kontrolünü kaybediyormuş gibi hissediyordu. Sanki maske sihirliydi ve taktığında, yerine karanlık, kana susamış bir iblis geçiyordu. Bu durum, yaptığı şeylerin kontrolünü kaybettiği hissine kapılmasına neden oluyordu. Bazen o kıyafetin içinde yaptıkları ona mantıksız geliyor, bir başkasının yaptıklarını büyük bir ekranda izliyormuş gibi hissediyordu. Neden böyle davrandığını anlamaya çalışsa da, hiçbir zaman net bir sonuca varamamıştı. Bu belirsizlik, onu zihninin karanlık köşelerine daha da çekiyor, içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulamamasına neden oluyordu.
Başarılı ve zeki bir asker olarak yetişmişti, ancak hafızası zayıftı ve yüksek seslere karşı hassasiyeti vardı. Travmalar, onun için özel bir sorundu. Ne zaman buna benzer bir olay yaşasa, beyni geçmişte kalan anıları gün yüzüne çıkarıyor ya da daha sonra hatırlamayacağı, "Sanrı" adını verdiği belirsiz olaylar yaşıyordu.
Kendi yarattığı dünyada yaşamak, eskiden onu tatmin ediyordu. Ancak artık gerçek dünya gözlerine daha net ve canlı görünüyordu. Yine de sanrılar arttığında, yarattığı dünyaya geri dönememek, sırtında bir bıçak varmış gibi hissetmesine neden oluyordu. Askeri içgüdüleri, bu rahatsızlıktan kaçmak yerine savaşması gerektiğini söylüyordu. Kaçarsa, gördüğü görüntüleri unutacağını biliyordu. Bu yüzden, sanrılar sırasında bilincini korumaya ve hatırlamaya çalışıyordu.
Sanrılar başladığında, genellikle peş peşe gelirdi. O anlarda daha önce hissetmediği duyguları tekrar yaşıyor, bu duygu değişimleri gördüğü sahnelerle bağlantılı oluyordu. Bazen görüntüler gelmese bile, o ruh haline bürünebiliyordu. Bu sayede Fujin, ruh hali değiştiğinde sanrıların başlayacağını öngörüp kendini hazırlayabiliyordu. Özellikle askeri görevlerde ya da düşman karşısında bu hazırlık, onun için bir avantajdı.
Fujin, anılarını hatırlamaya ve bilincini korumaya çalışsa da, bu görüntülerin kaynağını anlamlandıramıyordu. Beyninin bir oyunu mu, yoksa silinmiş ve yeniden canlanan anılar mı olduğunu kestiremiyordu. Her iki ihtimal de onu geriyordu. Beyninin anıları değiştirmesi, hatırlamayı zorlaştırıyor, başarısız olduğu her kararda umutsuzluğa sürüklüyordu. Ancak unuttuğu anılar canlanıyorsa... Fujin, gördüğü anıların daha önce yaşamadığına emindi. O kadar sıcak, içten bir yerde bulunmamıştı. Şimdi yaşadığı soğuk metal ve entrikalarla dolu dünya, ona bambaşka bir gerçeklik gibi geliyordu. Kuzeyde bir ülkeden, dünyanın bir ucundaki güneye gitmek kadar farklıydı. Ayrıca Fujin, şehirden yalnızca görev için çıkmıştı. Çocukluğundan beri şehir dışında yaşamamıştı.
Zihni karışık bir bulmaca gibiydi. Elinde bir sürü iş varken, kafasındaki bu sorulara cevap arayacak vakti, zamanı ve imkanı yoktu. Kendisine bile güvenemez hale gelmişken, yaşadığı şehirden kaçacak yerler, insanlar ve mekanlar aramaya başlamıştı. Şehirden kaçmak, daha önce aklından geçmeyen bir şeydi. Ancak yaşadığı problemler ve görmezden gelemediği sorular, onu işini geride bırakmaya ikna etmişti. Aksi takdirde, yaşadığı tuhaflıkları fark eden birilerinin onu daha kötü bir duruma düşüreceğini biliyordu. Çünkü yapılanları görmüştü.
Orduya genç yaşta katılması ve disiplinli, iyi eğitimli komutanlar tarafından yönlendirilmesi, çevresinde oluşan ün sayesinde, onu normal askerlerden kat kat daha becerikli ve başarılı kılmıştı. Kendisine çoğu kişiye verilmeyen görevler ve bilgiler verilmişti. Bu sayede şehirden kaçmak için ulaşacağı her yer, sahip olduğu bilgi ve eğitim sayesinde başarılı olmasını sağlıyordu. İşi iyi gittiğinde ve üst rütbedeki komutanlar ile insanların güvenini kazandığında, sahip olduğu belgelerin kopyalarını alıp, orijinallerini yerine koymuştu. Böylece zamanı geldiğinde kullanabileceği kozları elinde tutuyordu. Bu yüzden orduda geçirdiği zamandan ne kadar nefret etse de, sahip olduğu imkanlardan memnundu. Katılmasaydı ve durumu şu anki gibi olsaydı, nasıl başa çıkabileceğini düşünmek bile istemiyordu. Muhtemelen kaçarken arkasında kaos bırakır, saklanmak ve dış dünyayı tanımaya çalışarak ortama adapte olmaya çabalardı. Bu düşünceler bile ona yorucu ve zaman kaybı gibi geliyordu.
Orduya katılmanın kötü yanlarından biri, her daim etrafta kaosun hakim olmasıydı. İnsanların gerçek yüzünü görmek, dış dünyadaki kan ve vahşeti bazen kendisinin de uygulaması gerekebiliyordu. Gördükleri o kadar dehşet verici oluyordu ki, Fujin çoğunu hatırlamıyordu. Yakın zamanda kişilik bozukluğu yaşadığını düşünmeye başlamıştı. Çevresine kahraman olarak lanse edilse de, aklından bir katil olduğu düşüncesi hiç çıkmıyordu. Bir asker olmak, suç ortaklarının sırlarına zorunlu ortaklık etmek ve bu işleri bizzat yapmak anlamına geliyordu.
Kişiliği tamamen değişmiş, anıları puslu ve soğuk hale gelmişti. Çevresi, bazen ona korkulu gözlerle bakıyordu. Verilen her kıyafetle bambaşka bir insan oluyordu. Bazen bir katil, bazen entrikalarla dolu bir ajan, bazen de bir canavar... Ancak bazen de, geriye kalabilirse, kendisi oluyordu. Ama başkası olduğunda hissettiği duygusuzluk, acıdan zevk alması ve bunun için herkese zarar verecek kadar gözünü karartması, onu bir canavara dönüştürüyordu. Hatırladığı birkaç görüntüde, insanların nefret dolu bakışlarını ama çaresizce geri planda kalmaya çalışmalarını hatırlıyordu. İnsanlar ondan korkuyordu. Ancak başka bir kıyafet giydiğinde, diğerleri gibi bakarken, Fujin belki de bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyordu. Yine de, insanların arasında masum bir rol yapan bir canavar olduğunu aklından çıkaramıyordu. Eğer insanlar maskenin altındaki o yüzü tanısalardı, büyük ihtimalle onu öldürürlerdi ya da hayattan zevk almaması için linç ederlerdi. Fujin, insanların bu durumdan haberdar olmamasına seviniyor ve bunu olabildiğince kendisine saklamaya çalışıyordu. Zaten her seferinde kendisini suçlayacak ya da cezalandıracak bir yolunu buluyordu. Diğer insanların kin ve öfkeyle dolup kendilerine zarar vermelerini istemiyordu. Ne kadar hak ediyor olsa da.
Özellikle dengesiz bipolar halindeyken, kurtulmak ve cevaplanması gereken soruları ararken, bu sorularla zaman kaybedemezdi. Orduya bir daha dönmeyecekti. Oradan olabildiğince uzaklaşması gerekiyordu.
Şehir halkının onu hemen unutacağını bilmek, en azından onu rahatlatıyordu. Bir gün geri dönmek istese, unuttuklarını bilerek aralarına karışmak, kendisini rahatlatacaktı. Ve sonunda adı sonsuza kadar silinecekti, hep olduğu gibi.
Şehir halkı, sürünün temel psikolojisini oluşturuyordu. Akılları silinmiş, popüler kültürün etkisinde kalarak, hep aynı şeyleri seviyor, aynı fikirleri savunuyor ve aynı şeyleri düşünüyordu. Başlarındaki çobanlar ise atalarından kalan yön değneklerini nesilden nesile aktarıyor, bazen sopayı sertçe vurmaktan çekinmiyorlardı. Fujin, şehirde yaşanan iktidar, siyasi kavgalar, sömürgecilik ve daha birçok dönen olaydan haberdardı. Bazen komutanları, bazen de Bay Başkan bizzat bu işleri yapıyordu. Fujin, bunlarsız bir hayatın var olduğundan pek emin değildi, bu yüzden dışarıya çıkmak, beklentilerini artırmamıştı. Yine de, aynı yerde sürüklenmenin bela getirdiğini biliyor, bu yüzden "Yaşamak hareket demektir! O yüzden koş!" felsefesini benimsemesi gerektiğini düşünüyordu.
