İçeriğe geç

KOZA : Geçmişin Külleri

Bölüm 3 · 14 dk okuma

KOZA : Geçmişin Külleri

Bölüm 3

2-) Anasdas Sokağı : Ejderhanın Yuvası

Kulağımda ağırlık yapan homurtuları bile bastıran bir çınlama vardı. Bu ses, kulak zarlarımı o kadar çok rahatsız ediyordu ki, gözümün önünü görmemi engellemesinin ötesinde, yine de gözümün önünden geçen belli belirsiz şekilleri kavrayabiliyordum. Ancak bastırılmış ses ve bulanık görüntüler yüzünden neler yaşandığını veya bu hareketliliğin sebebini anlamama dair hiçbir kanıt yoktu.

Ellerimdeki uyuşmayı geçirmek için birkaç kez parmaklarımı sıkıp açtıktan sonra gözlerimi birkaç kez kırptım ve his gelmeye başlayan parmaklarımla göz kapaklarımın üzerine masaj yapmaya başladım. Ardından kafamı hafif yana eğerek diğer elimle kulağımı ovuşturduğumda, çınlama gitmese de sesler anlaşılmaya başlamıştı.

Azalmasını beklediğim gürültü, tam tersine artarak zaten çınlamadan dolayı ağrıyan başımın daha da ağırlaşmasına sebep olmuştu. Baş ağrım, önceden hiç duramadığım migrene dönüşerek bedenimi acıdan titretmeye başlamıştı. Göz kapaklarıma masaj yapmayı bırakıp gözlerimi sıkıca yumdum.

Sesler geçene ve çınlama azalıp beynim ağrıdan bilincimi tekrar eski haline gelene kadar gözlerimi sıkıp elimle kulağımı tutarak yere çömeldim. Bir süre sonra sımsıkı sıktığım gözlerimi aralayarak birkaç kez kırpıştırdım. Başımın hassas noktasına çökmüş olan ağrım hafiflemiş, çınlama ise kısa süreliğine kaybolmuştu. Şimdi ise kalabalığın birbirine karışan gürültüsü vardı, ancak bu gürültünün kaynağını tam anlayamıyordum. Kimden ve neyden kaçıyorlardı? Ya da kaçıyorlar mıydı, emin değildim.

"Lily!"

Gürültünün arasından nasıl duyduğumu anlamadığım, yumuşak ama bir o kadar endişeli bir erkek sesi yankılandı. Diz çöktüğüm yerden ayağa kalkıp sesin geldiği yöne döndüm. Ses, açık yeşil gözlü ve sarıya çalan kahverengi saçlı, mimikleri sesine zıt keskin yüz hatlarına sahip bir adama aitti. Kendimi daha iyi hissetsem de karşımda duran ve çaresiz adamın tanıdık siması karşısında donup kaldım. Kafamın içinde birileri fısıldıyor, teselli ediyormuşçasına anlamadığım seslerle yankılanıyordu. Hızla ellerimi kafamın arkasında birleştirerek içimi kaplayan endişeden kurtulmaya çalıştım ve arkamdan daha ince, melodik bir ses yankılanarak beni ele geçiren yankılardan şu anki gerçekliğe geri döndürdü.

"Baba!"

Elimi hafifçe kafamın arkasından çekip, arkamdan ne o kadar uzak ne de o kadar yakın olan ve babasına doğru hızla koşan kıza döndüm. Minyon yapısına karşın tavşan edasıyla hızla koşarak babasının kollarına atlayan minik kız, küt kesilmiş kahverengi saçlara ve hafif koyu ela gözlere sahipti. Kahverengi elbisesi siyah toz zerreciklerine bulanmıştı, kırmızı minik ayakkabıları ise bu koyu görüntüye zıt olarak parlıyordu. Görünüşü, kollarında olan babasından çok farklıydı. Gözleri hariç. Gözlerinin renkleri birbirinden farklı olsa da, ikisi de tıpatıp aynı badem göz şekline sahipti. Eğer kızın gözleri yeşil olsaydı, büyük ihtimalle gözlerini tıpatıp babasına benzetirdim.

Endişeyle kızına sımsıkı sarılan baba, kızın kahverengi saçlarını okşayıp alnına bir buse kondurdu. Bulundukları çevreye ve gürültüye rağmen, ikisi de birbirini bulmanın verdiği huzura sahipti. Çevrenin atmosferi de, sanki baba ve kızının bu özel anını vurgulamak ister gibi arka plandaki karmaşayı silikleştirmiş ve çığlıkları duyulmaz hale getirmişti. Sadece ses ve görüntü baba ile kıza odaklanmıştı. Bu sayede nefes alışlarını ve konuşmalarını daha net bir şekilde duyabiliyordum.

Baba, kızın oval minik yüzünü avuçları arasına alarak kafasını kaldırıp inceledi ve elbisesindeki kara tozları sildi.

"Sana bir şey olduğunu sandım. Sakın yanımdan bir daha ayrılma. Ve sakın unutma ki..."

Ses aniden cızırdayarak boğuklaşıyor ve görüntü gibi soluklaşıp kayboluyordu. Ben de titreyerek ve dürtülerek uyanıyordum.

Kaşlarım çatık bir şekilde derin bir nefes aldım. Ne zaman uyuduğumu, nerede olduğumu ve şu anda kim tarafından uyandırıldığımı anlamadan önce elimi güneşi engellemek için gözlerime siper ederek sindiğim araba koltuğundan yavaşça hareket ettim, buruşmuş ve dağılmış tişörtümü düzelttim, saçlarımı karıştırarak görebilmek için öne doğru taradım.

Bana son derece gerçekçi gelen rüya uyanır uyanmaz etkisini kaybetmeye başlamıştı. Bir yandan etrafıma hızla göz gezdirip, rüyamı düşünmeye başladım. Gerçekten de, rüyam aşırı gerçekçiydi. Sanki uzanıp dokunabilecekmişim gibi, ya da bir film sahnesi gibi hissettirmişti. Kaşlarımı çatarak oturma pozisyonumu ayarladım, ancak mantıklı bir sonuç bulamadım. Ne bir yerde görmüş ne de böyle bir anı çocukken yaşamıştım. Çünkü babam uzun yıllar önce kaybolmuştu ve yüzünü hatırlayamıyordum. Bu yüzden rüyamı bir kenara bırakıp şu ana odaklandım.

En son, bulunduğum kasabadan kaçmak için bir araç bekliyordum. O araç az kalsın beni eziyordu. Ardından, aniden beliren araç önümde durmuş ve içinden daha önce hiç görmediğim bir tarzda bir adam inip özür dilemiş ve elimden tutmuştu. Belli belirsiz bir şekilde araca binip şoförün yanındaki koltuğa yerleşmiş ve eşyalarımı ayağımın dibine itmiştim. Ardından yorgunluk ve uykusuzluk beni ele geçirip, araba hareket ederken bayıldım. Ah, günlerce plan yaptıktan sonra uygulamaya geçerken stresten uzun süre uyuyamamıştım.

Şimdi ise, bana 'Neyin var?' dermiş gibi bakan, araca binmeme yardımcı olan adamla göz göze geldim. Büyük ihtimalle beni uyandıran oydu.

Arkama kısa bir göz attıktan sonra tekrar gözlerimi, bir yola bakan adama çevirdim. Kısa bir inceleme sonrasında, bazı yolcuların yorgunluktan uyuya kaldığını fark ettim. Onlar, benim gibi uyandırılmamışlardı. Uyuya kaldıktan sonra ne kadar vakit geçtiğini düşünmüyordum. Kafamı hafifçe kaldırarak ona dik dik baktım.

"Bir sorun mu var?"

Adam kafasını iki yana salladı. O zaman problem neydi? Sinirlenmemeye çalışarak derin bir nefes aldım.