Bir ölüm fermanı, bu işi görmesinde yardımcı olacaktı. Onu izleyen gözleri geride bırakırken, peşinden izini sürecek av köpekleri olacaktı. Fujin, onlarla başa çıkabileceğini düşünüyordu. En başarılı ordulardan daha zeki ve sistematik donanımlı bir eğitim almıştı. Ayrıca, burada durup hareketlerinin tuhaflığını fark edilmesindense, bir grup özel askerle savaşmayı tercih ederdi. Öyle de yapacaktı.
İlk önce insanlar kaybolduğu için üzülecek, ardından teoriler üretecek, nefret edilecek ve kendisini savunanlarla kavgalar çıkacaktı. Ardından yerine konulacak birine yönlendirilecekler ve yavaşça ismi tarihe karışacaktı. Komutanları bile bunu teşvik edecek, bir süre sonra onu ölü sayacaklardı. Zaten orduda gizlenen oğlancılık vakaları ve bir sürü skandal vardı. Bir askerin kaybı onları etkilemezdi. Birçok yakışıklı asker ve yetişen öğrenci vardı. Fujin, şimdiden popüler olan kendinden genç askerleri tanıyordu.
Yine de Fujin, dışarı çıkması durumunda en büyük güvencesinin halkın ve şehir ordusunun büyük çoğunluğunun, dışarının ne kadar tehlikeli olduğuna dair eğitim almış olmaları ve korkmaları olduğunu biliyordu. Fujin, uygulanan katı dışarı çıkma yasağına olan güveninin, cesaretini artırmasına neden olduğunu hissediyordu.
Şehrin otuz yedi kilometre yüksekliğindeki metalden yapılmış yapay gökyüzü, dışarıdan korktukları için inşa edilmişti. Şehirdeki en yaşlılar bile bu yapay gökyüzünün varlığını hatırlıyordu. İnsanlar, gerçek yağmurun ya da rüzgarın yüzlerine nasıl çarptığını hiç bilmiyorlardı.
Fujin, hava durumu ve basit doğa olaylarının yapay bir sistemle kontrol edildiğini düşünüyordu. Aslında, eskiden bu sisteme gerek yoktu—çünkü okuduğu bir kitapta yapay gökyüzünün tamamlandıktan sonra ayda bir kez açıldığı yazıyordu—ancak zamanla bu durum zorunluluk halini almıştı. Doğa ananın sistemine ve canlılara saygı duymayan, güç düşkünü insanların, dışarıyı yaşanamayacak hale getirmeleri de bunun bir sonucu olmuştu. Özellikle şehrin kurulduğu yerin zamanla uğradığı tahribat nedeniyle hava, su ve toprak zararlı ürünler vermeye başlamıştı. Fujin, bunun şehre yakın olmanın bir sonucu olduğunu düşünüyordu. Eskiden birkaç kilometre ötede kurulması planlanan şehirle ilgili dedikodular duymuştu. Ancak, şehri çevreleyen zehir tabakasının, bu duruma göre çok daha kötü olduğunu söylüyorlardı. Diğer bölgeler daha kötü durumdaydı, ancak en azından burası kadar hayatsız değillerdi.
Uzun yıllar önce, orduya yeni katıldığında seçilen birkaç asker arasında bir buçuk yıl sürecek özel bir proje eğitimine girmesi zorunlu olmuştu. Bu eğitim, sıradan askeri eğitimden çok daha zorluydu ve mareşal seviyesindeydi. Komutanlar, eğitimin sebepleri hakkında kimseye bilgi verilmemesi gerektiğini sıkça vurgulamışlardı.
Eğitim sona erdiğinde, üst rütbelerden gelen bir emirle, seçilen askerlerin vatandaşlık görevlerini yerine getirmeleri gerektiği bildirilmişti. Emir basit görünse de, uzun ve çetin bir zaman dilimini kapsıyordu. Gizlilik, şehir ve ordu için hayati önem taşıyordu. Bu yüzden, yalnızca özel olarak seçilen ve bir buçuk yıl eğitim almış askerlerin dışında kimseye, hatta en yakın arkadaşlara bile bilgi verilmesi yasaktı. Eğitim sürecinde en başarılı olan askere, görevin tasarımı ve liderliği verilmişti.
Fujin, askerlik hayatı boyunca gittiği görevlerde gerginlik ya da duygusal bir belirti hissetmemişti. Kendini duygulardan izole etmiş, görev başarısını hayatından üstün tutarak işlerini mükemmel bir şekilde yerine getirmişti. Ancak, bu görevin liderliği verildiğinde içinde tuhaf bir burkulma ve sıkışma hissetmişti. Yine de görevi kabul etti—reddetme lüksü yoktu—ve hızla görevin temel incelemesini ve tasarımını çıkardı. Görev planı onaylandı ve hazırlıklara başlandı.
Görevin ana hedefi, başkana bağlı bir grup "Gece Şahinleri" adlı paralı askerlerin, yakın zamanda keşfettikleri yeni yaşam alanlarını fotoğraflamalarıydı. Ancak, buraya girme ve saldırma emirleri verilmediği için şehre geri dönülmüş ve elde edilen kanıtlar en üst merciye iletilmişti. Uzun yıllar sonra, ilk kez kendilerinden başka bir halk gördüklerinde, başkan ve yandaşları büyük bir toplantı yaparak bu yerin araştırılması için çalışmalara başlamışlardı. Eğitimde en başarılı askerlerden birkaçı, özel olarak eğitilecek ve yerel halkın arasına karışacaktı.
Fujin, bu durumu yeni bir şey olarak görmese de, fotoğraflardan ve birkaç belgeden yola çıkarak uygun askeri ve sivil kıyafetler tasarlanması gerektiğini ve halkın kökenlerini araştırmak için ekipman edinilmesi gerektiğini önerdi. Hazırlıklar tamamlandı ve yaşam alanı yakınlarındaki güvenli bölgeye kadar indiler.
Fujin, şehre adım attığı anda içindeki burkulma ve sıkılma, damarlarındaki kanın ısınmasına ve adrenalin hormonunun artmasına sebep olmuştu. O an hissettiği heyecan ve tutkunun nedenini çözememişti. Şimdi, oraya ilk defa gelmediğini, geçmişte yaşadığı bir anı ya da bir şeyin onu heyecanlandırdığını daha iyi anlıyordu. Ancak, orada topladığı kanıt ve DNA örneklerine rağmen, heyecanının nedenini bulamamıştı.
Buna rağmen, Fujin'in komutasındaki küçük birlik başarıyla görevini tamamladı ve elde ettikleri her inceleme notu ve kalıntıyı üst makama ilettiler. Görev devam ediyordu, ancak keşfedilen birçok yeni yer vardı ve sorunlar yavaşça ortaya çıkmaya başlamıştı. Takım arkadaşlarından bazıları, aslında o kadar başarılı ve profesyonel değillerdi. Bu da görevin yönetilmesini ve gizliliğini tehlikeye atıyordu.
Bir süre sonra, üstten bir uyarı gelmişti ve cevap kesin ve netti: "Göreve zarar verecek ve sızmasını sağlayacak her kimse, vurun onu." Fujin, o anı hatırlıyordu. Takım arkadaşlarından hangisinin vurulacağına karar vermek onun için fazlasıyla zordu. Her ne kadar başarılı asker olmasalar da, birini öldürmek ona o anda saçma gelmişti. Asker olmak, bazen birini öldürmek anlamına geliyordu, ama yakınlarından birine bunu yapmak... Fujin'i soğuk terler dökmesine neden olmuştu.
Daha da kötüleşmişti; içlerinden biri, halktan bir kadına zarar vermeye kadar gitmişti. Fujin, bunu erken fark edince arkadaşını vurmak zorunda kalmıştı. Tetiği çektiğinde, tüm duyguları bir anda silinmişti. Artık hissettiklerinin bir önemi yoktu. Mimikleri oynamıyor, gözleri boş bakıyordu. Sadece gerektiğinde mimiklerini kontrol etmeye ve ses tonunu ayarlamaya çalışıyordu. Onun dışında her şey boştu.