"Neden beni uyandırdın?"

Gözlerini kısarak, yola bir süre daha baktıktan sonra tekrar bana döndü.

"Çok derin uyuyordun. Nefesin kesilir gibi sesler çıkarmaya başladın, o yüzden uyandırmak istedim. Sonuçta görev ortasında bir yolcumuz falan ölürse, suçu bana atarlar. Bugün, en azından benim vardiyamda kimsenin ölmesini yasaklıyorum, tatlım. Federallerle uğraşamam. Sonra cezası bana patlar."

Kaşlarımı kaldırdım. Görev? Yani... Teknik olarak, geride bıraktığım her şeyi cidden oldukları yerde bırakmak için onca araştırma yapmış, suç alanları ve tuhaf insanlar hakkında bilgi edinmek uğruna canımı riske atmıştım. Ama bileti alırken, bu yolculukların bir düzenli iş olduğunu - en azından bu kadar - düşünmemiştim. Sonuçta, belirli bir düzen içinde hareket edilirdi. Ama sistemin daha farklı işlediği belliydi.

"‘Görev’ derken? Bu iş, teknik olarak hep yapman için sana verilmedi mi?"

Adam alaycı bir şekilde güldü. Sanki bunu ona bin defa söylemişler gibi bir havası vardı. Ses tonundan da bundan ne kadar sıkıldığı belliydi.

"Hayır tatlım. Öyle olsaydı kendimi şuralardan aşağıya atmıştım. Böyle sıkıcı bir işe katlanır mıydım bilmiyorum..." Ardından tuhaf bir şekilde gözlerini kısarak fısıldadı:

"... Gerçi sıkıcı bir göreve göre şanslı günümdeyim."

Hafifçe güldüm. Belli ki yerinde duramayan bir yapısı vardı ve birkaç grup insanı sapasağlam götürmek, onun için az riskli bir işti. Eh, araba yolculukları zaman bakımda fazla kayıp olmadığından, böyle güvenli bir araçla az aksiyon onun gibi biri için sıkıcı olabilirdi.

"Sanırım sana layığın olan başka bir 'Görev' vermeleri daha iyi olurdu," diye mırıldandım.

"Kesinlikle!" Heyecanla iç geçirdi. Kaşlarının ani çatılması, sıkıntılı bir şekilde dudaklarını dişlemesi, aksiyona olan tutkusunu net bir şekilde gösteriyordu. Ama önemli olan soru bu değildi.

"Sana bunları verenlere karşı itirazda bulunmalısın. Böylece göreve olan sıkıntın canımıza mal olmaz."

Adam şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı, dudakları hafifçe aralandı.

"Hey! Görevi her ne kadar sıkıcı bulsam da bana yüklenen sorumlulukları her zaman layığıyla yerine getiririm. Ayrıca bu görevi hak etmiş olabilirim..." Kısa bir an duraksayarak dudağını ısırdı ve devam etti. "... Kurucular hafif bir hatayı bile affedemezler."

Kurucular mı? Gözlerimi dalgınca adamın deri ayakkabılarına çevirdim. Arabaya binmeden önce camın kenarındaki damgalanmış üç logo dikkatimi çekmişti. Her birinin farklı bir anlamı olduğunu ve bir şeyi işaret ettiğini fark etmiştim. Ama görüntüsünün arkasında daha fazla hikaye olduğunu düşündüm. Cesaretle ekledim:

"Kurucular derken?"

Derin bir nefes aldı, direksiyonu hafifçe çevirerek arkasından göremediğim birkaç düğmeye bastı. Uzun bir sopaya benzer çıkıntıyı aşağıya doğru çekip şoför koltuğundan bana doğru döndü. Pozisyonunu değiştirdikten sonra dirseklerini dizlerinin üzerine koyarak ellerini birleştirdi ve çenesini elinin üzerine yasladı.

"Sana güvenebileceğim biriymişsin gibi hissediyorum. Sence güvenmeli miyim?"