Askeri vurduktan sonra, sorun çıkaran askeri ortadan kaldırdığını bildirmişti. Cevap olarak, cesedi şehre getirmemesi gerektiği ve ortadan kaldırılması gerektiği yazılı bir not almıştı. Kurban olay anında bayıldığı için serbest bırakılmıştı. Açlıktan bayıldığını ve biraz yemekle iyi olacağını söyleyen Fujin, ona yemek ısmarlamıştı ve konu burada kapanmıştı. Kariyeri ve itibarı daha da artmıştı, ancak Fujin, o andan sonra kendisi olmaktan çıkmış ve sırtına lanet mühürünü damgalamıştı. Nereye kaçarsa kaçsın, bundan kurtulamayacağını düşünüyordu.
Aynaya son kez bakıp kendisini baştan aşağı süzdü. Giydiği sivil kıyafetler ve griye çalan beyaz saçlarıyla sıradan bir sivil gibi gözüküyordu. Keşke bakışlarındaki ve duruşundaki sertliği silebilseydi. O zaman, asker olduğunu anlamaları imkansız olurdu. Neyse ki, suratında veya çenesindeki herhangi bir sima, özünü belli etmiyordu. Fujin, görüntüsünün yaptıklarıyla arasındaki farkı düşündü. Büyük ihtimalle, asker olduğunu anlayacaklardı, ancak dışarıda onu görenlerin geldiği yeri bilmeyeceklerini düşünüyordu. Zayıf, uzun bir görüntüsü vardı ve insanlar, az beslendiğini ve günlerdir açlıktan zayıfladığını düşünüyorlardı. Yine de, herkes yüzüne baktığında, kimse bununla ilgilenmiyordu.
Parlak beyaz bir suratı vardı. Diğerlerinden farklı olarak, Asya genlerinin ona verdiği görüntü herkesin dikkatini çekiyordu. Şehirde yaşadığından beri, sadece önemli toplantılarda Asyalı simalar görünürdü. Bunun dışında, şehirde yaşayan tek Asyalı Fujin'di... En azından öyle düşündü. Çünkü neredeyse tüm ömrünü şehirde geçirmişti ve tek bir Asyalı gene sahip insan görmemişti. Bunun sebebinin, şehir halkının geçmişte uyguladığı 'Irk' politikaları olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden, farklı yerlerden gelen insanlar ırksal problemi tartışmaya açmış, ancak her seferinde şehir halkı bunu reddetmişti.
Asyalı halkın çoğunluğu, şehirlerden uzakta, güneybatının serin okyanuslarında bulunan topraklarda yaşıyordu. Diğer bölgelere gitmek, şehir halkından biri için bile zordu; ancak Fujin, bu bölgenin şehirdeki gibi katı ve dışa kapalı olduğunu düşünmüyordu. En azından duyduklarına göre, böyle bir ihtimal vardı.
Aynadan gözlerini ayırarak, belki de son kez, içinde sadece uyumaktan başka bir şey yapmadığı soğuk odasını gözden geçirdi. Ardından yerde hazırladığı omuz çantasının saplarından tuttu. Siyah maskesini yüzüne yerleştirip, kapşonunun başlığını beyaz saçlarını örtecek kadar çekti ve kapıyı açarak, hızla, bir daha geri dönmemek üzere arkasından kapattı.
Ah... Burayı asla özlemeyecekti.
---
Uzun bir aradan sonra, fark edilmemek için bu kadar çaba sarf etmiyor, bu kadar gerilmiyordu. Genelde yapılması gereken işler gizli tutulduğunda, bozsa bile görevi başarılı bir şekilde tamamlayacak bir yol bulurdu. Ancak şimdi, beyaz saçlarını fark ettirmeden, kıyafetleriyle birlikte insanlardan nasıl uzak tutacağını bilmiyordu.
Saat on ikiye yaklaşırken, gökyüzü kararmıştı. Perşembe günüydü ve hava durumu yağmurlu olacağı için gökyüzünde yapay yağmur yağdırılıyordu. Sokaklar, labirentimsi dar yollarla, göründüğünden çok daha karanlık bir hal almıştı. Şehrin ortasında bulunan devasa binadan mavi ışıklar yayılıyordu.
Bu bina, şehrin en büyük ışık kaynağıydı ve reklamlar, bildiriler, hatta dizi şovlarına kadar pek çok sosyal ağın merkeziydi. İçinde ise parası en fazla olanlar ve işleri duyulmuş insanlar yaşıyordu. Çoğu kişi orada yaşamayı hayal ederdi, çünkü sadece adı duyulmuş kişilerin orada bulunduğu bir yerdi. Fujin ise, beton ve demirden yapılmış binalarla dolu bu şehirde, manzaranın ve güzelliğin mumla aranırken, sırf başkaları orada yaşıyor diye bir yerde kalmayı saçma buluyordu.
Şehir, kocaman olmasına rağmen, bu kadar klostrofobi etkisi yaratan sokaklarda geniş kişisel alanlar bulmak oldukça zordu. Belki de en geniş yerler insanlara cazip geliyordu. Fujin, şehir tasarımının kötüsünün iyisi arasında bir tercih yapmanın kısıtlanma hissinden nefret ediyordu.
Sokakların ve mahallelerin çoğunun ışığı söndürülmüş ve terkedilmişti. Bu terkedilen yerler "ölü bölge" olarak anılıyordu. İnsanlar bazen sadece yürüyüş yapmak için uğruyor, ardından hızla uzaklaşıyorlardı. Oraya uğrayan çok az insan vardı. Çoğu kişi ya evlerinde ya da etkinlik alanlarında vakit geçirmeyi tercih ediyordu. Teknoloji, onların yaşam tercihlerinin çoğunu kısıtlıyordu. Bu kısıtlama, bir yandan insan sağlığını korumak için gerekli olsa da, dışarıda gelebilecek herhangi bir kimyasal madde son derece zararlı kabul ediliyordu ve temas edilmesi ölümcül sonuçlar doğuruyordu. En azından şehirdeki insanlar için... Bu halkın çoğu, ataları da dahil olmak üzere, hiç doğal hava almamıştı. Hiçbir bakteri ile temasa geçmemişlerdi. Fujin, orduya katılan herkese, dayanıklı olmaları için bir miktar bakteri verildiğini biliyordu. İlk başlarda hastalıkla mücadele etmek, her asker için atlatılması gereken bir süreçti, ancak bazen bu süreçten etkilenen ve yataktan çıkamayan insanlar oldukça fazlaydı. Bazen aylarca iyileşemeyenler oluyordu. Bu süreci en rahat atlatanlar, komutanlar tarafından eğitim sürecinde ön saflara yerleştiriliyordu. Fujin, ilk bakteri teması gerçekleştiğinde ateşi bile çıkmamıştı. Birkaç gün yatak istirahati yaptıktan sonra, eğitime katılabilecek duruma gelmişti.
Her ne kadar bakteri ile alışma sürecini atlatsalar da, dışarı çıkıp bilinmeyen vahşi hayatla başa çıkacak kadar güçlü olduklarını düşünmüyordu. Doğa Ana öldürülmüş ve hayvanlar bundan etkilenmişti; başkalaşıma uğrayarak yeni türler doğmuştu. Fujin, bu hayvanları pek hatırlamasa da, sıfatlarını gözünde canlandırabiliyordu. O kocaman canavarlarla mücadele etmek için bir dolu insandan fazlası gerekiyordu. Şehrin deposunda bulunan acil durum silahlarının bile yeterli olup olmayacağından emin değildi. Bu yüzden ani bir saldırı sırasında şehirde yaşayan çoğu kişinin hayatta kalma ihtimali sıfırdı. O canavarlar, deneylerin ürünü olarak doğmuş ve bu duruma gelmişlerdi. Bulundukları bölgenin yaşam popülasyonunun çoğunu yok etmişlerdi. Ancak asıl yok edenlerin bu canavarlar değil, onları bu hale getirenler olduğunu Fujin çok iyi biliyordu. Eğer yaptıkları yüzünden ölmeselerdi, tedavi bulmak için onları esir almaktan çekinmezdi.
Bazen, bu canavarlar şehrin çok yakınına geldiğinde – şehrin diğer bölgelerine göre beş kat daha zehirli olan tabaklardan etkilenmiyorlardı – onları öldürmek için bizzat görevlendirilmişti. Elbette, öldürmenin kendi ölüm fermanı olacağını bildiği için, Fujin onların dikkatini çekecek başka bir plan kurmuş ve şehri terk etmelerini sağlamıştı. Karanlıkta bile kamufle olabilen bu yaratıklarla savaşmaktansa, onları şehirden uzaklaştırmanın daha kolay olduğunu düşünüyordu. O zamandan sonra, hiçbir canavar şehrin yakınlarına uğramamış ya da şehri hedef almamıştı.