Yolcu koltuğunda gömüldüğüm pozisyondan hafifçe ona doğru dönerek göz kırptım.

"Deneyimli biri gibi gözüküyorsun. İstediğim yere tek parça beni götürebilir misin?"

Derin bir nefes alıp alnını eline yasladı, bir süre durdu. Bir şeyler fısıldadı, sonra gözlerini elinin hizasına kaldırarak kirpiklerinin altından bana baktı.

"Soruya soru. Bu iyi bir taktik, canım. Senin hayatın – ayrıca güvenliğin – benim elimde olduğundan, eh, derin olmasa da sana birkaç şey anlayabilirim sanırım..." Ardından yüzündeki gülümsemesini kaybettirip ciddi bir ifadeye büründü. "İlk şunu söylemem gerekirse, benim girdiğim zaman ile şu anki sistem bir değil. İlk bileceğin şey bu. Şu anda burada benle otururken bile sistemin aniden değişebileceği ihtimali var. Çünkü sabit bir sistem, yakalanma oranını artırır felsefesiyle çalışıyoruz. Her görevden gelen üye ufak bilgi kırıntısı paylaştığı an, hareket şeklimiz değişir. O yüzden hep bize görev verilir. Bu yüzden tanınmamak adına da aynı görevi, en azından yakın zamana kadar, başka bir eleman yoksa bir daha yapmak için belirli bir zaman geçmesi gerekir. Yani, ihtiyacımız olduğundan değil. Teknik olarak bazı sebeplerden saklanmamız gerekse de, bilinmeyi de tercih ederiz. Hatta bunun için özen gösteriyoruz. Çünkü, bir noktada adımızın duyulması lazım. Ayrıca yeni üyelere her zaman ihtiyacımız var; askeri nüfus gücü, çoğu konuda öne geçmemizi sağlıyor. Ne kadar üye, o kadar çok hızla yapılacak iş, kurtarılacak bir sürü canlı demek..." diye mırıldandı. Ardından gözleriyle yolcuları kısa bir saniye inceledi ve konuşmasına devam etti:

"... Yaptığımız işte de iyiyizdir – öyle olmak zorundayız – ve bunu kusursuz, hatasız ve işe yaraması en yüksek şekilde yapmalıyız ki masumlar kötü duruma düşmesin. Yine de her zaman bir adam eksik kalıyoruz. Çünkü tanınmamız kadar gizli kalmamız esas olduğundan yeni üye bulmak konusunda sıkıntı çekiyoruz. Ayrıca dostlar kadar düşmanlarımız bir o kadar fazla. Doğal olarak. Yaptığımız her hareketi birer isyan olarak görüyorlar. Bu yüzden kendi halkındaki insanlar bizden ve yaptıklarımızdan haberdar değiller. Bu da, bize katılmak isteyen insanlar olsa da bizim varlığımızı bile bilmedikleri anlamına geliyor," diye göz kırptı bana.

Kasabamızın başkanının, bizlere seslenirken söylenen yeminler ve gösteriler aklıma geldi. Karşımdaki adamın söyledikleriyle birleşince, bunlar somut delillerle kanıtlar nitelikteydi. Her zaman bizim tek ırk, tek güç ve tek hakikat olduğumuzu, buna uymak istemeyenlerin olacağını ve buna karşı çıkılması halinde büyük sonuçlarla karşılaşacağımızı, isyankarların derhal bulunup adalete teslim edilmesi gerektiğini söylemişlerdi. Ama bulduğum kanıtlar ve gizlenen belgeler bunun aksini söylerken, işin arka boyutunun ne kadar farklı olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum.

"Yani, üye seçerken katılmak isteyenlerin neden katılmak istediğini, nereden geldiğini ve neye ihtiyaçları olduğunu bilmemiz lazım. Görüldüğü üzere..." diyerek eliyle yolcuları gösterdi.