Her ne kadar şehir yakınlarında gözükmeseler de, verilen görevlerin merkezinde yaşamaları işleri zorlaştırıyordu. Bazen arkadaşları, bu yaratıkları ilk kez gördüklerinde kolayca hedef oluyorlardı. Fujin, tim takımını bu konuda olabildiğince uyarmaya ve eğitmeye çalışıyordu. Aksi takdirde, görev başarısız olacak ve ekibi kaybedecekti. Birkaç görev ve savaş sonrası, ekip, yaratıklardan kaçınmayı öğrenmişti. Ve sonunda, ekip tüm görevlerini tamamlayarak hayatta kalmayı başarmıştı.
Fujin, bu anıları zar zor, silik görüntüler olarak hatırlıyordu. Bazen el kol hareketleriyle yanındaki askere emir verdiğini, karşısında kocaman bir yaratığın silüetini, bazen de hedefin kaçarken kaybolan hareketliliğini hatırlıyordu. Ancak Fujin, içlerinden sadece birini net bir şekilde hatırlıyordu. Bir çift kırmızıya çalan kahverengi göz... Bu gözleri daha önce başka bir ırk ya da bölge halkında görmemişti. Kirpiğinin kıvrımları, gözünün altından ve kenarlarından elmacık kemiğine kadar uzanan çatlaklarla birlikte belirginleşiyordu. Uzun dalgalı saçları... Fujin, yüzün tamamını hatırlamasa da, bu ayrıntıları aklından çıkaramıyordu. Bazen bu gözler, tehdit edercesine öfkeyle bakıyor, bazen de alaycı bir şekilde gülümsüyordu. Ne olursa olsun, Fujin bu gözlerin sahibini bulmak için içinde büyük bir arzu taşıyordu. Belki bulamadığı cevapları o kızda bulabilirdi. Ve bunu kesinlikle yapacaktı.
İyileşmenin anahtarının kız olduğunu bile düşünüyordu. Ne zaman bir anısı gözünün önünde canlansa ve yaşadıkları rüyasına girse, kız hep oradaydı. O kaos ve karanlığın içinde ay gibi parlıyordu. Ne yaşanırsa yaşansın, hep oradaydı. Onu çağırıyordu. Sesi net olmasa da adını fısıldıyor ve yanına çağırıyordu. Fujin, bilinçli olarak uyandığından beri böyle bir duygu yaşamamıştı. Ve ne zaman onu anılarında görse, aynı duyguyu hissetmeye devam ediyordu. Kalbi sıkışıyor, damarları hızlıca akıyor, ciğerleri havasız kalıp nefesi kesiliyordu. Cevap ne olursa olsun, uyanma nedeni o kız bile olsa, içinde öfke değil, sadece minnettarlık vardı ona karşı. Sonsuza kadar böyle devam edip, bilinçsizce ona zarar vermektense, bilinçli ve zihni dengesiz bir halde onu korumak istiyordu.
Derin bir nefes alıp gözlerini kapattı ve dudaklarını yaladı. Sırtında hissettiği demirin soğukluğu, Fujin’i üşütse de, beynini düşüncelerden boşaltmalı ve sakinleşip yapacağı işe odaklanmalıydı. Yapay gökyüzünden yağan yağmurun düşüş sesleri, sakinleşmesine yardımcı oluyor, terlemiş yüzünü yıkıyordu. Gözlerini yavaşça açarak etrafına baktı. Bu bölgede insanlar gelmese de, devriyede olan herhangi bir askerle karşılaşmak istemiyordu. Yakınlarda herhangi bir ses duymayı bekledi, ama ne gelen ne de giden vardı. Bu yüzden hızla yere koyduğu çantasını alarak, yüzündeki suyu tek hamlede sildi ve gölgelerin arasına karışarak boş bir sokağa saptı.
Şehir, avangart bir gelecek inşa etmek amacıyla geride bıraktıkları hayatın yenisini oluşturmak için yıllar önce başlatılmış büyük bir projeydi. Şehir, geniş bir toprak parçasını kaplıyordu. İçi, labirentin kıvrımları gibi düşünülmüş bölgelerle, insanların yaşayacağı kaliteye göre ayrılmıştı. Ama yıllar sonra, çoğu yer kullanılmaktan vazgeçilip terk edilmişti. Bunun sebebini çeşitli bahanelerle açıklamaktan kaçınılmış olsa da, aslında altında başka bir şey olduğunu biliyordu. Bu ölü bölgeler, bir süre sonra bazı insanların mekanı haline gelmişti. Bu insanlar, "Dışarıdan Gelenler" olarak adlandırılıyordu. Bu yüzden geceleri birkaç asker ve şehir polisi, bu insanları bulmak, yakalamak ve sorguya almakla görevliydi. Ama şu ana kadar kaçan birini görmeleri dışında hiç yakalanmamışlardı. Bu yüzden Fujin, onları yakalamaktanse, nereden, nasıl ve niçin geldiklerine odaklanmanın kendisine de fayda sağlayacağını düşündü ve bir tünel buldu. Bu tünel, şehri inşa edenler tarafından, insanları borularla getirerek güvenli bir şekilde yolculuklarını tamamlamaları için tasarlanmıştı. Ama şimdi, şehirde dışarıya açılan gizli bir çıkış kapısıydı. Burayı Fujin dışında kimse bilmiyordu.
Bu yüzden en güvenli ve kimsenin – en azından bir süre – fark etmeden kaçabileceği tek çıkış kapısıydı. İz bile bırakmayacaktı. Kıyafetlerini bile almamış, yerine yenilerini yanına almıştı. Onun dışında önemli eşyalarını herkesten saklamıştı. Bilmelerine imkan yoktu. İnsanlar, kendisinin kaybolduğunu düşünecekti. Tıpkı belli aylarda kaybolan genç insanlar gibi. Onun da yok olduğunu düşüneceklerdi.
Dışarıdan korkan halk ise, kaybolanların aslında kaçmış olabileceklerini düşünmeyeceklerdi. Çoğu kişi, dışarının nefes alınacak bir yer olmadığı konusunda eğitilmişti; canlı bir ağaç ya da masum bir hayvan bile görmemişlerdi. Kendileri dışında insana dokunmamışlardı. Bu yüzden ordu, şehir içinde popüler bir kısmı oluşturuyordu. İnsanların bazıları, askerlerin dışarı çıktıklarını biliyordu. Kendilerinin cesaret edemeyecekleri bir başkasının bunu yapması onları etkiliyordu. O yüzden askerler, televizyon şovlarındaki ünlülerden önce popüler bir meslekti. Çoğu asker, bu yönünü cazip bulmuş ve ünlü olma arzuları için orduya katılmışlardı. Eğitim başlayıp o süreci tattıklarında ise pişman oluyorlardı, ama çok geçti. Orduya bir kez giren, eğitimlerini tamamlamadan çıkamazlardı.
Önceki hayatları geride kalmış, zorlu bir sürece geçiyorlardı. Gözleri açılan gençler, bir süre sonra depresyona giriyor ve ortalıklardan kayboluyorlardı. İntihar ettikleri için değil, Fujin onların kaçtıklarını düşünüyordu. Tıpkı kendisi bir yol bulduğu gibi, onların da bir yol bulduğuna inanıyordu.
Her ne kadar şehirde kaybolan insanlar fazla olsa da, suç oranları çok düşüktü. Şehirde birini öldürmek veya bir şey çalmak idam cezasına tabi tutulduğu için kimse buna cesaret edemiyordu. Yine suçlar vardı ve dışarıdan geliyordu. O tünel gibi.
Tünel, ölü bölgenin çıkmaz bir sokağında, lağım kapağının altında bulunuyordu. Girişin görüntüsü lağım kapağı olsa da, altında ışıklandırılmış bir tünel ve inilecek merdivenler vardı. Kapağın hemen yanında büyük bir ev inşa ettikleri için tünel, evin ve çıkmaz duvarın arasında, gölgede kalmış ve insanların gözünden gizleniyordu.
Her ne olursa olsun, Fujin bu kapağı ve tüneli açanlara minnettardı. Bu tünel dışında dışarı çıkması için çıkış izni ve nedeni gerekiyordu. Eğer şüphelendikleri takdirde gizlice çıkması gerekecekti, öyle yaparsa da alarmların devreye girmesi içten bile değildi. Elektriği kesse de çıkamazdı. O yüzden başka bir yol, onu güvende tutuyordu.
Gözlerini, sokağın köşelerini tarayarak ışık kalan yer olup olmadığını kontrol etti. Ardından başka bir köşeye döndü ve sonunda çıkmaz sokağa ulaştı. Bu yer, eskiden marketlerin organik ürünler sattığı küçük bir mahalleydi. Yapay yiyecekler çıkana ve hayvansal ürünler yasaklanana kadar burası gözde bir mekandı. Çoğu insan burada yaşıyordu.
Gözlerini hafifçe kısarak, yerde belli belirsiz şekilleri takip etti. Bu şekiller, gecede ışık saçması üzerine tasarlanmıştı, ama etkisi azaldığı için ölü bir ışık çıkarıyorlardı. İzler, marketlerin girişini ve evlerin önünü gösteriyor, yolu biraz da olsa aydınlatıyordu. Fujin, o lağım kapağının bulunduğu evi gözleriyle taradı ve sonunda en son evi fark ederek hızla eve doğru yumuşak adımlarla yürüdü. Ev eskise de, girişi büyük rahatlıkla korunuyordu. Kapağının üzerinde "1950'lerin tarzı" yazıyı okuyabiliyordu. Kapağın deliklerinden parmaklarını geçirerek, gücünü kullanarak iki eliyle sağa doğru çekti ve tünel girişini açtı.
Tahmin ettiği gibi, aşağısı dışarıdan daha aydınlıktı. Taze toprak ve ağaç kökü kokuyordu. Fujin, ilk defa yaptığı işten tatmin olarak güldü, bacaklarını deliğin içine sarkıtarak ayaklarını merdivenin demirlerine bastırdı ve yavaşça aşağıya doğru bedenini çekti, kapağı kapattı.
Tünelin zemini, yağmurun verdiği ıslaklıkla çamurlaşmıştı. Yağan yağmurun sesi, tünelin bir boşluğundan sızarak tüm yol boyunca yankı yapıyordu. Buranın bir zamanlar su tüneli olarak da kullanıldığını ama artık başka sistemlere geçildiği için içme suyuna gerek duyulmadığını düşünüyordu. Burası ıssız bir yerdi. Ama hala çamur ve pasın içinde tünelin duvarlarında asılı olan bazı işaretler duruyordu. Bu da Fujin’e, kendisini ellili yıllarda gibi hissettiriyordu. Tek bildiği, tünel yapıldığında insanların 1950'lerin tarzına özendiğiydi. Eski atalarının eski tarzlarını benimsemek o zamanlar popülerdi. Her ne kadar Fujin bunu garip bulsa da, şehir halkının da başka ülkelerin eski modalarını benimseyip giydiğini biliyordu. Bu yüzden geçmişte atalarının da bunu yapmasına şaşırmadı.
"Vickdator" adını verdikleri arama cihazını çıkararak tünelin ilerisine ne kadar mesafe olduğunu taradı. Ne yazık ki, alet en alt katmanlarda veya çekmeyen yerlerde kullanılmak üzere tasarlanmıştı, bu yüzden tünelin belli bir bitişini tespit edememişti.
Şu anda, alet belli bir uzaklığa kadar kendi alanını takip etmiş ve çıkışları tarıyordu. Karanlıkta, yukarıda veya herhangi bir yerde bulunan girişleri tespit edebilirdi. En azından Fujin, bu yerden çıkacağı ufak bir başka lağım kapağı bulmayı umuyordu.
Saatlerce yürüdü, ancak alet herhangi bir çıkış veya giriş yeri tespit etmemişti. Ama yakınlarda durmakta olan bazı tabelaların saklandığı yerlerden birini bulmuştu. Biraz daha ilerlediğinde, üzeri toz, toprak ve küf ile kaplanmış başka bir tabelanın yanında durdu. Tam yanında sarı renklerde, paslanmış ve rengi gitmiş bir merdiven bulunuyordu. Fujin kaşlarını çattı ve aletini üzeri tozlu tabelaya çevirdi. Merdivenlerin girişini veya çıkışını bulamamış olabilir, ama en azından silinen yerleri tespit edebileceğini ummuştu.
Fujin, elinde tuttuğu aleti kemerine sabitleyerek, tabelayı okuyabilmek için birkaç kez üzerini sildi. Küfün izlerini çoğunu başarılı bir şekilde gizlemişti. Yine de birkaç harfin eksikliğine rağmen, tabelanın üzerinde "SOUTH WESTLAND" yazısını seçebilmişti.
Bu isim şehirde bile kulağa aşinaydı. Her ne kadar zamanla insanlar arasında hikayesi değişip başka bir hale gelse de, orijinal hikayenin ne olduğunu ve şehrin hikayesini sadece birkaç asker bilmekteydi.
Şehrin kuruluş tarihi bilinmese de, kıyamet öncesi kurulan bir zamanlar kıyamet sonrası yaşanacak şehrin kurucularının yaşadığı şehir olarak biliniyordu. İcatların ve buluşların başkenti olarak adlandırılmıştı. İnsanlar buraya doğada iç içe olmak için geliyordu. Doğa ve şehrin iç içe yaşadığı bu şehir, bir bakıma en büyük doğa dostu yer olarak anılmaya başlanmıştı. Ardından kıyamet günü adı verdikleri gün geldi ve şehir büyük felaketle yok oldu. Kalıntılarına kadar şehirden geriye hiçbir şey kalmamıştı. İnsanların çoğu hala neden veya nasıl yıkıldığını bilmese de, yok olan şehrin ardından büyük miktarda radyasyon sızıntısı olduğu konusunda teorik inançlar yayılmıştı. Bunun geçmesi için bin yıl geçmesi gerektiği söylenmişti insanlara. Fujin, eskiden bu kadar popüler olan bu şehrin ardından hiçbir iz bırakmadan silindiğine inanmıyordu. Eskiden, gidilmemesi veya ortaya çıkmaması gereken bir yer olduğunda buna benzer hikayeler uydurulur ve insanların sırları deşelenmesini engellemek için bu tür anlatılar yayılırdı. Böylece tehlikeye atılan hiçbir şey kalmamış olur ve yaptıklarının cezasını çekmezlerdi.
Fujin, söylenenlerin yalan olduğunu ve dışarı çıktığı takdirde yaralanmayacağından veya radyasyon ile karşılaşmayacağından emin olsa da, tehlike karşısında önlem almadan çıkmaması gerektiğini düşünüyordu. Dışarısının uzun zamandır insan ayağı basılmadığını tahmin ediyordu. Ama eğer söylenenler kadar büyük bir sızıntı olsaydı, şehre de geleceğine ve denetleyicilerin sessiz kalmayacağını düşünüyordu. Cesaretini son kez topladı. Yanında bulundurduğu radyasyon ölçere bir kez daha baktı. Sağ bacağında duran silah kılıfının içindeki tabancasını çekerek çantasını, silah tutmayan diğer omzuna attı. Elini soğuk paslı demirlerin üzerine yerleştirdi, ardından yavaşça çıkmaya başladı. Girişin tam altına kapağa geldiğinde, eliyle hafifçe yukarı doğru ittirdi. Kapak ıslaktı ve etrafında kapladığı kurumuş birkaç toz birikintisi, kapak hareket ettikçe yüzüne dökülmeye başladı. Ardından, birkaç boşluğa parmaklarını geçirerek kapağı sol tarafa doğru çekti. Ve bir elini kapağın ardında olan yumuşak toprağın üzerine attı.
Fujin, bedenini delikten geçirip kapağı kapatırken tetikteydi. Her ne kadar etraf karanlık olsa da, birkaç böceğin çıkardığı ses ortamın hepten sessiz olmasını engelliyor ve biraz da olsa rahatlamasını sağlıyordu. Fujin, böceklerin yerleşik canlı belirtisi veren yerlerde daha çok görüldüğünü biliyordu. Demek ki bilindiği üzere, o kadar da yaşam belirtisi olmayan bir yer değildi.
Kendisini geri çekerek olabildiğince karanlıkta ilerledi ve olabildiğince sessiz gitmeye özen göstermeye çalıştı. Silahını kıyafetinin arkasına gizlemişti. Böylece biri çıktığında, tehdit olarak algılanmayacaktı. Biraz daha ilerlediğinde, gözüne bir araç takıldı. Daha önce böyle bir model görmemişti. Beyaz ama değişken bir metalden yapıldığını görebiliyordu. Ön kısmına kadar ilerlediğinde, aynanın yanında üç tane logo gözüne takıldı. Bir örgüt veya bir grubun sembolü olabileceğini düşündü. Ama buna benzerlerini askerlik hayatının hiçbir zamanında görmemişti.
" Güzel duruyor, değil mi?"
Derin bir nefes alarak, Fujin korkuyla arkasına döndü. Sakladığı silahına sıkıca sarılmıştı. Karşısındaki adam, yüzünde keyifli bir sırıtma ile ona bakıyordu. Belli ki korkmasını hoşuna gitmişti.
" Sakin ol canım, bu kadar korkulacak ne var? Seni yemem sonuçta." Kollarını iki yana açtı. Ve hızla dilini dişlerinde gezdirdi.
" Yamyam gibi bir halim mi var?" diye merakla sordu adam, dostane olduğunu düşündüğü şakacı bir hali vardı.
Fujin başını iki yana salladı. "Yamyam gibi gözükmüyorsun ama tehlikeli olup olmadığın şüpheli."