"Yani, böyle yardımlar yaparak insanları alıp, Kurucuların üye seçtiği tarafsız bir yere götürürsek, fazladan daha güvenilir ve sadık adamlar buluruz diye düşündük ve haklılar. Genelde çok işimize yaradı. En azından çoğu insan, yaşamak istemediği yerden kaçıp daha iyi imkanlar arayabilir veya kendileri gibi olabileceği bir yere sahip olabileceklerdi. Biz de askeri olarak daha fazla olacaktık..."

Yaslandığım yerden hafifçe doğrularak dikleştim.

"Üyelerin hepsini bu yolla mı seçiyorsunuz?"

Dalgın gözlerini yerden kaldırarak bana baktı, birkaç kez kirpiklerini kırpıştırdı ve kaşlarını çattı.

"Elbette hayır. Tek bir yoldan gitmeyiz demiştim. Birçok seçeneğimiz varken, hiç tek bir tane ile yetinmedik. Her zaman birçok fikir, yol ve yöntem bulup denemişizdir. Bu sadece onlardan biri. Bize en gizli yerlerde saklanan altın değerinde insanları bulmamızı sağlıyor, orası ayrı..."

Eğdiği belini dikleştirerek hafifçe gerindi, benim gibi şoför koltuğuna yaslandı.

"Arabanın yanındaki logo..." diye başlarken sözümü kesti.

"Kurucuların logosu... Aslında biz onları tek bir bütün olarak herkese söylesek de, eskiden ayrı, her biri kendi amacını oluşturan farklı gruplardı. Ardından kendilerini bozmadan birlikte çalışmanın daha iyi olacağına karar verdiler ve güçlerini birleştirdiler. Ama gruplar aynı kaldı. Ne zaman her bir grubun ortak karar aldığı bir olay olur, işte o zaman Kurucular olarak bir araya gelirler..."

"Yani, Kurucular aslında farklı üç grubun liderlerinden oluşuyor. Ve ne zaman kendi amaçlarından bağımsız ortak bir fikir ile işe girdiler, o zaman farklı bir grup mu oluyorlar?"

Güldü.

"Kısmen doğru diyebilirim. Aslında amaçlarımız her birimiz için farklı. Ben şerefsizlik yaparım, başka grup masumları kurtarmaya odaklanır, diğerimiz de başka sorunlarla ilgilenir. Falan filan. Aslında, yeteneklerimiz neyse, çalışma biçimlerimiz de o kadar farklı oluyor. Ben ortalığı karıştırmak ve sinsilikte ustayım, o yüzden Terspia'nın Korsanlarındayım. – Gerçi daha farklı isimle de anılmayı tercih ediyorlar – Orada verilen görevler doğrultusunda diğerleri çalışırken oyalarım. Düşmanların içine onlardan biriymiş gibi girer, bilgi öğrenirim ve bunun gibi daha bir sürü şey..."

Kaşlarımı merakla kaldırarak gözlerimi hafifçe kıstım.

"Yani, grupların her birinin kendine has bir karakteristik özelliği var ve insanlar ona göre katılacağı grubu seçiyor..."

Başını onaylarcasına sallarken keyifle omzunu dikleştirip gerindi. Yüzünde kocaman bir sırıtma vardı.

"Elbette, hepimiz buna göre giriyoruz. Hata yapmamız da yasak, üstelik. Bir hatada başımızı beladan zar zor kurtarırız. Üye kayıpları, düşen moraller ve daha fazlası... Hatanın getirisi olan saçma etkenleri katmıyorum bile."

"Anladım," derin bir nefes alarak başımı eğdim.

"Sanırım beni hiçbir grup almayacak..." diye mırıldandım. Birden sırıtması kayboldu ve ciddileşerek merakla sordu.

"Nedenmiş? Buraya kadar gelebildin değil mi tatlım?"

Başımı kaldırıp, bana -merakı yüzünden- daha da yakınlaşan adama baktım.