Adam kıkırdadı. Çenesinde çıkan hafif kızıl sakallarını işaret ve orta parmağıyla okşadı.
" Güven sorunların var desene. Bizim dünyamızda yaygın olan bir rahatsızlık. Eh, olur öyle şeyler. Alışkınız." diye kocaman sırıttı, kollarını iç içe geçirerek.
Fujin, kaşlarını istemsizce çatarak baştan aşağıya kendisiyle dalga geçtiğini düşündüğü adama bakışlarını çevirdi. Boyu, ortalama erkeklerin uzunluğundan daha fazlaydı. Zayıf olmasına rağmen, adamın hareketleri ve duruşundan çevik ve güçlü bir yapısı olduğunu ayırt edebiliyordu.
Şehirde karşısında duran genç adam gibi olan insanlar vardı. Ama zayıf duruşları ve uzun boyları, insanların gözünde görmezden gelinmelerine neden oluyordu. İnsanlar genelde iri ve kaslı insanların gücü temsil ettiğini düşünürdü. Ama Fujin, bu algının sadece görünüşten ibaret olduğunu ve gücün insanın görünüşünün altında yattığını fark etmişti. Kendisinde olduğu gibi. Bu adamda da şehirli görüntüsü vardı. Belki kayıp şehirli çocuklardan biri olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurdu. Hiçbir yerde bu görünüşte sağlıklı biri görmemişti. Dışarıda bile.
Ama bazı şehir yerel gazetelerinde, zengin sosyetenin kayıp çocuklarının artması hakkında birtakım haberler okumuştu. Komutanlar, bu kaçırılma olaylarının aslında çocuklarının şehir dışında kaçacak bir yer bulduklarını düşünmelerine kadar ilerlemişti. Bu yüzden araştırma feshedilip, çocuklara ölüm ilanı verildi ve çıkış kapıları olabildiğince kapatıldı. Kaçma olaylarını önlemek için mühendisler ve tasarımcılarla konuşuldu. Şehrin ileri gelen mühendisleri bu görev hakkında kafaları soru işaretleriyle dolu bir şekilde, verilen işi usulüne uygun ve insanların tatmin edecek şekilde tüm çıkış noktalarını kapattılar. O zamandan sonra ne kayıp ilanı ne de herhangi bir benzer vaka şehir içinde konuşuluyor, ağza bile alınmıyordu.
Karşısındaki bu adamın şehir dışı yapısı ama tanıdık siması, kayıp sosyete çocuklarını hatırlatıyordu. Ama arabadaki işaretler ve yabancı bir yerde olduğunun bilinci, aklındaki soruları sormasını engelliyordu. Şu anda önemli olan şey, güvenli bir yer bulmak ve olabildiğince geldiği yerden uzaklaşmaktı.
" Burası neresi?" dedi nefes nefese. Merdivenlerden çıkmak onu yormuş ve hala nefesini tam anlamıyla toparlayamamıştı.
Genç adam derin bir nefes alıp kollarını gevşetti ve ritmik adımlarla arabanın ön kaputuna koluyla yaslandı.
" Bir zamanlar antik bir kent, şimdi ise gördüğün gibi bir harabe. Ama hırsızlar ve kaçaklar için iyi bir yer..." ardından güldü. " Ve elbette sen ve ben gibi insanlar için..."
Fujin omzunu dikleştirip ön ve arkaya doğru hareket ettirerek sırtındaki ağırlığın azalmasını sağladı ve boynunu hafifçe tuttu.
" Koca bir arabayla ne yaptığını soramam, sakıncalı o zaman?"
Adam kafasını hızla sağa sola salladı.
" Hayır, hiç de bile. Gizli bir iş yaptığım yok. Teknik olarak sıkıcı bile sayılabilir. İşim genelde hata yapan veya başka işi olmayan kişilere veriyorlar. Ama elbette, bu boşlamamız anlamına gelmiyor. Sonuçta tehlikeli veya işimize çomak sokacak biri girerse, sonuçlara yine biz katlanıyoruz." Kafasını hafifçe eğerek kirpiklerinin altından baktı. Şimdi yüzü aniden öne atılıp avına saldıracak sinsi bir yılana benziyordu. Yüzünde tekin olmayan bir bakış vardı.
Fujin, bu bakışı daha önce görmüştü. O yüzden pek umursamamış ve gördüğü sembollerin nereden tanıdık olduğunu hatırlayarak ön cebine koyduğu kartı çıkarıp genç adama uzattı.
" Bu belki yardımcı olabilir."
Adam, meraklı bir ifadeyle uzattığı kartı alarak uzun uzun inceledi. Şimdi yüzünde hafif şaşkınlık, merak ve ciddiyet vardı.
"Bunu nereden aldın?" diye sordu.
"Dediğin gibi burada birçok kişi ziyaret ediyor. Hırsızlar, soysuzlar ve senin gibi insanlar." Genç adam güldü.
"Bunu bana, eğer gelmek istersem her zaman arkamda bulunacağı bir evim olduğunu söyleyen yaşlı bir adam vermişti. Ve ben..."
"Gidecek bir yerin yok..." diye tamamladı adam, kartı alıp kendi iç cebine koyarak.
"Sorun yok, kimden bahsettiğini biliyorum. Bu kartı başka biri basamayacağına göre sana güvenmekte sakınca yok demektir. En azından olacak sorumluluk bana kalmaz. Atla, önümüzde uzun bir yol var. Biraz daha kalırsak başımız belaya girebilir. Burası hiç sevdiğim bir yer değil."
Fujin, kendisini neden veya nasıl hemen kabul ettiğini anlamasa da, kabul edildiği ve en azından şehirden uzaklaşabildiği için mutlu olarak açık kapıdan içeri girdi ve arkasındaki kapıyı kapattı. Genç adam ise şoför koltuğuna yerleşti.
Arabanın içi toprak ve nane kokuyordu. Büyük ihtimalle ara vereceği bir yer bulamamış ve en son burada durmak zorunda kalmıştı. Yine de hala tehlikeli olması muhtemel ihtimaller üzerine düşündü. Ve bunun devam etmesi canını sıkmıştı. Eşyalarını şoför koltuğunun arkasında duran yolcu koltuğunun alt boşluğuna yerleştirip oturdu.
"Eskiden burada olanları biliyorum..." diye başladı sohbete. Aklındaki ilk problemin çoğu silindiğine göre şimdi merak ettiği soruları sorabilirdi. O sırada arabayı çalıştırıp birkaç düğmeyle uğraşan şoför kafasını evet anlamında salladı.
"Buraya gelinemeyecek kadar yüksek radyasyon dalgaları yayıldığını söylemişlerdi. Bin sene bile geçse geçmeyecek dalgalar..."
Şoför güldü.
"Neden bahsettiğini biliyorum. Şehir, kendi içindeki insanlara bile hikaye anlatmayı seviyor olmalı. Bazı şeyler değişmiyor..." dedi dalga geçerek. Yüzünde büyük, çapraz bir gülümseme vardı.
"Yayılan sadece radyasyon dalgaları değildi. Bir zamanlar burada her şeyin başlangıcı olarak adlandırılan temas noktalarından biriydi. İnsanlar burada sadece eğlenmek için bulunmuyordu. Burası, şehir ve diğer insanların ortak buluşma noktasıydı. Ama kanıtlar yok edilmeliydi ve şehri yok etmek isterken, kendi deney fabrikalarına dönüştürdüler. İstedikleri de oldu; kendileri ve daha birçok kişi bu yüzden yok oldu. Dehşet boyutunu küçültmek isterken şehrin yok olmasına neden oldular. Bu bölge sandığından daha büyük. Biz doğmadan çok daha önce burası kuruldu. Yani dediğin şey gerçekleşse bile çoktan izleri kaybolmuştur. Bazı insanlar yok etmek konusunda uzman olmasaydı, şu anda bu dünyada yaşamıyor olurduk."
Fujin duyduğu şeyle merakla adama baktı. Söylenenlerin ve öğretildiği her şeyin yalan çıkmasını bekliyordu ama bu kadar derinlemesine gitmesini beklemiyordu. En azından altından daha fazla bilgi çıkacağını sezmişti. Sohbetin üzerine bu konuyu devam ettirdi.
"Teknik olarak bu bölgede olanlar kanıtlarla yok olduysa, bunları nereden biliyorsun? Yani, neredeyse iki yüzyıl önce olduğu düşünülen bir şehirden bahsediyoruz."
Şoför hafifçe arkasına dönerek Fujin'e baktı, ardından tekrar önüne dönerek direksiyonu hafifçe çevirdi.
"Bazen aklımızın almadığı şeyleri bize ılındırarak anlatırlar ya da hiç anlatmazlar. Bilinen her şey süzgeçten geçerek buraya kadar geldi. Ana bilginin geldiği yer bir zamanlar o şehirde yaşayan bir kişiden geldiği söyleniyor."