"Tüm bunlar..." diye başladım, önce birkaç kez gözlerimi kırpıştırıp dudaklarımı yaladım. Kendime bile zorla neden bunları yaptığımı açıklamaya çalışırken, içimde kemiren bir şeyin beni harekete geçirdiğini hissettim. Evet, içimde yeniden uyandığını hissettim.

"... Kendimi, nereye ait olduğumu bilmiyorum," diye fısıldadım. Gözlerimi zar zor adamın gözlerinden başka bir yere çevirdim.

"Genelde bir şey bulmak, araştırmak ve iz sürmek konusunda iyiyimdir. Ama içimde bu yere kadar gelmemi sağlayan dürtünün nedenini bilmiyorum..." Acı bir şekilde güldüm.

"Daha adımın ne olduğundan bile emin değilim..." diye dalga geçtim.

Bir süre sinir bozucu sessizlikten sonra, benden bir tık daha uzaklaşarak bana daha fazla özel alan tanıdı. Yüzü anlamlandıramadığım ve büyük ihtimalle sık sık belli etmediği bir ciddilikle kaplandı. Bu, onu daha düşünceli ve neler hissettiğini daha iyi gösteriyordu. Ardından gözlerini yerden kaldırarak gözlerime dikti ve yüzüne bir gülümseme yerleştirerek şakacı bir havaya büründü. Bu duygu değişimindeki ustalığın nedenini tam kavrayamasam da, sanırım dediği gibi onun elde ettiği deneyimlerin bir parçasıydı.

Bana daha önce kimsenin sormadığı şakacı bir soru sordu:

"Madem emin değilsin, adının ne olmasını isterdin?"

Güldüm.

"Prenses asil bir isimmiş, öyle duydum. Bir gözlüklü şirin olduğun için bu ismi seçersen belki bilgin bir prenses olabilirsin. Kimse de itiraz edemez."

Yüzümü görmemesi için başka yöne döndüm ve kahkahamı bastırmaya çalıştım.

"Burada her ismi seçebiliyorsak senin ismin ne?" diye sordum, şakasına bir karşılık vermek isteyerek.

"Yabancılar için bir kullanıcı ismim var, tatlım. Gerçek ismimi öğrenmek için benimle daha samimi olman gerekir."

Bu kez gülüşümü saklamadım; yüzümde büyük bir sırıtma belirdi.

"Bana sakıncası yok. Onu da bir şekilde başarırım," diye fısıldadım.

Genç adam, sözlerim karşısında kısa bir an donup kaldı, beklemediği cevabı sindirmeye çalışıyordu. Ardından yüzüne anlamlandıramadığım bir cilve yerleşti ve bakışları gözlerime daha yoğun bir şekilde sabitlendi.

"Flynn Rider. Şimdilik bana bu isimle seslenebilirsin, tatlım."

Gülümsedim.

"Pandora," diye karşılık verdim hafifçe fısıldayarak. "Bana Pandora diyebilirsin."

Flynn, yanaklarında beliren hafif bir kızarıklıkla gülümsedi. Derin bir nefes aldı; sesi, nefes alışında bile titriyordu.

"Tanıştığıma gerçekten memnun oldum, Pandora," dedi.

Sabahın karanlığında aracın içinde oturuyorduk. Aniden parlayan bir ışık, yüzümdeki gülümsemenin yerini meraka bıraktı. Flynn, şaşkın bir ifadeyle koltuğunun yanındaki bir şeye uzandı ve direksiyonun arkasındaki mekanizmalara dokundu. Bu sırada cebindeki titreyen telefonu hızla çıkarıp kulağına götürdü.

"Ne oldu?"

Telefondaki kişinin sesi o kadar yüksekti ki, bulunduğum yerden bile rahatça duyabiliyordum:

"Flynn! Yüz metre sonra merkez sırtlanlarının ekibi duruyor! Hemen aracı kenara çek ve saklan! Seni bulurlarsa hapı yuttun! Araçtakilere ne olur, bilemiyorum!"

Flynn yutkunarak başını salladı. Zaten solgun olan yüzü daha da beyaza dönmüştü.

"Tamam, hallediyorum. Araç zaten otomatik modda. Birazdan işaret gelir. Yakınlarda bir açıklık var, oraya çekiyorum."

Gerçekten de araç yavaşlamaya başlamıştı. İleride, üzeri sarmaşıklarla kaplı bir kayanın mağaraya benzeyen girişini fark ettim. Flynn, aracı o mağaranın içine çekti ve sarmaşıkların ardında karanlığa doğru ilerledi.

Artık sadece onun derin nefes alışları duyuluyordu.

"Flynn?" diye fısıldadım.

Hâlâ nefes alışları düzensizdi ama kendini toparlamaya çalışır gibi bir hali vardı.

"Her şey yolunda mı?" diye ekledim.

Flynn yutkunarak bir pet şişeyi açtı ve bir yudum su içti.

"Sayılır. Böyle bir şeyi beklemiyordum. Aniden oldu," dedi içtenlikle.

Ona yaklaşıp elini tuttum. Gözleri hızla bana çevrildi.

"Sorun yok," dedim. "Bizi koruyacağını biliyorum. Sonuçta sen deneyimli bir kaos cinisin, değil mi?"

Şakam işe yaramış gibiydi. Nefes alışları yavaşça düzene girdi ve sakinleşti.

"Teknik olarak aksiyon değeri yüksek işleri severim. İşimde de başarılıyım. Ama değişen ve ani karar almam gereken durumlara hâlâ alışamadım," diye itiraf etti.

"İsmimizi hatta daha fazlasını değiştirsek de içimizdeki şeytanları değiştiremiyoruz, değil mi?" dedim gülümseyerek.

"Doğru. Sanırım bu konuda benzer şeyler yaşıyoruz," diye fısıldadı. "Yine de seçenekler bizim elimizde."

Sonrasında Flynn arabayı tekrar çalıştırdı ve mağaranın dışına çıkardı. Yolculuğumuz boyunca sohbet ettik, hatta uyuyakaldım. Ancak yolculuk bittiğinde kendimi daha rahatlamış hissettim. Flynn beni Anastasia Sokağı adı verilen bir bölgeye getirmişti.

Arabanın camını açtım. Şehrin sabah görüntüsü ve yüzüme vuran rüzgar, kendimi hiç hissetmediğim kadar huzurlu hissettirdi. Bu temiz hava, daha önce tatmadığım bir ferahlık sunuyordu. Bir an için geçmişi düşündüm. Acaba doğamız katledilmeseydi, eski Güzel Baharlar nasıl görünürdü? Daha mı parlak, daha mı canlı olurdu?

Ancak düşüncelerim fazla uzun sürmedi. Flynn elini sırtıma koyarak beni devasa, lüks bir yapıya yönlendirdi. Eski ama ihtişamlı binanın içine girdik. Burada, farklı insanlardan oluşan bir grup toplandı. Dikkatim yaşlı bir adamda yoğunlaştı. Mavi gözleri ve babacan tavırlarıyla oldukça etkileyiciydi.

"Ben Gorgy," dedi yaşlı adam. "Tam ismim Gregory. Bu yerin sahibiyim. Beni istediğiniz isimle çağırabilirsiniz."

Ancak adamın sözlerine odaklanmak yerine kolundaki ejderha dövmesine takılmıştım. Daha önce böyle bir tasarım görmemiştim. Düşüncelerim dağılırken, aniden birinin çarpmasıyla irkildim.

Karşımda, uzun boylu ve yüzü kısmen gizlenmiş bir adam duruyordu. Hafifçe eğildi.

"Özür dilerim, dalmışım," dedi gergince.

Elimi uzattım. "Ben Pandora."

Bir an tereddüt etti, sonra cebinden elini çıkarıp elimi sıktı.

"Ben de Fujin," dedi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.