"Orada yaşayan mı? Şehirden kaçanlar var mıydı? Orada yaşayan herkesin öldüğünü sanıyordum."
Genç adam derin bir nefes aldı. Bir şekilde bu konunun gittiği yönden rahatsız olmuştu.
"Elbette kaçanlar olmuştur ama tek parça değil. Bahsettiğim şey bu da değil. Deneyin boyutunun ne kadar ileri gittiğini anlayamazsın. Ben bile bunun gerçek olduğunu kavrayamıyorum. Ve bunu söylememin uygun olduğundan emin değilim. Her ne kadar o karta sahip olacak biri olmuş olsan da, bu her şeyi sana anlatmamın uygun olduğu anlamına gelmez."
Bir süre sessizlik olduktan sonra, sessizliği ilk bozan Fujin oldu.
"Sandığından çok şey biliyorum. Ve bu bilgiyi seninle paylaşmaktan kaçınmam. Bana daha önce duymadığım önemli bir bilgi anlattın. Karşılığında ben de bildiklerimi anlatacağım. Böylece eşit durumda olacağız. Senin de başın yanmayacak."
Şoför sıkıntıyla derin bir nefes alıp verdikten sonra cevap verdi: "Bu kulağa adil gelse de, söyleyeceğimden emin değilim."
"İlkinden başlayabilirim."
"Söylediğin yerin tarihi elbette bizi söylenmese de, ben kimsenin bilmediği yerlere girip insanlar gördüm. Çoğu insanların gitmeyeceği, bilinmeyen yerlere giderek oranın haritasını çıkardım. Orada olan insanlar kesinlikle deneyin hırçın gazabının izlerini atalarından miras almışlar. Ayrıca pek misafirperver olmasalar da, anlatılan hikayelerin altın değerinde olduğunu biliyorum..."
"Devam et..." diye fısıldadı şoför. Sesinde biraz da olsa merak vardı.
"Yerel halk, yabancılara pek hoş gözle bakmasa da, gelen insanlara çeşitli duyulmamış hikayeler anlatırlarmış. Ve bu hikayelerin her biri, bir başlangıçla alakalıydı. Tanrıçalarının, yani... Eskiden, kendi gücünün farkında olmayan bir Tanrıça, insanlar arasında yaşarmış. Anne babasının olmamasına rağmen, şehirde doğup büyümüş ve bir ailenin içinde çocukları olarak yetişmiş. Ama orada yaşarken mutlu bir hayatı yokmuş. Sonunda, oradan kaçmaya karar vermiş. Yapılanları genç Tanrıça bir türlü unutamıyormuş. Ona karşı savaşan başka ırktan şeytanlar, Tanrıçanın sahip olduğu her şeyi almak istemişler. Böylece Tanrıçanın gücünün kendilerine geçeceğine inanıyorlarmış. Genç Tanrıçayı yakalamaya çalışmışlar ama başaramamışlar. Tanrıça, sevdiklerini kaybetmekten o kadar üzülmüş ki, yasa boğulmuş. Zaman geçtikçe, bu yas öfkeye bürünmüş ve elindekileri alan şeytanların yaşadığı yeri basarak hepsini öldürmüş..."
"Yerel hikayeler işte..." dedi şoför omuz silkerek. Ama Fujin, anlattığının ne kadar önemli olduğunu ve anlatmak istediğini, adamın anladığını çok iyi biliyordu.
"Biliyorum, ama yaşadığımız bu dünya, bize abartının altında yatan geçmişi sunar. Anlattığın bu şehir ve bu hikaye, aklıma söylemediğin bir şeyi getiriyor. Elbette, görevim bunların peşindeki özü takip etmekti, bırakamazdım. En azından akışına bırakarak öğrenmem gerekeni öğrenemedim."
"Dediğin doğrudur, yine de seni dinlemeye devam etmek istiyorum. Anlatmak istediğin çok şey olmalı."
"Bazı yerlere gitmemiz gerekiyordu ve zamanımız kısıtlıydı. Yine de bir haftamız olduğu için araştırmanın bir boyutunu tamamlayabildik. Bu da yeni yerler keşfederken bize çok yardımcı oldu ama bana başka görev verildiği için onların yanından ayrılmak zorunda kaldım. Bana gizlenmem için yeni kıyafet ve maske verdiler. Yüzümü bile kapatmam gerekiyordu..." Maskeli formunu düşündüğünde hafifçe bir titreme bedenini kapladı ama konuşmaya devam etti.
"Biz bölgeleri durumlarına göre sıralarız. Bazı bölgelerin isminin sonunda bulunan koyduğumuz ek veya işaret, o bölgenin durumunu yansıtır. Ama en önemlisi de gidilen bazı yerlerin diğer yerlerden kat ve kat daha önemli olması. Biz bunlara 'Sancak' derdik. Gittiğim yerde, çoğu kişinin gitmeye cesaret edemeyeceği türden yerlerden biriydi. Etraf, dikenli, ismini bilmediğimiz bitkisel ve taş kalıntıları ile doluydu. Oraya 'Dikenli Sancak' adını verdim."
"Hayatımda bu kadar ölü ve bir o kadar canlı bir yer daha önce görmemiştim. Her yer ölü gibi gözüküyor ama sanki bastığım yerler nefes alıyor gibiydi. Arkamdan attığım adımı takip eden biri olduğunu hissediyordum. Yanılmadım da, o şeyin simasını hatırlamıyorum ama bir kadının siması olduğundan eminim, halkın anlattığı tasvire uyan cinsten. Oradan nasıl çıktığımı, görevimin ne olduğunu hatırlamıyorum. Tek bildiğim, oraya gitmekte zorunlu olduğum için gittiğim ve uyandığımda arkadaşlarımın yanında bambaşka biri olduğum. Hiç kimse, nereden nasıl geldiğimi, ne zaman kendi çadırıma yattığımı bilmiyordu. Bilincim şoka girmiş, günlerce belli bir noktaya bakarak öylece durdum. Ancak uzun süre geçtikten sonra araştırma sonuçlarına baktığımda... saklanandan büyük bir şey olduğunu biliyordum. O her neyse, bir bilinci var ama şehirdekiler görmezden gelmeyi tercih ediyor..."
"Yanıldığını söyleyemem. Söylemem gerektiğini sen zaten anlattın sayılır. Sanırım onlara en yakın olan sensin."
"Onlara derken?" diye sordu merakla Fujin.
"Bunu en iyi anlatacak kişi sana o kartı verendir. Bunu söylemeye hakkım yok maalesef. Ama gideceğimiz yere vardığımızda sana o olanları anlatacaktır."
Oturduğu koltuktan geriye yaslanarak gözlerini cama dikti. Elbette söylediklerinin karşısında bir cevap beklemiyordu. Belki de söylememesi gereken şeyler söylemişti ama bilgi almak için bu adımı atması gerekiyordu. Eğer, deneylerden dolayı ortaya çıkan ve gizlenmeye çalışılmış, hatta büyük olaylara sebep olmuş bilinçli bir canlı varsa... Ve hatırladığı kadarıyla gözlerinin önünde az kalsın öldürmek üzere olan o figür gerçekse... Aklından çıkmayan o kız ve o figürün bu halde olmasının iki anahtarı olabilirdi. Her şekilde kendi için bile olmasa, Fujin meraktan her şekilde ikisini araştıracağının farkındaydı. Ama şu anlık yolculuk ilerlerken oraya varana kadar yapabileceği pek bir şey yoktu.
---
Uzun yolculuklara alışık olan Fujin, hiçbir şey yapmadan bu kadar yol kat etmenin sabır işi olduğunu düşünmeye başlamıştı. Yaptığı hatalar yüzünden bu görev verilen şoförün dedikleri şimdi daha mantıklı geliyordu. Dışarısı her ne kadar tehlikelerle dolu olsa da yolcuları alarak ilerlemek sıkıcıydı. Yolun yarısında birçok yolcu alınmış, şoför ve takım arkadaşları olduğu düşündüğü birkaç kişiyle selamlaşmasını görmüştü. Üzerlerinde diğerleri gibi deri ceket ve benzer makyajları vardı. Tarikatların varlığını duymuştu ama şehir dışında diğer yerlerde varlıklarından haberi yoktu. Amaçlarını bir türlü çözemese de yolculuklarda katılanlar ve kendisine verilen kartla birlikte aralarına yeni kişiler almak için tasarlandığına inanıyordu. Birçoğu, yaşadığı yerden kaçmak ve kendine yeni bir hayat kurmak için gelmişti. İçlerinde çocuklu bir aile bile vardı.
Yolculuğun son kısmına yaklaştığında, artık arabanın yeterince dolduğunu düşündü. Son koltuğa gelecek bir kişi daha yer olduğunu fark edince, arabanın duracağını anladı. Dışarıda birkaç kahkaha ve sesler geldikten sonra şoför tekrar koltuğa binerek kapıyı açtı. İçeriye, zayıf, ortalama uzunlukta, esmer saçlı, gözleri kahve ve yeşili andıran bir tonda bir kız girmişti. Elinde bir resim çantası ve bir de kıyafetlerinin olduğunu düşündüğü bir çanta vardı. İçeriye tedirgin gözlerle baktıktan sonra, ön koltuğa geçmiş ve yerini almıştı. Yolculuğuna devam ederken, Fujin kızın gözlerinde aklında unutamadığı gözleri karşılaştırdı. Kesinlikle aynısı değillerdi. Yine de yapıları benzer özellik taşıyordu. Belki de aralarında bir bağlantı olabileceğini düşündü. Kızın bile bilmeyeceği uzaktan bir akraba mı? Her ne olursa olsun, Fujin sonunda üzerine çökmüş ağırlığa teslim olarak, yolculuğun geri kalanında uyuya kaldı.
İnsanlar için rüya görmek bir lüks eğlence kaynağı olsa da, bazen Fujin rüyalar yüzünden uyuyamazdı. Uyandığında geride bir iz kalmasa da, uyurken güzel bir dinlenmeden alıkoyan rüyalar, bedenini çalışmaktan daha çok yoruyordu. Ama bu sefer hiçbir rüya görmedi. Hiçbir tıkırtı duymadı. Sonunda araba, geldikleri yere varana kadar deliksiz bir uyku çekmişti. Hayatında bir ilk olsa da, bunun uzun zamandır yorgunluğun ve çalışmanın bir sonucu olarak yorumladı.
Araç, üzerinde ışıklı bir bar havası kapatan binanın önüne geldiğinde, insanlar eşyalarını toplayarak yavaşça aşağıya indiler. Fujin, acele etmeyerek inmeden önce kafasına bir örtüyle doladı. Böylece, diğerleri gibi gizliliğini göstermiş ve ayrıca soğuktan korunmuş olacaktı.
İnsanların arasına geriden gelirken, sonunda resimlerle dolu, sadece konuşma kürsüsü olan bir odaya girdiler. Fujin, kalbi çarparak etrafına bakındı ve insanları yan gözle süzerken hemen yakınında olan kıza odaklandı. O, arabada en son binen yolcuydu. Unutamadığı simayı andıran yüze benzeyen kızdı. Onu tedirgin eden kız... Bulunduğu yerden kızdan biraz arasını açarak tabloların yakınına geçti. Böylece sağ tarafta kızı bakış mesafesinden uzakta bırakacak ve onu gözlemleyebilecekti.
Konuşma kürsüsünün sol tarafında bulunan kapıdan dört kişi girdi. Biri, haftalar önce ona kartı veren ve babacan davranan adamdı. O zaman, düşünse bir kart yüzünden buraya geleceğini asla hayal edemezdi. Ama hayat beklenmedik şeylerle doluydu, bu devirde bile olsa.
Konuşma, Fujin için resmi gelse de, yaşlı adam için tanıdık derecede normaldi. Olması gereken sıcak bir konuşmaydı. Ama sağında kalan kız için bu geçerli değildi gibi gözüküyordu. Yüzü, konuşmayı dinlerken donuklaşmış ve sağa sola, tablolara bakınmaya başlamıştı. Resmi işleri sevmediğini düşündü. Belki de Fujin gibi kaçma nedeni buydu. Geldiği yer artık eskisi gibi gelmiyordu. Tehlikeliydi. En önemlisi de yeni bir amaç bulmuştu.
Konuşma bittiğinde, kalabalık hızla birbirine iterek Fujin’in kafasında sarılı olan şalı düşmesini sağlamış ve kız ile çarpışmasına neden olmuştu. Gerildiğini belli etmemek için nefesini tuttu ama kız hemen bakışı yakaladı. Ne yapacağını bilemeyerek elini avucunu açıp kapamaya başlarken kız konuşmaya başladı.
"Özür dilerim, dalmışım. Etrafta daha önce görmediğim yeni tablolarla doluydu." dedi tatlı bir sesle. Kızın sesi melodik, sakinleştirici bir tonu vardı. Fujin biraz da olsa rahatladı.
"Ah evet, bir sürü orijinal tabloyla dolu." Teknik olarak hayatı askerlikle geçmiş olsa da, aslında boş zamanlarında genellikle beyni doluyken bolca resim yapardı. Eskiz defterini bu yüzden yanına getirmişti.
Kız samimi ve tatlı bir gülümsemeyle kendisini gülümsedi ve elini uzattı. "Ben Pandora."
Elini uzattı. "Bende Fujin."
Pandora, daha önce bu isimde birini duymamıştı. Ama Fujin, ilk defa hayatında anlaşabileceği birini hissetmişti. Belki bu kız ona yardımcı olabilirdi. Ama sohbeti devam ettiremeden, kürsüdeki yaşlı adam gülerek kollarını iki yana açarak Fujin’e doğru yürüdü.
"Oğlum! Buraya gelmenden çok mutluyum." dedi sarılarak. Fujin, bu sarılmayı beklemese de olabildiğince karşılık verdi. Onca hafta geçmesine rağmen hala kendisini unutmamasına da şaşırıyordu.
"Onu sapasağlam getirdim kaptan..." dedi şoför. Yaşlı adam, diğer elini kızıl saçlı adamın omzunun üzerine yerleştirdi.
"Aklımda yapamayacağına dair tek bir düşünce yoktu evladım. Hepsini sapasağlam getirdin." Genç adam yüzü kızardı ama göğsünü gururla dikleştirdi. Ve gözlerini yanındaki kıza çevirdi.
"Ehem, izin verirseniz çömezlere... yani misafirlerimize burayı tanıtmam lazım..." Hızla kızın yanına geçerek kolunu kızın omuzlarına doladı ve yanına çekti.
"Sonuçta yeniler şans getirir, ne kadar erken öğrenirlerse o kadar iyi." Yaşlı adam güldü.
"Elbette oğlum, bu genç bayanı götürebilirsin ama bu genç adam benle kalacak. Onunla konuşmam gerekenler var." diye onayladı. Şoför hızla genç kızın bileğinden tutarak peşinden tutup, konuşma kürsüsünün yanında duran kapıyı açarak içeriye sürüklerken, Fujin kaşlarını kaldırarak merakla yaşlı adama baktı.
"Benle konuşacağınız ne var?" Yaşlı adam sevecenle gülümsedi ve Fujin’in koluna girdi.
"Bazı şeyler kaderde yazılıdır. Elbette inanmanı beklemiyorum yavrum ama seni ilk gördüğümde orada yetişen basit bir askerden fazlası olduğunu anlamıştım. Gözlerinde durgunluğun arkasında yatan, parlamak üzere olan köz ateşi görebiliyordum..." dedi, Fujin’i kahverengi tonları süslenmiş kitaplarla dolu çalışma odasına götürürken. Fujin, adamın dediklerine kulak kesiliyordu, yaşlı adam konuşurken araya girmiyordu.
"Burada bir sürü insan gelip geçti. Ve hepsi cevaplar aradılar. Tıpkı senin gibi. Dünyamızda önde gelenler hep aramışlardır. Senin de soruların olduğunu tahmin edebiliyorum. Cevaplarını, nerede olduğunu bilmediğin sorular..." diye ekledi, kirpiklerinin altından. Fujin boğazını temizledi.
"Evet, var. Nasıl biliyorsunuz bilmiyorum ama var. Bana eziyet ediyorlar bazen. Neler yaşadığımı adlandıramıyorum. Kontrolü kaybeder miyim, onu bile bilmiyorum." Yaşlı adam başını onaylarcasına sallayarak çalışma masasının arkasına geçip büyük bir kutu çıkardı.
"Senin gibi durumda olan insanlara verdiğimiz belirli bir ad var. Bazıları onlara 'seçilmiş' diyebilir. Elbette özellerdir ama bu özel olmaktan daha fazlası anlamına geliyor..." eliyle kutuyu Fujin’e doğru itti.
"Ve fazlasını taşıyan insanlar, derin bilgiler, sırlar taşır. Bazen de yetenekleri vardır." Eliyle kutunun üzerine birkaç kere vurdu.
"Bu kutu, bizzat kurucuların kökenini oluşturan insanlar tarafından hazırlandı. Gideceği yolda ışık tutsun diye. Bana bunu teslim ettiklerinde ne kadar gururlandığımı anlatamam. Şimdi, onların yaşadıklarını öğrenmen için..." okşadı kutuyu.
"Burada olduğuna göre sana bu sırları rahatlıkla verebilirim..."